Hangi masal tatlı başlar? – Bölüm 13

Ayşegül gözlerini açtığında Mesut kalkmış, kulübenin içinden neler alabileceklerine bakınıyordu.

“Kararlısın sanırım!” dedi Ayşegül

“Gitmek zorundayız, kaldıkça daha iyi olmuyor ikimiz içinde!”

“Tamam!” diyerek doğruldu o da yataktan.

“Beş konserve var sadece, başka bir şey bulamadım. Onları da ceplerimize koyalım!”

İkisi de saatin kaç olduğunu bilmiyorlardı ama dışarıda ki ayaz uğultuya bakılırsa eksilmiş gibi de değildi. Hafif hafif de kar atıştırıyordu yine.

Paltolarına sıkıca sarınıp, ceplerine konserveleri doldurduktan sonra kapıyı açtılar.

“Hazır mısın?” dedi Mesut, Ayşegül başıyla onaylayınca da, battaniyeyi ikisini alacak şekilde sırtlarına doladı ve “Haydi o zaman?” dedi.

“Ne yöne gideceğiz?”

“Geldiğimiz yöne gidelim, belli ki bu yoldan geçen yok!”

Birlikte yola doğru yürüdüler, tek battaniyenin altında derin karda yürümek zor olduğu için yola varana kadar battaniyeye sarılmamaya karar verdileri. Yola çıktıklarında yeninden sarınıp, geldikleri yöne doğru yürümeye başladılar. Ayşegül bacağının ağrısını hissetse de, Mesut onu sırtına almaya kalkar diye sesini çıkarmıyordu.

Ayaz yüzlerine vuruyordu. Kar yolda diz boyu değildi ama adım atarken ayakları içine gömülüyor, her adımda biraz daha yavaşlıyorlardı.

Ayşegül’ün başındaki sargı battaniyenin ucundan görünüyordu. Bacağı aksıyordu. Mesut kolunu onun omzuna dolamıştı. Diğer eliyle battaniyeyi sıkıca çekti.

“Dayan.” dedi nefes nefese, öksürük yürümeye başladıklarından beri artığından nefes almakta zorlanıyordu

Ayşegül cevap vermedi. Sadece nefesi hızlandı.

Yol bomboştu. Ne araba, ne bir ev. Rüzgâr uğuldamıyordu bile. Sessizlik daha ağırdı.

Ayşegül bir adım atarken sendeleyince mesut hemen tuttu onu.

“İyiyim.” dedi Ayşegül, dudakları titreyerek.

Mesut durdu. Yüzüne baktı. Ayşegül’ün kirpikleri hızlanan karla ıslanmıştı. Yanaklarında solgunluk vardı.

“Biraz daha.” dedi şefkatle birilerine rastlayacağız

Kız başını salladı. Yürüdüler.

Battaniye paltolarının üstünde savruluyor, rüzgâr aralardan içeri sızıyordu. Mesut arada Ayşegül’ün bacağına bakıyor, yürüyüşünü takip ediyordu. Her aksayışta yüzü geriliyordu.

Adımları küçüldü. Nefesleri buhar olup yüzlerine geri dönüyordu. Kar yoğunlaştı. Yolun çizgileri bile kaybolmaya başladı.

Ayşegül bir an durdu. Başını omzuna yasladı.

Mesut gözlerini kapatıp bir saniye öyle kaldı. Sonra tekrar yürüdü.

Ayazın içinde iki silüet, battaniyeye sarılı halde, beyazın içinde kaybolarak ilerledi. Bir saat sonra fark etmeden ayrıldıkları yol ayrımına gelmişlerdi. Diğer yoldan araçların geçtiğine dair lastik izlerini görünce ikisi de sevindi.

“Tamam, kurtulacağız!” dedi Mesut, “İstersen burada durup biraz bekleyelim, dinlenmiş olursun!”

Yolun kenarındaki taşların üzerine oturdular. Bu mola ikisine de iyi gelmişti. On dakika sonra bir mucize gibi uzaktan bir arabanın geldiğini fark ettiler. Mesut heyecanla ayağa fırladı ve yolun ortasına çıkıp zaten kendisine doğru gelen arabaya kollarını sallamaya başladı. Araba buzlu yolda kaymamak için ağır ağır geldi ve sonunda onun biraz ilerisinde durdu.

“Kurtulduk!” diye bağırdı Mesut ama Ayşegül o sırada bayılmış ve taştan karların üzerine yuvarlanmıştı.

Ayşegül kendine geldiğinde bir hastane odasındaydı, kolunda bir serum bağlıydı.

“Çok şükür!” dedi önce, demek gerçekten kurtulmuşlardı. Bütün vücudunun alev alev yandığını ve kaslarının neredeyse parçalanmak üzere olduğunu hissediyordu, yorganı hafifçe kaldırıp bacağına baktı, temiz bir sargı beziyle sarılmıştı. Alnında da bir plaster vardı belli ki.

Etrafına bakındı, Mesut’u başka bir odaya almışlardı herhalde. Zor da olsa kısa bir yürüyüşle ana yola varmak varken, kulübede vakit geçirmelerinin iyi fikir olmadığını düşündü ama bilemezlerdi ki. Serumun bağlı olduğu demir desteği tutarak yataktan doğruldu. Başı sanki içine taş doldurulmuş gibi ağırdı. Doğrulunca gelen öksürük beyin damarlarını çatlatacak kadar acıtmıştı.

Öksürüğü duyan hemşire kapıyı açıp içeri geldi, “Tuvaletiniz mi geldi?” diye sordu onu kalkmaya çalışırken görünce.

“Benimle biri daha vardı, o nasıl?” dedi Ayşegül.

“Arkadaşınız dinleniyor merak etmeyin, sizin de dinlenmeniz gerek! Ama kendinize geldiğinize göre önce kaydınızı yapayım. Arkadaşınız soyadınızı bilmiyormuş.” dedikten sonra çıkıp, elinde bir dosya ile geri geldi hemen.

Ayşegül onun sorularını yanıtladıktan sonra, “Sosyal medya hesabınızı kullanabilir miyim?” diye sorunda hemşirenin suratı değişti.

“Anlamadım?”

“Telefonum kayboldu, numaraları ezbere bilmiyorum. Sizin hesabınızdan birine ulaşıp yerimi söylemek istiyorum. Merak etmişlerdir beni!”

“Ha anladım!” dedi hemşire, cebinden telefonu çıkardı ama ona vermedi, “İsim ne arayacağınız?”

“Sema Ergin”

Hemşire sosyal medya hesabından arama yaptıktan sonra gelenlerin listesini ona gösterdi, Ayşegül arkadaşının fotoğrafı olan hesabı gösterdi hemen ve mesaja hastane adı ve mümkünse hemşirenin telefonunu yazmasını istedi.

“Tamam!” dedi hemşire arkadaşınıza mesaj attım, numaramı da yazdım, ben görev başındayken ararsa telefonu size getiririm. Mesaim bitince ararsa da nöbetçi arkadaşın telefonunu veririm tamam mı? Şimdi dinlenin hadi. Birazdan bir arkadaşım gelip ciğer filminizi çekecek!”

“Teşekkür ederim!” dedi Ayşegül, “Şey! Mesut’un odası bu katta mı?”

“Arkadaşınız mı? Hayır, o maalesef zaatüre olmuş, başka bir katta yatıyor! Sizin de yaranız mikrop kapmış bu arada bir süre antibiyotik kullanacaksınız.”

“Buna da şükür!” dedi Ayşegül içtenlikle, hemşire tam çıkarken dönüp, “Arkadaşınız polise ifade verdi, kaza geçirmişsiniz sanırım, gün içinde sizin ifadeniz için de gelirler haberiniz olsun”

Ölen şoför aklına gelince içi kötü oldu Ayşegül’ün hayatta kalmak için onu orada öylece bırakmışlardı. Yapabilecekleri bir şey de yoktu aslında ama adam onları gidecekleri yere ulaştırmaya çalışırken ölmüştü. İki gündür neredeyse hiç bahsetmemişlerdi ondan. İnsan kendi hayatı söz konusu olunca daha kolay unutuyordu belki böyle şeyleri ama şimdi gelmişti işte aklına şimdi.

Sema’nın mesajı görmesi çok sürmedi. Hemşire telefonu Ayşegül’e getirdiğinde, sesi çoktan yükselmişti.

“Ayşegül! Öldük öldük dirildik meraktan, ailen seni buldu, hapsetti sandık annemle. Az kalsın geliyorduk oraya!”

“Gelseniz de bulamazdınız”

“Neler oldu söylesene, hastanede ne işin var senin?”

Hemşire rahat konuşsun diye telefonu bırakıp çıktı odadan, Ayşegül olanları anlattı arkadaşına.

“İnanamıyorum! İnanamıyorum!” deyip duruyordu Sema, “Resmen film gibi şeyler yaşamışsın. Adam yakışıklı mı bari?”

“Ne diyorsun Sema? Hayatta kalmamız mucizeydi, o olmasa ben zaten kalamazdım da!”

“Ne var biraz gül diye söyledim. Ay annemi arayacağım şimdi, vallahi kadıncağız iki gündür hatim indirdi resmen senden haber alabilmek için. Geliriz biz senin yanına!”

“Yok gelmeyin zaten neredeyiz tam bilmiyorum ben de ama gelip yapacağınız bir şey yok ne kadar kalacağım bilmiyorum. Polis ifademi alacakmış, gidip Mesut’a da bakmam gerek! Zaatüre olmuş zavallı, hemşirenin ses tonunu hiç beğenmedim ondan bahsederken, onu iyi olmadan gelemem ben, yanımdan hiç ayrılmadı.”

“Fotoğrafı var mı?”

“Telefonum yok diyorum sen fotoğraf diyorsun, hayatta kalmaya çalışırken fotoğraf mı çektik sence?”

“Ya tamam ben sevincimden ne dediğimi biliyor muyum?”

“Tamam kadıncağızın telefonunu meşgul etmeyelim daha fazla ben şimdi numaranı yazar sabit bir telefondan ararım seni sonra”

“Tamam, bak gelebiliriz, annem durmaz zaten de, sen de düşün!”

“Yok sakın gelmeyin, ben haber veririm” diyerek kapattı Ayşegül.

Dostunun sesini duymak ona da iyi gelmişti. Kurtulmuşlardı gerçekten, hem kazadan hem sonrasında başlarına gelenlerden. Yeni hayata geçiş pek umduğu gibi olmasa da, nefes aldığına şükretmeyi hatırlamıştı yeniden.

Hastanede içtiği sıcak çorba, hayatında içtiği en güzel çorba gibi geldi ona. Bir şeyler yedikten sonra kendini biraz daha iyi hissetti.

Akşama doğru gelen polisler, ifadesini almaya gelirken çantasını da getirmişlerdi. Çantayı arabada bulmuş, adresine ulaşmış, ailesine sormuşlardı Ayşegül’ü, haberleri olmadığını söylemiş kapamışlardı onlar da.

“Şaşırmadım” dedi elinden olmadan Ayşegül, “Aramız pek iyi değildir”

Kazayı ve sonrasını hatırladığı kadarıyla anlattıktan sonra gittiler polisler, zavallı şoför kazadan altı yedi saat sonra bulunmuş, cenazesi kaldırılmıştı. Polisler etrafta hava şartlarının izin verdiği ölçüde onları aramışlar ama izlerine rastlayamamışlardı. İkisinin de çantalarında kimlikleri olduğundan, ulaşabildikleri kişilere ulaşıp, kaybolduklarını haber vermiş ve bilgileri olup olmadığını sormuşlardı.

Mesut’un evli olup olmadığını bile sormadığı geldi aklına polisler gidince.

(devam edecek)

Yorum bırakın