Mesut yarım saatte olsa kısacık bir uykudan sonra gözlerini açtığında, kendini biraz daha iyi hissediyor gibiydi. O uyurken Ayşegül soba sönmesin diye çıkıp dışarıda yakacak bir şeyler bulur muyum diye baktı ama yakındaki küçük bir ağaçtan başka kar üzerinde kalan bir şey yoktu etrafta. Ağaç da kuru olmadığı için dallarını kırmaya kıyamayıp girdi içeri.
“Niye hayatın boyu öyle yaptın?” dedi Mesut gözlerini açar açmaz.
Dışarıda üşüyüp gelen Ayşegül ellerini sobanın başında ısıtmaya çalışırken, soruyu anlamadı.
“Bana öyle söyledin ya uyumadan, hayatın boyu olmayan bir şeyleri hayal ettim dedin”
“Ha!” dedi Ayşegül, “O kadar uzun ve sıkıcı bir hikaye ki boş ver!”
“Burada yapacak başka neyimiz var ki, haydi anlat belki sıkıcılığından uykum gelir yine, uyurum!”
Ayşegül güldü bu sözlere ama Mesut belli ki ciddiydi. Sahiden başka ne yapacaklardı ki zaten. Başını sobaya doğru çevirip ağır ağır anlatmaya başladı, çocukluğunu, kardeşini, arkadaşı Sema’yı, birlikte kurdukları hayalleri ve elinde kalanları. Hikayenin son kısmına geldiğinde Mesut’tan hiç ses çıkmadığını fark edince, uyudu mu diye dönüp baktı ama Mesut bir kolunu başının altına dayamış dinliyordu.
“Yeterince sıkılmadın mı daha?” dedi gülümsemeye çalışarak, her şeyi yüksek sesle tekrarlamak duygularını harekete geçirmiş, anlatırken biraz da kendine acımıştı belki.
“Hayır sıkılmadım dinliyorum!” dedi Mesut, “Bu kadar mı?”
“Yani genel olarak evet!”
“Niye burada olduğunu anlatmadın ama?”
Ayşegül derin bir iç çekti, “Neden seninle geldiğimi mi soruyorsun?”
“Evet, merak ettim.”
“Hakkımda bilmediğin bir o eksik kalmasın o zaman!” dedi Ayşegül ve yeniden başını sobaya çevirdi. Ailesinin kardeşinin hastalığı ile ilgili ona uydurduğu yalanı anlattı önce, anlatırken sesi titremeye başlamıştı ama madem başladım devam edeyim, belki içimden çıkar biter diye düşündüğünden devam etti. Hikaye havaalanına gelişle sonlandığında artık ellerini yüzüne kapamış katılarak ağlıyordu.
Arkasından ona sarılan iki kolun varlığıyla kendine geldi.
“Gerçekten çok üzüldüm” diyordu Mesut, “Ağlama lütfen, aslında doğru olanı yapmışsın. Biraz tuhaf başladı ama eminim sonrası çok iyi olacak!”
Değil bir erkeğin ya da başkasının, annesinin bile ona sarılmasına alışık olmayan Ayşegül irkildi ona sarılan bu sıcacık kolların etkisi ile ve göz yaşlarını silip, “Niye kalktın sen?” diye azarladı Mesut’u elinde olmadan.
“Af edersin!” dedi Mesut mahcup bir sesle, “Ben sadece, sen öyle ağlayınca…!” dedikten sonra yeni bir öksürük nöbetine yakalanınca Ayşegül doğrulup, onun yatağa dönmesine yardım etti.
“Ateşin yükselecek yeniden! Uyu diye anlattım, sen daha çok dikildin!” diye konuşmaya devam etti bir anne sesiyle.
“Kötü bir niyetim yoktu!” dedi Mesut öksürüklerin arasında.
Ayşegül onun üzerini örtüp yanına oturdu, “Biliyorum, sen kötü biri değilsin, olsan benim için bu kadar fedakarlık yapmazdın. Kendi başına gitmiş olsan böyle hasta da olmazdın büyük ihtimal, onca yol boyu sırtında taşıdın beni!”
“Sen de olsan aynını yapardın eminim!” dedi Mesut
“Benim seni taşıyabileceğimi düşünüyorsan orada yanılıyor olabilirsin, en çok çekerdim seni yere yatırıp” diyerek gülmeye başladı Ayşegül, yüzündeki yaşlar tam kurumadan gelen bu göz yaşları iyi geldi ruhuna, “Bu gün menüde sürpriz fasulye var!” dedi sonra yataktan kalkıp.
“Canım yemek istemiyor, sürekli yiyormuşuz gibi gelmeye başladı, kaç konserve kaldı?”
“Sanırım altı tane daha var.” dedi Ayşegül sonra dolabı açıp saydı “Evet altı tane! Yakacak ve yemek tükeniyor. Buradan kurtulmanın bir yolunu bulmak zorundayız!”
“Biraz toparlanalım, yani ben toparlanayım, çıkıp yol boyu yürümeye devam ederiz. İlla ki bir yerleşim yeri vardır! Kar durdu herhalde yağmıyor artık!”
“Yağmıyor ama ayaz fena, dua edelim de hava da iyileşsin biraz yoksa yürümek kar yağışından daha da zor olacak”
Mesut kendini yatağa bıraktı iyice, tavanı seyretmeye başladı.
“Söylesene sen ne doktorusun?” diye sordu Ayşegül bu defa
“Diş” dedi Mesut gülerek.
“Diş mi? Hah! Ben de cerrah falansın sandım.”
“Ben de tıp okudum neden öyle diyorsun, dişçilik kötü bir şey mi?”
“Hayır değil ama yaralarıma bakışını görünce farklı bir şey sandım. Durumumuz kötüleşirse dişçi olman pek işimize yaramaz değil mi?”
“Dişin ağrırsa çekebilirim ama?” dedi Mesut gülerek.
“Neyle? Parmaklarınla mı?”
“Daha önce hiç denemedim ama neden olmasın?”
Ayşegül tek konserveyi açıp getirmişti yatağa, aynı kaşığı sadece suya tutarak yıkayıp duruyorlardı buz gibi suyla.
“Bu sefer ikimiz birini yiyelim” diyerek ilk kaşığı Mesut’a uzattı. Mesut biraz doğrulup aldı kaşığı, “Sıra sende!” dedi ağzındaki buz gibi fasulyeyi suratını ekşite ekşite çiğnerken.
“Öyle iştahlı görünüyorsun ki, hepsini sana mı yedirsem diyorum!”
“Kesinlikle olmaz!” diyerek ona uzatılan ikinci kaşığı eliyle ittirdi Mesut ve Ayşegül de onu kendi ağzına götürdü. Mesut’un devam eden öksürük krizleri yüzünden ara vererek yediler bir kutu konserveyi beraber. Sonra Ayşegül’de uzandı yatağa.
“Zaman bile yok sanki burada!” diye mırıldandı kendi kendine, “Bu yola nasıl girdik biz? Kaza yaptığımız yoldan ayrılmadığımıza emin misin?”
“Kardan bir şey görünmüyordu ama asfaltı takip etmeye çalıştım”
“Belki bir yol ayrımı vardı ve ikimiz de görmedik ne dersin? Eğer dünyanın dışına varmadıysak, bu kadar ıssızlık hiç mantıklı değil! Kar da yağsa, birileri olması gerekir yoldan geçen. Tabi yol trafiğe kapalı değilse!”
“Yarın çıkıp bakalım yeniden?”
“Ateşin düşmeden buradan gidemeyiz, ben seni taşıyamam doktor bey! Zaten bacağım da yaralı, çekemem de!”
Mesut cevap vermedi. Gerçekten burada bekleyip duramazlardı, telefon çekmiyordu, birileri onları aramaya başlasa bile kimse nerede olduklarını bilemezdi. En azından dışarıda yürürlerse birilerine rastlama imkanları daha fazla olurdu. O sessizliğe ve düşüncelerine gömülünce Ayşegül’de ona sırtını döndü ve kendini dinlemeye başladı. Bacağındaki yara pek iyi görünmüyordu ama telaşlanmasın diye Mesut’a söylememişti. Karda bata çıka yürümeye çalışırken kaynayan yerleri yeniden kanatmış olmalıydı. Başı çok fazla ağrıyordu ve kaslarının ağrısını hissetmemek için dua ediyordu içinden. Yatağın içindeki yaylar bedenine batıyordu üstelik ama en son şikayet edeceği şey bu evdi şimdi. Burayı bulmasalar dışarıda kesin donarak ölmüşlerdi. Kazadan kurtulup, soğuktan donmak da fazla trajik olurdu aslında. Tabi burada hastalıktan ölmezlerse.
İçerdeki gürültüyle gözlerini açtığında, Mesut kalkmış, tezgahın kalan iki kapağını da sökmüş kırmaya çalışıyordu. Bir yandan öksürüyor, bir yandan ayağı ile duvara eğik dayadığı kapakların üzerine vuruyordu.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Ayşegül hava çoktan kararmıştı.
“Üzgünüm daha sessiz olamadım ama içerisi soğumuş, soba geçmek üzere!” dedi Mesut, yeniden tutuşturmazsam yeniden üşüteceğiz ve bu defa kalkabileceğimizi sanmıyorum.
“Ayrıca kafam da çok kaşınıyor!” diyerek saçlarını karıştırdı, “Burada nelere maruz kalıyoruz kim bilir?”
“Hayattayız güzellemesi sona erdi herhalde!” dedi Ayşegül.
“Hayatta kalmak zorundayıza geçtim!” dedi Mesut. Kırdığı tahta parçalarını açıp sobanın içine attı.
“Ayağın daha iyiyse, yarın çıkalım bence buradan, konservelerle battaniyeyi yanımıza alırız”
“Emin misin? Ateşin tam düşmedi hâlâ”
“Burada kaldıkça daha kötü oluyoruz, birilerini bulmalıyız!”
Ayşegül’ün uyuduğu sürece boyunca bir şeyler kurup gerildiği belliydi Mesut’un, daha fazla germemek için bir şey söylemedi.
“Ayağın iyi mi?” dedi sonra Mesut yine daha yumuşak bir sesle.
“Yarın daha iyi olur!”
“Haydi uyu, bende yatacağım, uyanınca bakarız halimize” diyerek geçip yatağın diğer tarafına uzandı Mesut’ta. Sürekli kafasını kaşıyor ve öksürüyordu. Eski yatak onun her hareketinde gıcırtıyla sallandığı için Ayşegül’ün de uykusu dağıldı.
“Sobada su ısıtacak bir şey yok mu dolaplarda” diye sordu tavana bakarak.
“Ne için?”
“Saçını yıkamak için?”
“Sadece su iyi gelir mi sence bu kaşıntıya?”
“Bence biraz psikolojik olabilir”
“Tamam kaşımıyorum!” dedi Mesut küsmüş gibi arkasını dönüp gözlerini kapattı.
(devam edecek)