Hangi masal tatlı başlar? – Bölüm 10

Boşluğun ortasında, yoldan yaklaşık beş yüz metre içeride olan yapının önüne geldiklerinde buranın ahşaptan yapılmış, eski püskü tek katlı bir bina olduğunu keşfettiler. Kapının önünde biriken kar oldukça fazla olmakla beraber hiç bir ayak izi görünmüyordu. Mesut yine de Ayşegül’ü yavaşça sırtından indirip, kapıyı sertçe vurdu ama içeriden hiç ses gelmedi. Kapının hemen yanında hafif aralık duran pencereye gidip eliyle içeri doğru itti ve “Boş burası, sanırım terk edilmiş!” dedi Ayşegül’e dönüp, “Bizi soğuktan korumaya yeter!” diyerek kalan gücüyle kapıya gidip, omzuyla sert bir darbe vurunca, ahşap kapı gıcırtıyla içeri doğru açıldı. Hemen dönüp, Ayşegül’e destek oldu ve beraber içeri girdiler.

İçeride eski ve kırık bir yatak, üzerinde solmuş ve dökülmüş bir battaniye, ortada bir masa ve üç sandalye ve duvarın dibinde de bir soba göze çarpıyordu ilk olarak. Mesut Ayşegül’ü toz içinde olan yatağın üzerine oturtup, az önce eliyle ittirdiği camı ve kapıyı kapattı olabildiğince. Dışarıda esen rüzgarın uğultusu aralıklardan ıslık çalarak esse de en azından kar yağışı altında ve soğuk bir zeminde değillerdi şimdi.

Ayşegül soğuktan titremeye devam ediyordu, yatağın tozuna aldırmadan bir bebek gibi kıvrılıp kaldı yatağın üzerine. Mesut etrafta yakacak bir şey bulamadığı için sandalyenin birini sertçe yere vurup kırdıktan sonra, tezgahın üzerinde gördüğü eski ve sararmış gazeteleri buruşturup, sobanın içine tıktı ve cebindeki çakmağı çıkarıp ateşe verdi. Gazeteler çabucak tutuşup, büzüşürken, etrafına bakıp yakabileceği başka şeyler aradı, sonra yerde gördüğü eski bir kıyafeti parmağının ucuyla tutup yanan aleve attı ve sandalyenin bir ayağını da üzerine koydu. Tahtanın tutuşması için biraz daha ateş gerekiyordu, küçük tezgahın altındaki dolapları karıştırıp biraz daha kağıt bulduktan sonra onları da üzerine attıktan sonra sandalyenin yağı alev alır gibi olunca derin bir oh çekti.

“Tamam birazdan yanacak!” dedi Ayşegül’e dönüp, onun yatağın üzerinde büzüşmüş yattığını görünce, kendi paltosunu çıkarıp üzerine serdi ve pisliğine aldırmadan kenarda duran yastığın kılıfını çıkarıp onun kafasına geçirmeye çalıştı.

“Saçlarını kurulamamız gerek!” diyerek kafasını kılıfla ovuştururken yarasına dokunmamaya özen gösteriyordu. Ayşegül öyle halsizdi ki hiç karşı koymadan Mesut ne söylerse yapmaya çalışıyordu. En azından kılıf saçlarından damlayan suları azaltmıştı.

“Keşke arabadan çantaları da alsaydık!” diye inledi Ayşegül.

“Kendimizi zor taşıdık onları nasıl getirecektik! İçerinin soğuğu kırılsın daha iyi hissedeceksin!” dedi Mesut ve sağlam sandalyelerden birinin kenarına kılıfı asıp sobaya yaklaştırdı ve tutuşan tahta parçasının üzerine bir tane daha attı ve sobanın kapağını kapattı.

Sonra dönüp, neler bulabileceğine bakmak için tezgah dolaplarını karıştırmaya başladı. Burası uzun zaman önce bırakılmış gibi dursa da, belli ki arada bir birileri gelip kullanıyordu. Dolapların birinde neredeyse yirmiye yakın konserve kutusu vardı. Hemen çıkarıp tarihlerine kontrol etti.

“İşte bu iyi!” diye söylendi kendi kendine, konservelerin tarihleri henüz geçmemişti. Musluğu açıp suyun akıp akmadığını kontrol etti, akıyordu ama kulübede elektrik yoktu. Soba çok geçmeden içeriyi biraz olsun ılıklaştırmaya başlayınca, içeride yakılacak ne varsa, ki buna tezgah dolabının iki kapağı da dahildi, sobanın yanına yığdı. Isının kalıcı olduğuna ikna olunca yeniden Ayşegül’ün yanına geldi. Gömleğini de çıkarıp, biraz ıslatarak yaralarını silmeye başladı.

“Telefonun çekiyor mu?” diye sordu Ayşegül.

“Maalesef! Burada mı bir sorun var, telefonda mı anlamıyorum! Şarjım da çok kalmadı o yüzden zorlamak istemedim! Neyse en azından titremen durdu” dedikten sonra bu defa hem kendi, hem de Ayşegül’ün ayakkabı ve çoraplarını çıkarıp sobanın yakınına koydu.

“Çok ıslandık ve üşüdük!” diye mırıldanıyordu bir taraftan.

İçeri girdiklerinden beri onca yolu Ayşegül sırtında yürümesine rağmen, enerjisi tükenmemiş gibi sürekli bir şeyler yapıyor, en çok da Ayşegül ile ilgileniyordu. Ayşegül onun bir o yana bir bu yana gidip gelmesini izlerken sıcak ve yaşadıkları yorgunluğun etkisi ile olsa gerek yeniden derin bir uykuya daldı.

Gözlerini yeniden açtığında Mesut yataktaki battaniyeyi nasıl yaptıysa yıkamış ve kuruması için masanın üzerine sermişti. Gömleğinden kalan parçalarla da kendi yaralarını temizlemiş ve sarmış, sobanın karşısına çektiği sandalyede oturuyordu.

Onun kıpırdandığını fark edince, uyandığını gördü, “Biraz daha iyi misin?” dedi yanına gelerek, elini Ayşegül’ün alnına koyduktan sonra, “Biraz daha beklesek soba olmadan da senin ateşin içeriyi ısıtırmış!” dedi tuhaf bir gülümseme ile sonra gömlekten kalan parçaların sonuncusunu ıslatıp getirip onun alnına koydu.

Buz gibi suyla ıslanmış gömlek parçası alnına değer değmez inledi Ayşegül.

“Yardıma ihtiyacımız var ve kar hiç durmadı henüz!” dedi Mesut, sonra gidip konservelerden birini açtı ve yeniden Ayşegül’ün yanına geldi. Bu bir fasulye konservesiydi.

“Merak etme kaşığı yıkadım defalarca!” dedikten sonra onun oturmasına yardım etti ve fasulyeden kaşık kaşık yedirmeye başladı.

“Soğuk olsa da enerjini toplamanı sağlar”

“Sen yedin mi?”

“Yedim sen uyurken”

Ayşegül, fasulyeleri çiğnemeye çalışırken, onun alnında birikmiş ter taneciklerini gördü ve istemsizce eli alnına uzandı.

“Sen de yanıyorsun!” dedi sonra hiç bir şey yapmadan öylece yattığı için biraz utanarak, yatakta kenara çekilip, “Dinlenmen lazım!” diyerek açılan yeri gösterdi. Geldiklerinden beri uğraşıp duruyor ve bir sandalyenin tepesinde oturuyordu.

Mesut belli ki çekindiğinden yapmamıştı ama bu teklifi geri çeviremedi, ikisinin de paltoları kuruduğu için onları üzerlerine çekip uzandılar.

“Birisi bana böyle bir yatakta yatmak zorunda kalacağımı söyleseydi, küfür ederdim herhalde!” dedi Mesut

“Ölmediğimiz için şanslıyız” dedi Ayşegül arabanın içinde bıraktıkları şoför aklına gelmişti.

“Evet gerçekten şanslıyız!” diye iç çekti Mesut, “Sanırım gitmek için direnmek yerine, geri dönmeliydik!”

“Neden gitmekte ısrar ettin?”

“Uzun zamandır dinlemek istediğim yabancı bir profesörün semineri vardı. Katılmak için o kadar çok uğraştım ki, kar yüzünden bu fırsatı kaçırmak beni deli etti.”

“Hepsi bu mu yani?”

“Evet şimdi bana da saçma görünüyor ama şu andan önce, yani bu duruma düşmeden önce diyeyim, önemliydi, sen niye benimle geldin peki? Seni bekleyen neydi?”

“Yeni bir hayat! Ama az kalsın olanı da kaybediyordum”

“Olanı pek koruyabildiğimiz söylenemez!” diye güldü Mesut, ikisi de o kadar yorgun ve bitkindiler ki, bedenlerine dolan soğuk bütün kemiklerini sızlatacak kadar hasta etmişti onları.

“Buna da şükür!” dedi Ayşegül sessizce, ne olursa olsun kalmayı seçmezdi en azından sürekli olarak kalmayı.

Sonra ikisi de sessizliğe büründü, biraz sonra yorgunluktan tükenmiş olan Mesut’un derin nefesleri odayı sarınca, Ayşegül’ün içine nedenini bilemediği bir güven doldu.

Hiç tanımadığı bu adam kilometrelerce onu sırtında taşımış ve korumaya çalışmıştı. Hatta yolundan eksilince de onu kendiyle gelmeye davet etmişti. Bu olanlar onun suçu değildi elbette, havalimanında ona rastlamasa başına bunlar yine gelir miydi onu da bilmiyordu. Yine de onu yarı yolda bırakmadığını biliyordu. Arabadan kendi başına çıkabilirdi, onu yaralı diye yolda bırakabilirdi. Ayrıca yaralarıyla, kurulanmasıyla bir bebek gibi ilgilenmişti. Onca yorgunluğa rağmen. İyi biriydi belli ki ve o da birileri tanımadığı bir adamla ıssızlığın ortasında bir kulübede yatacağını söylese küfür etmese de saçma bulurdu. Aklına ailesi geldiğinde göz kapakları ağırlaştı, Sema’ya haber de vermemişti, arabaya biner binmez mesaj atmayı neden düşünememişti acaba, dışarıda zaten aydınlık sayılmayan hava iyice kararmaya dönmüş, içeride sobanın kapağından sızan zayıf ışık ve yanan şeylerin çıtırtısından başka bir şey kalmamıştı. Bir de aralıklardan sızan rüzgarın tuhaf ıslığı. Gözlerini kapattı ve daldı yeniden.

(devam edecek)

Yorum bırakın