Evdeki düşman – Bölüm 1

Kadıgil ailesinin evinde televizyon neredeyse hiç kapanmazdı. Sabah kahvaltısından gece herkes odasına çekilene kadar salondaki o ekran hep açıktı. Safiye hanım kahvesini içerken, yemek hazırlarken, çamaşır katlarken hep televizyonun karşısında olurdu. Programları izlerken çoğu zaman başını iki yana sallayıp söylenirdi. “Bak bak… utanmadan anlatıyor.” derdi. “İnsan kimseye güvenmeyecek.” Tek kızları Meltem ile çoğu zaman yanından geçerken gözlerini devirir. “Anne kapatsana artık şunu.” diye söylenir ama annesi her seferinde aynı cevabı verirdi: “Niye kapatayım kızım? İnsan ibret alıyor.”

Safiye hanım çok düzgün bir kadındı, mahallede herkes onu iyi kalpli, efendi bir kadın olarak bilirdi. Kimse hakkında kötü düşünmez, kimseyi kırmazdı. Ama o televizyon programlarını izlemek onun günlük alışkanlığı haline gelmişti. Programlarda anlatılan hikâyeleri komşularla konuşur, telefonda akrabalarına anlatır, bazen de başını sallayıp “Allah kimseyi böyle şeylerle sınamasın.” der dururdu. Televizyon onun renksiz hayatına hareket getiren yegane vasıtaydı. Televizyonla olan bağı akşam Seyfi bey eve gelene kadardı. Seyfi bey haberleri ve spor programlarını izlemeyi sever, sonra da televizyonun karşısında uyuklardı.

Meltem için ev annesinin bütün gün kadın programları izleyip, konuştuğu. Babası bunları sevmediği için o gelince kanalın değişip, günlük ekonomi, siyasi haberlerin çınladığı bir yerdi. Babası televizyonun karşısında uyuklarsa, annesi kumandayı yine ele geçirip, bu kez de dizilere dalardı.

Meltem on beş yaşına geldiğinde, başka şehirde yaşadıklarından arada bayramlarda görüştükleri amcası ve yengesinin bir kazada hayatlarını kaybettiği haberi ile aile büyük bir şok yaşadı. Seyfi beyin ailesinden kalan yegane emanetti kardeşi, birbirlerine çok bağlılardı ama şartlar yüzünden sürekli bir arada olmak mümkün olmamıştı. Ziya bey ve karısının da Meltem’den üç yaş küçük bir kızları vardı. Sibel. Küçük bir ilçede yaşadıklarından Sibel ilkokuldan sonra iyi bir okula gitsin diye şehir dışında yatılı bir okula yazdırılmıştı. Ziya beyin karısı Müfide hanım da çalışıyordu. İş saatleri okul saatleri birbirini tutmayınca Sibel’i bırakacak yer bulmakta zorlanmışlardı ilkokul boyunca, daha küçükken bakıcı, kreş ile idare etmişler, kız okula başlayınca da eve bir kadın tutmuşlardı. Sibel çok akıllı ve çalışkan bir çocuktu ama yaşadıkları ilçede iyi bir okul yoktu. Çok küçük olmasının tereddüdüne rağmen mahallelerinden de bir ailenin aynı fikirde olması ile ikna olup, iki kızı uzakta bir yatılı okula verdiler. Böylece hem yalnız kalmamış olacaklar, hem de gelecekleri için iyi bir eğitim almış olacaklardı. Böylece Sibel ve Özlem daha ortaokula başladıkları sırada evden ayrılıp, aynı okulda birbirlerine tutunarak okumaya başladılar.

Ziya bey ve Müfide hanımı hayattan ayıran kaza yaşadıkları şehrin göbeğinde yaşanan bir zincirleme kazaydı. Onlarla birlikte hayatını kaybeden başkaları ve çokça da yaralı vardı. Seyfi bey haberi aldığında neredeyse kalp krizi geçirecekti. Daha bir kaç saat önce telefonda konuştuğu can kardeşi Ziya artık hayatta değildi. Sibel’e henüz haber verilmemişti ve Müfide hanımın ailesi kızlarını kaybetmenin şoku içindeydiler. Kimse Sibel’e nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Seyfi bey bu işi üstlenmeye karar verdi, önce karısını aradı cenazeden önce gidip Sibel’i okuldan alacak sonra da kardeşinin yaşadığı şehre gidip, cenazeye katılacaklardı. Meltem’in de okulu olduğu için karısına sen gelme ben cenazeden sonra kızı alır gelirim diyerek yola çıktı.

Sibel için hayatın o yaşlarda aşılması zor bir evresi başlamıştı. Daha neye uğradığını anlamadan yaşadığı cenaze anlarının ardından amcası onu kendi evlerine getirdi. Özlem’in ailesi de duruma çok üzülmüş, kıza amcası sahip çıkınca fazla bir şey yapamamışlardı. Bir hafta amcasının evinde kaldıktan sonra okula geri dönecekti. Müfide hanımın ailesi yaşadıklarının şokuyla kazadan Ziya beyi sorumlu tutuyorlardı. Her şey çok ani gelişmiş, Ziya beyin hatalı manevrası karısı ve kendisinin ölümü ile sonuçlanmıştı ama Seyfi beyin onlarla uğraşacak hali yoktu acısı büyüktü ve yeğenine sahip çıkmayı görev edinmişti. Bu yüzden Sibel’i Müfide hanımın ailesine bırakmadı. Çocuğun babasının annesinin ölümünden sorumlu tutulduğu bir evde büyümesini istemiyordu. Olanlar çok acıydı ama mukadderattı da bir yerde. Bunca karmaşanın içine en zor durumda olan da Sibel’di, kardeşinin emanetiydi. Tüm yasal işlemleri halledip, Sibel’in velayetini üzerine aldı. Elbette annesinin ailesinin de istediği zaman onu görmeye hakkı vardı.

Ancak aile torun konusunda ve kızlarının ölümü konusunda sürekli gerginlik yaratınca kızı onlardan uzak tutmanın en doğru karar olduğuna karar verdi. Sibel o kadar sarsılmıştı ki, çok sevdiği amcası ve annesinin ailesinin arasında olanları görünce daha da etkileniyordu. Vefatların ardından aslında Ziya beyin kızlarını hiç mutlu etmediği, torunlarını yatılı okula yollayıp onlardan uzaklaştırdığına kadar anlamsız konuşmaların ardı arkası kesilmedi.

Böylece Sibel bir süre yatılı okul ve annesinin ailesi bir süre amcasının evi arasında mekik dokuduktan sonra sonunda anne tarafı ziyaretleri seyreltildi, sonunda da tamamen ortadan kalktı. Seyfi bey artık onlarla görüşmeyi kesme kararı almıştı hem Sibel, hem de kendisi için. Çocuğa sahip çıkacakları yerde kalan miras, suçlamalar hiç eksilmiyordu. Velayeti de kendi alınca zaten hiç bir yasal dayanakları da kalmadı ve Sibel için aile amcasının evi olarak devam etti. Yaşayıp büyüdüğü ev ve mahalleden de böylece kopmak zorunda kaldı. Sadece arkadaşı Özlem kalmıştı tutunacağı.

Seyfi bey zaten varlıklı bir esnaftı. Dindar, dürüst bir adam olarak bilinirdi. Kardeşinden kalan malları Sibel adına yönetiyor ama tek kuruşuna dokunmuyordu. “Kız büyüsün, kendi hayatını kurar.” diyordu sürekli. Bu yüzden Sibel’in okumasına da hep destek oldu. Sibel de bunu hiç unutmuyordu. Amcasına karşı içinde gerçek bir minnet duygusu vardı.

Cenazeden sonra o eve ilk tek başına geldiği gün hafızasında her zaman tazeydi. Eve girdiklerinde yengesi televizyon karşısında ütü yapıyor, Meltem elinde telefonu bir kanepeye uzanmış yatıyordu. Babası ve Sibel içeri girdiklerinde sadece başını kaldırıp selam vermekle yetindi.

Safiye hanım ütüyü öylece bırakıp, “Vah zavallı çocuğum” diyerek ona sarılınca gözlerinden akan yaşlarla gözü açık televizyondaki görüntülere takılmış, kulakları yengesinin acıma dolu sözlerini duymamak için televizyondaki sesleri kaydetmeyi seçmişti.

“Ben onu hep kardeş gibi bildim” diyordu kocasıyla bastığı kuzenini anlatan kadın. Bir yandan bağırıyor, bir yandan ağlıyor, stüdyodan uğultular yükseliyordu. Kocayı ayartan kuzenin ise kameraya giren yüzünde pişkin bir gülümseme vardı sadece.

Bir hafta boyunca baş sağlığına gelenler, duyup gelen komşular, ikramlar, sohbetler, evin içinden eksilmeyen televizyon sesi ile artık beyni uyuşmuş gibiydi. Konu kayıpla başlıyor, biraz günlük hayata dönüyor, çaylar içiliyor börekler yeniyor, sonra kadınlar kadın programları diziler, erkekler piyasa veya maçları konuşup duruyorlardı.

Meltem, Sibel’le pek ilgili değildi zaten, az gördüğü amcanın ölümünden de sarsıldığı söylenemezdi. Evdeki gürültüden zaten yıldığı için ortadan kaybolmanın bir yolunu buluyor ama Sibel zaten misafir olduğu bu evde konuşmaların odağı kayınca mecburen açık televizyona bakıp duruyordu. Ağlayamıyordu bile çünkü kendini çok sıkışmış, çaresiz ve tek başına hissediyordu.

Sonraki gelişlerde Meltem’in ve televizyonun tavrı değişmese de amcası ve yengesi onu rahat ettirmek için ellerinden geleni yaptığı için sessiz sessiz kalıp yeniden okuluna dönüyordu.

Kadıgil ailesinin evindeki düzen yıllar geçtikçe hiç değişmeden devam etti. Konular aynı, günlük rutinler aynı herkes kendi hayatının içinde devam edip gitti.

(devam edecek)

Yorum bırakın