Hangi masal tatlı başlar? – Bölüm 11

Duyduğu seslerle gözlerini açtığında, Mesut’un sayıkladığını fark etti. O kendi biraz daha iyi hissediyordu ama belli ki Mesut pek iyi değildi. Elini hafifçe yüzüne değdirdi alev gibi yanıyordu. O uyurken alnından kayan gömlek parçasını alıp, hemen ıslattı ve getirip onun alnına koydu. Yürürken bacağı hâlâ çok sızlıyordu ama şimdi bakma sırası ona gelmişti. Dışarısı hâlâ karanlıktı, pencereye yaklaşıp görmeye çalıştı, pencereden esen rüzgar içine işledi ama görünüşe göre kar nihayet durmuştu. Sobanın geçmeye başlayan ateşini artırmak için kalan sandalye parçalarını da içine attı. Soba işinden pek anlamıyordu ama henüz sönmediğine göre işe yarardı herhalde. Mesut anlaşılmaz şeyler söylemeye devam ediyordu. Geçip yanına oturdu ve alnında çabucak ısınan kumaş parçasını ters çevirdi. Yola uzak değildiler, kar durduğuna göre mutlaka birileri geçecekti, sabah olduğunda yola çıkıp, geçen arabalardan birini durdurabilirlerdi. Dün görememişlerdi sis ve kar yüzünden ama belki etraflarında başka yaşam alanları da olabilirdi ve hatta ulaşabilecekleri bir doktor bile. Yaklaşık iki saat arada bezi yeniden ıslatarak Mesut’un yanında oturdu yatağın içinde. Sobanın içine atacak sadece bir kaç parça tahta kalmıştı, tezgah dolabının kapağından kalanlar. Bir kapağı daha sökse bile o Mesut gibi parçalayamazdı. Mesut’un sayıklamaları kesilmiş, diğer tarafına dönmüş uyuyordu ama huzurlu bir uyku olmadığı belliydi. Uyandıktan sonra onu bir daha uyku tutmamıştı. Bütün etleri sızlamaya devam ediyordu. Başındaki yaranın sızlaması azalmıştı ama bacağındaki öyle kolay dineceğe benzemiyordu. Yataktan kalkıp, sobanın yanındaki ayakkabıları kontrol etti, en azından içleri kurumuştu, yavaşça ayağına giyip, kapıya yöneldi. Sözde esmesin diye hızlıca açıp çıkacaktı ama açar açmaz önünde biriken karlar içeri dökülünce, Mesut uyanmadan hızlıca ayağı ile karları dışarı itmeye çalışınca bacağı daha da acıdı. O sırada içeri epeyce de soğuk dolmuştu. Dışarıda gerçekten keskin bir ayaz vardı ve hava açık olmasına rağmen yakınlarda görmeyi umduğu yaşam alanları maalesef yoktu. Yolun yakınında neden yapıldığı ve kullanıldığı belirsiz eski bir kulübedeydiler. Yolu kontrol etmek için kulübenin diğer tarafına dolandı. Kar diz boyuna ulaştığı için ayakları yine suyun içinde kalmıştı ama telefonun bile çekmediği ıssız bir yerde onları kimsenin bulmayacağı açık olduğundan yardım bulmak zorundaydılar. Yola kadar yürümek gözünde büyüse de o sırada geçecek bir arabayı olduğu yerden durduramayacağı için ilerlemeye başladı. Bacağını kardan çıkarıp adım atmak için büktükçe canı daha çok yanıyordu ama durmadı yine de. İçini yeniden ailesine karşı büyük bir öfke kaplamıştı. Burada bu halde olması bile onların suçuydu. Nihayet yola vardığında zaten dermansız olan vücudu iyice yorulmuş ve terlemişti. Yolda bir araç olmadığı gibi lastik izi bile yoktu. Nasıl bir yere gelmişlerdi böyle? Dünyanın unuttuğu bir yol muydu burası. Aracın kaza yaptığı yolu takip etmişlerdi, en azından o öyle sanıyordu çünkü etrafı göremeden yolun büyük bir kısmını Mesut’un sırtında geçirmişti.

“Zavallı!” diye geçirdi içinden, artık tükenmişti ve çok da hastaydı. Bir kaç konserve ile de ikisinin de toparlanması mümkün değildi. Çantaları arabada kalmıştı, hoş Ayşegül’ün çantasında işlerine yarayacak sadece bir kaç kıyafetten başka bir şey yoktu ama parası, telefonu olan diğer küçük çantayı yine de almak istemezdi.

“Aracı bulan oldu mu acaba?” diye düşündü. Yolun kenarında beklerken üşümemek için olduğu yerde hareket etmeye çalışıyordu sürekli. Kulaklarının uçları ve burnu donmuş gibiydi şimdiden. Aracı bulan olduysa çantalardan adamın araçta yalnız olmadığını anlarlar ve onları ararlardı en azından. Ne kadar uzaklaşmışlardı kaza yerinden onu da bilmiyordu. Bir saate yakın olduğu yerde hareket etmeye çalışarak bekledikten sonra umudu kırılmaya başladı. Bu yol trafiğe açık bile değildi belli ki. Mesut’u kulübede daha fazla bırakmamak için geri dönmeye karar verdi. Yeniden kar yığınlarının içine girip, bata çıka ilerlemeye çalıştı ama hem midesi bulanıyor, hem de başı dönüyordu artık. Ayak parmakları soğuktan acıyor, bacağının acısına karışıyordu. Kulübeye yüz metre kala tansiyonu iyice düşünce karın içine yığılıp kaldı.

“Derdin neydi senin söylesene?” diyen sesini duydu Mesut’un ilk önce, kulübenin içinde ve yataktaydı, Mesut başına dikilmiş ona bakıyordu.

“Niye kalktın sen?” diye sordu bitkin bir halde.

“Sen niye dışarı çıktın?”

“Yola bakmaya gittim birilerini bulmak için! Ama o yoldan kimsenin geçtiğini sanmıyorum. Yakında tek bir ev bile yok! Buradan kurtulamayacağız!”

“Sağ kalmak zorundayız öncelikle, karın içine yığılıp kalmışsın, seni biraz daha bulmasam donacaktın!” diyerek sobanın yanına serilmiş kıyafetlerini gösterdi Mesut. O sırada üzerinde bir şeyin olmadan sadece battaniyenin altında olduğunu fark edince kıpkırmızı oldu.

“Ben doktorum merak etme, çıkarırken sana bakmadım zaten!” dedi Mesut gözlerini kaçırarak.

“Sen nasıl kalktın ayağa, bir de beni mi taşıdın?” diye sordu Ayşegül battaniyeyi neredeyse ağzına kadar çekerek ve bu sırada battaniyenin kısalığından ayaklarını açığa çıkararak.

“Seni göremeyince ne yaptım sanıyorsun? Çıkıp seni aradım ve neyse ki bulmam zor olmadı! Bana haber vermeden gitme bir daha sakın!”

“Tamam, özür dilerim. Ben sadece.. Sen çok iyi değildin sayıklıyordun, yardım gerek diye düşündüm!”

“Biliyorum, seni yatırınca bende çıkıp baktım etrafa. Kar durmuş ama ayaz fena, biraz daha yumuşarsa çıkıp etrafı kolaçan ederiz beraber, tabi ayakta kalırsak” dedikten sonra şiddetli bir öksürük krizine yakalandı ve yatağın kenarına oturdu.

“Yat hadi!” dedi Ayşegül toparlanarak, bir yandan da battaniyeyi bir yeri açılmasın diye kontrol etmeye çalışıyordu.

Mesut yanına kıvrılıp rahatsız olmasın diye ona arkasını döndü.

“Biraz yatayım, birer konserve yiyelim!” dedi mırıltı gibi ama öksürük yeniden başlayınca, Ayşegül banyo havlusu gibi battaniyeyi vücuduna sarıp onun üzerinden atladı ve Mesut’un elinden geldiğince yıkadığı ama yine de buğusu azalmamış olan bardağa musluktan su koyup getirdi.

“Bu ne kadar sağlıklı bilmiyorum ama su içsen iyi olur!” dedi gülümsemeye çalışarak.

“Bu kulübede biz dahil sağlıklı hiç bir şey yok!” dedi Mesut, ona bakmamaya çalışarak bardağı aldı ve bir yudum içip geri uzattıktan sonra yattı yeniden. Ayşegül de su biraz ısınsın diye sobanın yakınına bir yere koydu kalanını. Kıyafetlerini kontrol etti ama daha kurumamışlardı. Gidip dolaptan konservelerin ikisini çıkardı ve dün yaptığı gibi getirip o yedirdi Mesut’a bu defa, sonra da kaşığı biraz suya tutup, kendi yedi. Yine fasulye konservesiydi ve şu an ellerindeki tek lüks içerideki soba, su ve bu konservelerdi maalesef.

“Bunlar da bitince çıkıp avlanacağız herhalde!” dedi Mesut gülerek ama sinirler bozulunca olan püskürerek bir gelen bir gülmeydi bu. Onun gülmesi kesilmeyince Ayşegül de gülmeye başladı. Bir süre saçma sapan güldüler beraber.

İkisi de kirli, yaralı ve hastaydı. Ayşegül yıkanmış olsa da pis kokusu hâlâ yükselen eski bir battaniyeye sarınmış, Mesut gömleğini yırttığı için kan lekesi dolu atletinin üzerine giydiği, kollarının dikişleri patlamış pahalı ceketiyleydi. Birbirleri hakkında hemen hiç bir şey bilmiyorlardı ve bir kulübenin içine sıkışıp kalmışlar, yakacak ve yiyecek bitene kadar geçici bir korunma yaşıyorlardı.

“Çantamda ilaçlar vardı!” dedi Mesut.

“Ama onları taşıyamazdık!”

“Evet!”

“Demek sen doktorsun, o yüzden yaralarımıza o kadar iyi bakabildin!”

“İyi denmez, enfeksiyon kapabilir bacağın ama elimizden başka bir şey gelmiyor şimdilik! Zaten o enfeksiyon kapmazsa yakında ikimizde zaatüre oluruz”

“Kazadan kurtulduk ama sefil halde öleceğiz o zaman!” dedi Ayşegül ve bu defa o püskürerek gülmeye başladı.

“Gülecek halim bile kalmadı, zorlama!” diye inledi Mesut, “Sıcak bir banyo, temiz bir yatak ve sıcak bir çorba istiyorum!”

“Olduğunu hayal et o zaman, belki rahatlarsın!” dedi Ayşegül bu defa içten bir gülümseme ile “Ben hayatım boyunca öyle yaptım!”

(devam edecek)

Yorum bırakın