Kafasının hızla yaslandığı cama çarpmasının etkisi ile gözlerini açtığında Mesut ellerini havaya kaldırmış kendini korumaya çalışıyor, şoför ise direksiyona sıkıca yapışmış hafif yana doğru kalkmış arabayı kontrol etmeye çalışıyor bir yandan da “Aman! Aman!” diye bağırıyordu.
Her şey saniyeler içinde olurken, uykunun en derin yerinden gözlerini açması ile ilgili belki, ağır çekim bir sahneyi izliyor gibi yaşadı olanları. Araba önce tam yan dönüp, sonra bir takla attı. Arkada kemeri bağlı olmadığı için başını bir kez daha sert bir şekilde çarptıktan sonra kısa bir bilinç kaybı yaşadı ama sonra hemen kendine geldi. Yeniden gözlerini açtığında, araç yoldan çoktan çıkmış ama nasıl olmuşsa yeniden neredeyse bir tarafı havada öylece kalmıştı. Şoförün başı önüne düşmüş kıpırdamıyordu. Ön cam tamamen parçalanmış ön kısımdan ayaz içeri dolmuştu. Mesut’un oturduğu koltuk sanki yerinden çıkmış, Ayşegül’ün dizlerini sıkıştırmıştı ama Mesut kemeri bağlı olduğu için koltuktan fırlamamıştı. Cam patlarken çıkarmadığı paltosunun kolu yüzüne kapattığı için onu korumuş, sadece alnında hafif bir kan görülüyordu. Kendini hızla çözüp, başı öne düşen şoförün nabzını kontrol etti hemen. Ayşegül yerinden kıpırdamaya çalışsa da bacağındaki acı izin vermedi. Ön koltuk onu iyice sıkıştırmıştı, Mesut şoförün yaşamadığını anlayınca, arkaya dönüp, gözleri yarı açık Ayşegül’e
“İyi misin?” diye sordu nefes nefese. Dışarıdan dolan hava o kadar soğumuştu ki Ayşegül bir yandan canın acısıyla baş etmeye çalışıyor bir yandan da tir tir titriyordu. Yüzündeki ifade ne olduğunu henüz kavrayamadığını gösteriyor olmalıydı ki
“Kaza yaptık!” dedi Mesut, sonra kemerini hızla çözüp, kapısını zorladı, bir iki zorlamadan sonra kapı açılınca, arabanın havada kalan kısmından kara atlayıp, Ayşegül’ün kapısını açtı.
“Sıkıştım!” dedi Ayşegül çeneleri titreyerek, Mesut, onun hemen yanında duran, paltosunu alıp üzerine serdikten sonra bacaklarının durumunu kontrol etti ve sonra tekrar ön kapıyı açıp, koltuğu kaydığı yerden geri çekmeye çalıştı.
“O yaşıyor mu?” diye sordu Ayşegül zorlukla.
“Maalesef!” diye yanıtladı Mesut nefes nefese, Ayşegül’ün gözleri şoförün ensesine takılıp kalmıştı çoktan, yaşamayan bir bedene bakmak zihnini bambaşka bir noktaya çekmişti. Ya onlar da ölseydi, ya tam hayatına yeni bir yol açmaya çalışırken bu yolda ölseydi. Kontrol edemediği bir şekilde hıçkırarak ağlamaya başlayınca, Mesut, zar zor biraz çekebildiği koltuğu bırakıp yeniden onun kapısını açıp yanına geldi.
“Tamam, sakin ol! İyiyiz, derin nefesler al, bacağından başka bir yerin acıyor mu?” derken onun alnından akan kanı fark etti ve buz gibi ellerini yumuşakça onun boynuna götürüp, acıyan yeri olup olmadığına baktı. Ayşegül başını oynatabiliyordu, sonra alnında kana bulanmış saçlarını sıyırıp, alnına baktı.
“Neyse ki dikişlik değil, iyisin merak etme seni çıkaracağım buradan!” diyerek ondan önce dizlerini kendi oynatmayı denemesini istedi. Ayşegül acı duysa da, dizlerinden birini çekip, sıkışan yerden kurtardı.
“Şimdi diğerini dene!” dedi Mesut yan kapıda açıldığı için artık doğrudan ayazın içinde kalmıştı. Yavaşça diğer bacağını oynattı ve Mesut’un da yardımı ile sıkıştığı yerden çıkardı şimdi arka koltukta dizleri karnına çekilmiş vaziyette oturuyordu, araba yana doğru kalktığı için bacakları kurtulunca kendini dengede tutmak zorunda kaldı.
“Haydi inmeyi dene, seni tutacağım!” dedi Mesut ve onu hafifçe çekerek bacaklarını arabadan aşağı sarkıttı, eliyle “Dur” işareti yapıp yırtılan pantolon paçasından yarasını kontrol etti.
“Bu yaranın durumu pek iyi değil ama şimdilik idare eder, diyerek hızla ön kapıyı açıp, boynundan çıkardığı atkısını aradı. Sonra yeniden Ayşegül’ün yanına gelip paltosunun önünü açıp, gömleğinin ucunu kemerinin içinden dışarı çekip, bir parçasını tüm gücüyle yırttı ve katlayıp yaranın üzerine tampon yaptıktan sonra atkısı ile bacağını sardı.
“Sabitlemem lazım ama önce şu arabadan çıkarayım seni!” dedi ağzından çıkan nefesi buharlaşırken. Sonra Ayşegül’ün belinden tutup zıplatır gibi karın üzerine indirdi ama bacağı iyice acıyan Ayşegül sendeleyip onun üzerine doğru devrildi.
“Kaldır o ayağını şimdilik!” dedikten sonra, Ayşegül’ün inerken yere düşen paltosunu alıp çırptı ve giymesine yardım etti. Kar yağmaya devam ediyor, etrafı saran beyazlık ve hafif sis yüzünden nereye savruldukları tam anlaşılmıyordu.
“Yolda zaten araba bile kalmamıştı!” dedi onun kaldırdığı bacağının tarafına geçip, yükünü almaya çalışarak, “Muhtemelen bizi gören bile olmamıştır, olsa koşup gelirlerdi zaten!”
“Ne yapacağız?” dedi Ayşegül korkuyla, “Bir yer bulup sığınacağız yoksa burada donarız.
“O ne olacak?”
“Onun için yapabileceğimiz bir şey yok, kendimizi kurtardıktan sonra onu almaları için haber veririz! Burada bekleyemeyiz kimse de bizi bulmaz zaten, yürümek zorundayız!” diyerek Ayşegül’ün beline doladı kolunu ve onun kolunu da boynuna askı gibi asarak yürümesine yardım etmeye başladı. Kar ikisinin de ayak bileklerini geçtiği için buz gibi kar ayakkabıların üzerinden tenlerine değiyordu.
“Telefon çekmiyor!” dedi Mesut açıklaması gerekirmiş gibi, ikisi de kar yüzlerine vurmasın diye başlarını olabildiğince öne eğmişlerdi.
“Çantam arabada kaldı!” dedi Ayşegül telaşla, “Her şeyim orada kaldı!”
“Geri dönemeyiz, hava berbat senin de durumun iyi değil!” dedi Mesut, kazadan hemen önce bir yerleşim yeri gördüm herhalde, yolun kenarında bir ev vardı” dedi.
Arabadan uzaklaşıp, yolu bulabilmişler, karın kalınlığının daha az olduğu asfaltta ellerinden geldiğince hızlı hızlı yürüyorlardı. İkisinin de saçlarının üzeri ve omuzları bembeyaz karla kaplanmıştı. Buz gibi sular, şakaklarından yüzlerine doğru akıyordu artık.
“Doğru yöne gittiğimizi nasıl biliyorsun?” dedi Ayşegül, ya diğer yönden geliyorduysak
“Bilmiyorum!” dedi Mesut, “Ama umuyorum!”
Yarım saat sonra Ayşegül’ün acısı iyice artınca, durmak zorunda kaldı.
“Yapamayacağım, çok soğuk ve canım çok acıyor!” diye inledi.
Mesut onu önce bir kar tepesinin üzerine oturttuktan sonra, önüne geçip bir hamlede sırtına aldı.
“Duramayız!” dedi sonra nefes nefese, “Durursak donarız!”
“Hiç araba geçmiyor ama?”
“Bildiğin her duayı etmeye başla!” dedi Mesut nefesini zor toplayarak. Bir süre de bu halde yürüdüler ama Mesut’un da takati kesilmeye başlamıştı. Sanki hep aynı yerde yürüyorlar gibi etraflarını görmeden beyaz bir sisin içinde ilerliyorlardı ve ne bir ev ne de bir arabaya rastlamışlardı.
“Biraz dinlenmem gerek!” dedi Mesut onu sırtından yavaşça indirip, yüzü kıpkırmızı olmuştu dışarıdan gelen soğuk içeriden artan vücut sıcaklığı ile çarpışıyordu artık ve soğuk hava ciğerlerine doldukça kendini daha kötü hissediyordu.
“Beni bırak burada, sen git yardım getir!” dedi Ayşegül çaresizce, “Böyle ilerleyemeyiz! Beni kurtarmak zorunda değilsin!”
“Seni burada bırakırsam donarsın delirdin mi?” dedi Mesut ıslak saçlarını yüzünden arkaya itip, paltosunun kar dolu kolunu düşünmeden yüzüne sürtüvermişti sözde kurutmak için, “Ayrıca seni bu yola ben çıkardım, yoksa dönüp evine gidecektin belki!”
“Yine de böyle devam edemeyiz, sen de tükendin, ayrıca sen de yaralısın!”
“Dur şu bacağına bakayım” diyerek eğilip Ayşegül’ün yarasını kontrol etmeye başladı, kumaş kanayan yere hafifçe yapıştığı için ayırırken ufak bir çığlık attı Ayşegül. Mesut karın yeni yağan kısmından bir parça eline alıp yaranın üzerine yayınca, Ayşegül’ün bütün tüyleri diken diken oldu soğuktan.
“Kanama durmuş, sarmayalım artık!” diyerek doğruldu ve kanlı gömlek parçasını fırlattıktan sonra atkıyı kendisi yerine Ayşegül’ün kafasına sardı.
“Biraz yürümek zorundasın, sonra yeniden sırtıma alırım seni!” diyerek yine beline dolandı ve onun kolunu da destek için boynuna astı, yeniden yürümeye başladılar. On dakika sonra uzaktan gördükleri karaltının bir ev olduğundan ikisinin de şüphesi yoktu. Mesut daha hızlı varabilmek için onu yeniden sırtına alıp, hızlı hızlı yürümeye başladı.
(devam edecek)