Mesut, Ayşegül gibi kazadan sonra hızlıca hayatına adapte olamadığı ve bir süre hastanede geçirdiği için taburcu olacağı gün aklı hâlâ Ayşegül’deydi. Hastanede geçirdiği uzun saatler boyunca yaşadıklarını tekrar tekrar düşünecek vakti olmuştu. Sonradan bazı şeyleri yeniden hatırlayıp düşünmek yaşarken fark edilmeyen pek çok şeyi de görünür kılıyordu belki. Ayşegül’ün kendi hayatı hakkında anlattıkları, başlarına gelen felakete rağmen gösterdikleri karşılıklı uyum ve fedakarlık hissi geriye Mesut’un zihninde sandığından daha çok iz bırakmıştı. Ayşegül’ün hayat hikayesini dinlerken yaralı ve yorgundu dram da içerse bir masal etkisi yapıp geçmişti belki ama şimdi düşündükçe aslında bu yolculuğa onu iten nedenler, duygusal durumu ve kurtuluş gibi görünse de bundan sonrada karşısında duran belirsizliğe kadar her şey kafasına takılmıştı. Onu havaalanında tek başına beklerken görünce birlikte gitmeyi teklif etmesi bile bir tesadüf değildi belki.
Mesut varlıklı bir aileden geliyordu ve hayatın dikenli yollarından geçtiği pek söylenemezdi. Oldukça sakin yaratılışlı insanlardan kurulu bir ailede, yaşamsal zorluklarla yüzleşmeden büyümüştü. İyi okullar okumuş, iyi çevrelerde yer almıştı. Kendi muayenehanesi vardı ve müşterileri de yine kendi çevresinden insanlardı. Ayşegül’ün anlattığı gibi hikayeleri elbette duyuyor, biliyordu ama o hayatın içinden gelen birinden dinlemek ve o insanla ortak ve sarsıcı bir deneyimin içinde bulunmak farklı bir şeydi. Etkilendiği Ayşegül mü yoksa onun cesareti, yaşadıkları mı bilmiyordu ama ne kadar cesur olursa olsun, o narin, naif bir çiçek gibiydi aynı zamanda. İnsan bir çiçeğin fırtınalara direnç gösterebileceğini düşünmüyordu nedense. Köklerinden kurtulup başka diyarlara uçma isteği bile cesaretti bir yok oluş değil.
Babasıyla ara ara yaptıkları sohbetlerde konu Ayşegül’e gelince, babası onu hayretle dinliyordu çünkü Mesut hayatın felsefesine çok takılan biri değildi gerçekte. İhtiyacı da olmamıştı. Felsefe veya hayat üzerine düşünme ihtiyaçtan doğan bir şeydi belki de. Düşünülmesi gerekecek şartlar oluşmuyorsa insan yaşıyordu sadece. Düşünmeyi kendine meslek edinmediyse tabi.
Babası ve annesi doğuştan varlıklı insanlar değillerdi. Babası uzun yıllar emek vermiş ve kendi işini kurmuştu. Geleceği miras almamış ama çocuklarına miras bırakmıştı aslında. İlk doğan kızı ve arkasından doğan Mesut büyürlerken, Ayşegüllerin evlerinde ortaya çıkan değer farklılığını da yaşamamışlardı. Aile iki çocuklarını da ne yaşları, ne cinsiyetleri fark etmeksizin her anlamda bir denge içinde büyütmüştü. İki çocuk da ailenin varlık dönemlerinde büyüdükleri için anne ve babalarının anlatıyor olsalar bile yaşadığı zorluklarla bizzat yüzleşmemişlerdi.
Anne ve babaları çok genç yaşta evlenmiş ama geç çocuk sahibi olmayı seçmişlerdi. Bu bile henüz doğmamış çocuklarına vereceklerini ve veremeyeceklerini hesap etmelerinden kaynaklanıyordu. Çocuk hayata geldikten sonra başlamıyordu ebeveynlik de bu anlamda herhalde. İnsanların kendilerini hazır hissetmeleri de önemliydi.
“Çocuk sadece sevgi vermek yeterli olan bir aile üyesi olmuyor” demişti babası hastanede konuşurlarken, “Elbette sevgi en temel ihtiyaçlarından biri bir çocuğun ama aynı zamanda çocuk katlanılması gereken bir maliyet ve özveri de gerektiriyor. Evlenirken de, çocuk sahibi olurken de düşünmek gerek bu yüzden, hatta evlendikten sonra da düşünmek gerekiyor sadece öncesinde değil. Evlendiğinde normalin dışında bir normal oluşturmak için yeni bir hayata adım atıyorsun ve bu yeni normalleşme sürecinde, kendi normalin içinde normal sandıklarını bile sorgulaman gerekebiliyor. Hem tanıdığını sandığın kişiyle, hem de kendinle yeniden tanışmak gibi bir şey evlilik”
Annesi, ablasının çocuklarına bakıcıları olsa da gözetmenlik yaptığı için hastaneye gelip görememiş ama babası aracılığı ile sürekli görüntülü arayarak oğlunun durumunu kontrol etmişti. Böyle bir aileye sahip olmanın değeri özellikle zor zamanlarda daha görünür oluyordu belli ki.
Mesut’un kazadan sonra başına gelenler hem kendi elindekiler, hem de başkalarının sahip olduklarını kıyaslamak ve düşünmek açısından da epeyce değişik bir süreç olmuştu. Bu sürecin üzerindeki etkisi ile belki Ayşegül’ü bu kadar düşünüyordu.
Taburcu işlemleri tamamlanıp ayrılacakları sırasında, babası “Hemşireden kızın arkadaşının telefonunu alabilirsin!” dedi çantasını alıp hazır olduğunu belli ederken.
Mesut babasının yüzüne baktı sevgiyle, anlatması bile gerekmiyordu bazı şeyleri bu sevgi dolu babaya. Hafifçe başını salladı ve babasıyla birlikte Ayşegül’ün tedavi gördüğü kata gidip, hemşireden Sema’nın telefonunu aldıktan sonra ayrıldılar hastaneden. Bu bile Mesut’un içini rahatlatmaya yetmişti. Uğramadan gittiği için kırgınlığını yenememişti ama en azından artık ulaşılmaz değildi.
Eve döndüklerinde etrafında ki sevgi çemberi daha da genişledi. Bunu ne kadar özlediğini o zaman anladı. Ablası, eniştesi, yeğenleri ve tabi annesi eve girdiği andan itibaren etrafını sarıp, hikayeyi yeniden dinlemek ve kazayı öğrendikleri andan itibaren özellikle kayıp olduğu iki günde neler yaşadıklarını anlattılar teker teker. Yeğenlerinin merak dolu soruları uyku vakitleri gelene kadar kesilmedi. Sadece ablası, “Güzel miydi?” diye sordu göz kırparak ama cevap Mesut’tan önce babasından geldi “Belli ki içi güzel!”
Bir hafta da evde bu sevgi çemberinin tadını çıkardıktan sonra yeniden muayenehanesine döndü. Çok istediği o semineri kaçırmıştı ama hayat anlamında ciddi bir deneyim semineri yaşamıştı sanki. İptal edilen randevularına ortağı baktığı için ortağının ekstra yorgunluğu dışında işlerinde bir aksama yoktu. Hastaları başına gelenleri duydukça sorular sormaya devam ettikleri için konunun kapanmasının da uzun zaman alacağı belliydi. Kapansın da istemiyordu belki aslında.
Gülümser hanımın gidişinden sonra her gün devam eden haberleşme ile Ayşegül tek başına olduğunu hissetmiyordu bile. Yeni iş yerinde kendini ispatlamak için elinden geleni yapmaya, devam edecek hayatı için eğitim yatırımını tamamlamaya odaklanmıştı tamamen. Bir kez daha hastaneyi arayıp Mesut’u sormaya cesaret edememişti ama o da düşünüyordu. Onu değil de olayı düşündüğüne ikna ediyordu kendini. Geçmişi de düşünüyordu peşi sıra, onu Mesut’la tanışmaya kadar taşıyan geçmişini. Sahip olduğu şartlarla kendini o kadar zengin hissediyordu ki, şimdi ona bir servet ödeseler bile asla ailesinin yanına dönmek istemezdi. Biyolojik bağın üzerine kendiliğinden kurulduğunu sandığı aile bağının aslında sadece bir yük olduğu ile yüzleşmek kolay değildi. Zamanında fark edemeyip göz yaşı dökmediği hallerine ağlıyordu şimdi. Haline değil geçmişine acıyordu ama daha çok gençti Gülümser hanımın da söylediği gibi bütün bu yaşananların onu daha iyi bir hayata hazırlamak için olduğunu düşünmek en iyisiydi belki de
Kazadan iki ay sonra her zaman akşamları konuştukları halde Sema iş yerinden arayınca, bir terslik olduğunu düşündü ilk önce. Yoğun çalıştıkları için işin ortasında telefonla konuşmak gibi bir lüksleri yoktu ama acil olduğunu düşündüğü için ustasından izin isteyip, arkaya insanların sigara içmek için çıktıkları aralığa çıktı hemen.
“Ne oldu? İyi misiniz?” dedi açar açmaz.
“Bir felaket beklentisi içinde mi yaşıyorsun sen? Müjde vermeye aradım!” dedi Sema her zaman ki alaycı tavrıyla.
“Ne müjdesi?” dedi Ayşegül bu defa heyecanla.
“Seninki aradı!”
“Annem mi?”
“Aptal mısın sen ya! Annen arar mı? Mesut’u diyorum”
Ayşegül’ün kalbinden kocaman bir pembe baloncuk havalandı sanki gök yüzüne.
“Ne? Nasıl?”
“Hastaneden almış telefonumu. Bak ! Bak! “
“Hemşire de vardı ya!” dedi Ayşegül saf saf ama yüzünde olan gülümsenin sesine vuran yansımasını hissetmişti Sema çoktan.
“Ya işte! ne akıllı adam değil mi?”
“Söylesene ne dedi?”
“Ne diyecek işte, seni merak etmiş falan”
“Sen ne dedin?”
“İyi dedim”
“Hepsi o kadar mı?”
“Ayşegül ya sen bu zekayla o bölümü nasıl kazandın anlamıyorum. Kızım numaranı istedi.”
“Verdin mi?” dedi Ayşegül daha da heyecanla
“Yok! Bir sorayım öyle dedim! Vereyim mi?”
“Ver, yani ver tabi!”
“Bana her kelimesini anlatacağına söz verirsen veririm ama!”
“Ya neyi bilmiyorsun hakkımda sanki anlatırım tabi!”
“Bu arada annem duymasın diye de işten aradım, benim de var biri! Ama akşam konuşurken sorma tamam mı yazarım ben sana sonra!”
“Tamam!”
“Hadi kapat adam bekliyordur, acaba yarın mı versem bekleyip!”
“Neden?”
“Uf Ayşegül, kapat hadi!” diyerek çat diye kapattı Sema.
Ayşegül kulağında telefon yüzünde derin bir gülümseme kaldı bir süre daha dışarda. Telefonunu istemişti demek. Çok ayıp etmişti ayrılırken uğramadığına, çok. Olsun bir şey uydurdu ararsa, söylerse yani. Telefonu farkında olmadan kalbine bastırıp, heyecanla girdi içeriye ve yüz ifadesini toparladı aklınca ama akşama kadar doğradığı her şeye gülümsedi, cebindeki telefonun titreşimine odaklanıp durdu.
(devam edecek)