Mesut, Sema’dan gelen telefon numarasını içeren mesajı görünce gülümsedi hemen. “Teşekkür ederim” diyerek nazik bir cevap yazdı. Sema’dan onun sağ salim İstanbul’a vardığını, iyi olduğunu ve çalışmaya başladığını öğrenmişti zaten. Sema ile konuştuğundan beri aradığında Ayşegül’e ne söyleyebileceğini belirleyen cümleler zihninde sıralanmaya başlamıştı çoktan. Sonuçta zor bir durum atlatmışlardı beraber, artık arkadaş sayılırlardı, insan arkadaşını merak ederdi normal olarak. Aynı şehirde olsalar, restoranın adını öğrenir gider ziyarette ederdi ama değillerdi maalesef.
O gün akşama kadar yüzünden gülümseme silinmeyen Ayşegül akşam eve döndüğünde de her zamankinden mutlu hissediyordu kendini. Henüz arayan soran olmamıştı ama doktordu nihayet Mesut, yoğun geçiyor olmalıydı günleri. Sema ile bilgisayardan görüntülü konuşmaya başladıkları sırada, çaldı telefonu arayan numarayı tanımıyordu ama o olduğundan hiç şüphesi yoktu.
“Arıyor galiba!” diyerek Sema’nın bir şey demesine fırsat kalmadan pat diye sonlandırdı konuşmayı.
“Alo”
“Mesut ben!”
“Merhaba!” dedi sesi cıvıldayarak, fark edince toparlandı hemen, “Nasılsın?”
“İyiyim, eve döndüm. İşe de başladım. Sen nasılsın? Bacağın iyi mi?”
“Evet biraz izi kaldı ama gayet iyiyim merak etme.”
“Ne yaptığını da merak ettim, yani yeni bir hayat falan anlatmıştın diye aklıma takıldı”
“Ben, iş buldum, çalışıyorum. Gayet iyiyim.”
“Ailenle görüştün mü hiç? Yani kazadan sonra, haberleri olmuştur herhalde”
“Yok! Konuşmadım ama zaten telefonum kayboldu biliyorsun, yani bana ulaşamazlar artık!”
“Benim ulaştığım gibi ulaşabilirler aslında” dedi Mesut boş bulunup ama sonra bunun densizlik olduğunu düşünüp pişman oldu hemen, “Yani gerek de yok zaten, senin istediğin peşine düşmeleri değildi değil mi?”
“Evet. Sen ne yaptın, ailen mutlu olmuştur sana kavuşunca”
“Evet, evet. Çok mutlular” dedi Mesut, iki günün akışı içinde aralarında kurulan bağa rağmen normal hayatın içinde aynı akışta gibi davranmak kolay olmuyordu nedense.
“Ben iyi olmana sevindim” diye devam etti söyleyecek söz bulamayınca, “Bir ihtiyacın olursa her zaman beni arayabilirsin. Elimden geleni yaparım”
“Teşekkür ederim. Sen de öyle, yani sen de arayabilirsin tabi!”
“Tamam o zaman. Kendine iyi bak!”
“Sen de!”
“Hoşça kal!”
“Sen de!” dedi Ayşegül ve sonlandı konuşma.
İkisi de garip bir şekilde mutlu ve garip bir şekilde aptal gibi hissediyorlardı kendilerini. Konuşmuşlardı yeniden, birbirlerinin iyi olduklarını da öğrenmişlerdi ama oraya kadardı şimdilik. Bu bağın devamı olacağı anlamına gelmiyordu. Nezaketen iki yabancı arasında gerçekleşen bir konuşma gibiydi ama onlar yabancı değillerdi aslında birbirlerine. Sarılıp uyumuşlar, birbirlerinin en berbat hallerinde görmüşler, hayatta kalmak için birlikte mücadele etmişlerdi. Uzun yıllar birlikte olan insanların bile paylaşmayacağı derinlikte yaşanmıştı her şey kısa da olsa. Hayat normale dönünce, bu beklenmedik ve koşula bağlı yakınlık bir yere oturmamıştı sanki şimdi.
Yarım saat geçmeden Sema ile yeniden başlayan görüntülü konuşmada ekranda hem Sema, hem Gülümser hanım gözüküyordu şimdi. İkisinin de yüzünde kocaman bir gülümseme ve ilk soruları “Ne konuştunuz?”du.
“Bu kadar mı?” dedi Sema hayal kırıklığına uğramış şekilde.
“Bu kadar!” dedi Ayşegül de kendi de anlamamıştı.
“Canım bu bir başlangıç işte!” dedi Gülümser hanım tatlı sesiyle, “Çocuk aradı işte, ne diyecek başka?”
“Ayşegül mü arayacak şimdi yani?” dedi Sema Ayşegül’le konuşmuyorlar da annesi ile sohbet ediyorlar gibi ona dönüp.
“Evet ben mi arayacağım?” derken buldu Ayşegül de kendini.
“Arasın istiyor musun?” dedi Gülümser hanım cevabı bildiği halde.
“Yani!” dedi Ayşegül mahcup olarak, “İyi biri, iyi bir arkadaş”
“Yeni hayatında edindiğin ilk arkadaş o, hem de ne arkadaş! Sosyal medya hesabına filan baktın mı sen bu adamın. Bak da resim at bize!”
“Soyadını bilmiyorum” dedi Ayşegül saf saf.
“Sorsana!”
“Tamam canım acele etmeyin, arar o çocuk gene bence bir bahane bulur!” diye girdi aralarına Gülümser hanım, anne rolünü de elden bırakmaması gerekiyordu neticede.
Biraz daha konu hakkında şakalar yapıp, konuştuktan sonra sonlandırdılar görüşmeyi, son karar ondan bir daha adım beklemek yönünde çıkmıştı.
Ayşegül, Sema’nın yeni arkadaşını soramamıştı tabi tembihlendiği için, aslında Gülümser hanım gibi bir anneden neden sakladığını anlamamıştı ama yazacağım demişti nasılsa. Yatağa uzanıp, Mesut’la yaşadıklarını düşündü yeniden, nedense hep sarılmalar, bakışmalar, derin konuşmalar kalmıştı aklında.
“Arkadaş” dedi kendi kendine ikna etmek ister gibi, “Yeni hayatımın ilk arkadaşı!”
Sonraki günler ikisi de işlerine, günlük hayatlarına daldılar yine. İletişim hattı açılmıştı artık. İkisi de arada bir belirli bir amaçları yokmuş gibi telefonlarını kontrol etseler de, kendilerine bile itiraf etmediler neden yaptıklarını.
Bir hafta sonra dayanamayan Mesut oldu yine, “Nasılsın? Bir şey soracaktım” diye geldi mesaj.
“İyiyim, sen nasılsın. Sor tabi” yazdı Ayşegül hiç beklemeden.
“Ablam ve eşi İstanbul’a gelecekler, eşinin bir akrabasının düğünü için. Senin bir restoranda çalıştığından bahsetmiştim, adını öğren yerin, uğrar tanışırız belki dediler. Yani sence sakıncası yoksa.”
“Hayır bir sakıncası yok tabi.” yazdı Ayşegül heyecanla ve yazdı restoranın adını ve adresini.
“Yani kesin değil tabi, ortam izin verirse.”
“Olsun ne zaman isterlerse beklerim”
“Tamam, iyisin değil mi?”
“İyiyim, sen iyi misin?”
“Evet”
“Sevindim”
“Görüşürüz”
Bu kısa yazışmanın saatler süren değerlendirilmesi yapıldı yine arkadaşı ve annesi ile görüntülü konuşmada. Artık Mesut günlük konuşmalarının baş kahramanı olmuştu. Tabi eğlence unsuru da. Hayatında varlığı olmasa bile hayaleti vardı sanki sürekli. İşe gülümseyerek gidiyor, gülümseyerek geliyordu Ayşegül. Ne zaman geleceklerini sormayı unutmuştu ablasının ama gelince onu sorarlardı herhalde.
Bir hafta sonra gelen giden olmadı ama Mesut’tan bir mesaj daha geldi, “Uğrayamamışlar maalesef, ablamlar yani”
Bu sefer konuşma önceki kadar kısa sürmedi konuşma ve sonraki konuşmalarında kapısı açılmış oldu. Artık günlük hayatları hakkında kısa kısa sohbetler ediyorlardı akşamları. Sema ve Gülümser hanıma verilen raporlar azalmıştı Ayşegül tarafından, “Önemli bir gelişme olursa yazarım. Arkadaşız işte havadan sudan konuşuyoruz” diyerek kapatıyordu konuyu. En azından birbirlerinin normal hayatlarında konumlanmışlardı artık bir şekilde.
Ayşegül o ay ki maaşıyla planladığı gibi sınava hazırlık kitaplarını da aldı ama henüz hangi alana yöneleceğine karar vermemişti. Mesut aşçılık olmasın şart değil diyordu zaten deneyim kazanıyordu o alanda, madem hayatı kazandığı bölüme gidemeyerek yarım kalmıştı ve yeni bir hayat seçmişti. Oradan devam etmeliydi belki de.
Mesut’ta evini ayırmayı düşünüyordu aslına ara ara, ailesini çok seviyordu onlarla yaşamak güzeldi ama otuz yaşına basmak üzere bir adamdı artık. Kendi işi ve hayatı vardı. Ailesi ile yaşamak olmuyordu sanki ama Ayşegül’den umduğu cevaplar gelmiyor, Ayşegül böyle iyi bir ailesi olmasının ne kadar önemli olduğunu anlatıp duruyordu o bu konuya girince. Arkadaşlıklarını dostluğa çeviren bu konuşmalar altı ay kadar devam etti böylece. Artık gününün ve hayatının içinde, Sema, Gülümser hanım ve Mesut’ta dahil olmuştu. Hiç biri Ayşegül’ün yanında değildi aslında ama hayatının tam merkezine yerleşmişlerdi neredeyse.
Altı ay önce hayatının merkezinde olan insanlar bir kez olsun peşine bile düşmemişlerdi oysa. Düşsünler de istemezdi tabi ama değersizliğini onaylanması ağırına gidiyordu yine de insanın. Pişmanlıklar gelip yapışıyordu yakasına. O yüzden geçmişte yaptığından daha azimle hazırlıyordu kendini sınava. Bu sefer okuma hayalinde olan genç bir kız değildi sadece. Kendine geri vermesi gereken bir kazanımdı üniversite.
(devam edecek)