Bir saat daha dolmadan uçağın yarım saat daha geç kalkacağı anonsu duyulunca bu defa az önceki genç adamdan başkaları da homurdanmaya başladı. İki adam daha eklenmişti bekleyenlere sonradan. Genç adam homurdanınca, onun yanına geçip, hava yolu şirketi tarafından mağdur edildiklerini konuşuyorlardı. Dışarıda kesintisiz devam eden karı seyreden Ayşegül, hayatında ilk defa binecekti uçağa ve karın yoğunluğuna bakılırsa uçağın gecikmesinde şaşırılacak bir şey yoktu. Son anons görüş mesafesi gibi bir şey demişti doğru duyduysa. Telefonunun şarjı gidene kadar bitmesin diye kaldırıp çantasına koymuştu. Gecikme tekrarlanınca, Sema’ya yeniden mesaj yazdı.
Sema ve annesi havalimanına gitmek için çoktan yola çıkmışlardı
“Sorun değil bekleriz seni!” diye cevap verdi arkadaşına.
Genç adam ve diğer iki adam, yakaladıkları bir görevliden bilgi almaya çalışıyorlardı ve belli ki duyduklarından memnun değillerdi. Görevli gerekli açıklamayı yapıp uzaklaşınca, bekleyen yolculara dönüp, “Uçağın kalkıp kalkamayacağı bile belli değilmiş!” dedi yüksek sesle. Bekleyenler önce genel bir itiraz uğultusu arkasından kendi aralarında uçak kalkmazsa ne yapacaklarına dair bir uğultu başlattılar.
Sahi uçak kalkmazsa Ayşegül ne yapacaktı? Uçak bileti yanıyor muydu? Tekrar ustasının yanına dönse, çalışmış gibi akşam eve gidip, yarın da gidebilirdi. İstediği bu değildi tabi ama uçak kalkmazsa başka ne yapabilirdi ki? Telefonu çıkarıp Sema ile yazışmaya başladı yine, “Otobüsler de kalkmaz!” diyordu Sema, “Yollar kapanmış, internetten bakıyorum şimdi! Bilet yanmaz merak etme, başka bir gün saate değiştirirler! Ama çıkmışken bu gün olsa iyiydi!”
“Keşke!” yazdı Ayşegül.
Sema’nın korkusu Ayşegül’ün eve dönüp kararından caymasıydı ama son olanlardan sonra evde kalmak demek, kurulan tuzağa göz göre göre düşmek olacağından bunu yapmayacağına inanıyordu.
“Kızı iyice panikletme bunları söyleyip!” demişti annesi. Sema’ya yıllarca kol kanat germiş, zor zamanında kızının yanına gelmesi için elinden geleni yapan Ayşegül’ü de kucaklamaya çoktan hazırdı kadıncağız. Zaten çocukluğundan beri bilip tanıdığı için de iyice kızı gibi hissediyordu.
“Annemin yüreği ile doğurma yerleri bağlı çalışmıyor! Onun için yüreğine düşen herkes evladı!” diye gülüyordu Sema annesinin hallerine ama bu gülmenin arkasında bir alay değil, sonsuz bir minnet vardı aslında. O olmasa babalarının elinde ya da gelecek farklı bir üvey annenin elinde ne olurlardı kim bilir? Hatta Ayşegül’ün öz annesini de gördükten sonra daha da bir sarılmıştı üvey annesine.
Sonunda bir saat daha geçince bir görevli gelip, uçağın ne yazık ki hava şartları nedeniyle kalkmasının mümkün olmadığını ve uçuşun iptal edildiğini açıkladı. Kendi aralarında kaynatıp duran iki kadın çoktan ikna olmuşlardı belli ki, hemen kalkıp yürümeye başladılar. Yanında genç bir delikanlıyla duran adam görevlinin yanına gidip, “Biletler ne olacak?” diye sordu. İstedikleri bir gün ve saate biletlerini değiştirebilecekler ya da para iadesi alabileceklerdi. Ayşegül ne yapacağını bilemediği için oturduğu yerden kalkamamış, şaşkın şaşkın insanların ne yaptıklarına bakıyordu.
Genç adam “Benim bu gün gitmem gerek!” diye homurdanıp duruyordu, görevliye “Aktarmalı falan gelen başka bir uçak yok mu ona alın beni?” deyince, görevli “Beyefendi, alandan uçak havalanacak olsa, sizin ki kalkardı deyip!” yürüyüp gitti. Herkes yapacak bir şey olmadığını anladığı için bekleme yerinden ayrılıp gitmeye başlamıştı. Hâlâ ne yapacağına karar verememiş Ayşegül ile sinirli sinirli telefonda konuşan genç adamdan başka kimse yoktu. Ayşegül’ün hiç bir şey için acelesi yoktu artık. Ustasının yanına da dönse, vakit geçirmek için olacaktı sadece. Sıkıntıyla iç çekip, Sema’ya durumu bildirmek için telefonu elinde aldığı sırada,
“Bir araba ayarladım!” dedi genç adamın sesi.
“Anlamadım?” dedi Ayşegül başını kaldırıp.
“Bir araba diyorum!” diyorum dedi genç adam sesini sanki bir duyma engelliye duyurmaya çalışıyor gibi, gerginliğini kontrol edemiyordu belli ki.
“İstanbul için mi?” dedi Ayşegül şaşkın şaşkın.
“Siz oraya gitmiyor musunuz?” dedi genç adam.
“E-evet!”
“Ben bir araba ayarladım, gidebileceğini söyledi. Gitmeniz şartsa sizin de benim gibi, eşlik edebilirsiniz diye düşündüm!” dedi ama sanki daha derken Ayşegül’e buna ne diye sorduğunu düşünür gibi garip hareketler yapıp, dönüp yürümeye başladı.
“Gelirim!” diye seslendi Ayşegül arkasından, niye olmasındı ki? Eve geri gideceğine bu adamın tuttuğu arabayla biraz daha uzun sürede giderdi hepsi bu.
Adam durup ona bakınca, “Yalnız yanımda yeterli para yok!” dedi mahcup bir şekilde
“Para sorun değil, ben zaten gideceğim, siz de bekleyince gitmeniz gerek benim gibi diye düşündüğümden sordum!” dedi genç adam, “Adım Mesut!”
“Evet, aslında gitmem gerek gerçekten, teşekkür ederim!” dedi Ayşegül, adamın sesindeki gerginlik de nezakete dönüşünce, böyle düşünmesine mutlu olmuştu.
“Hadi çıkalım araba gelir birazdan!” diyerek hızlı hızlı çıkışa doğru yürümeye başladı adam, Ayşegül’de çantasını kapıp ona yetişmeye çalıştı, “Ayşegül benim de adım!” dedi adama yetiştiğinde.
“Memnun oldum!” dedi Mesut yüzünü çevirmeden ve telefonunda ki mesajları kontrol etmeye başladı.
Ayşegül içinden “Çok şükür!” diyordu, “Allah’ım teşekkür ederim”
Arabaya binince Sema’yı arar bileti iade etmesini söylerdi. Havalimanına kadar gitmişlerdi çoktan ama artık yapacak bir şey yoktu. Gidiyordu ya nihayet önemli olan oydu. Yüzüne farkında olmadan bir gülümsem yayılmış, dünden beri yaşadığı berbatlıkların yorgun enerjisi üzerinden çekilmiş kendini daha iyi hissetmeye başlamıştı.
Mesut’un adamla yeniden yaptığı görüşme sonrası arabanın nereye yanaşacağı belirlendi ve on dakika sonra da, araba geldi.
“Eminsiniz değil mi?” dedi Mesut binerken, öne şoförün yanına binmişti, “Konuştum da yolların durumu kötü diyorlar!”
“Merak etmeyin, tedbirim var, her zaman gidiyorum!” dedi adam.
Ayşegül’de arka kapıyı açıp bindi, iki çantasını da yanına üst üste koyuverdi.
Kar hiç hız kesmeden yağıyordu, havalimanından çıktıklarında kenara çekmiş, zincir takmaya çalışan araçlar gördüler. Neyse ki arabanın içi sıcacıktı, Mesut telefonundan gözünü ayırmadan hızlı hızlı bir şeyler yazıyordu.
“İş seyahati mi?” diye sordu şoför herhalde laf olsun diye.
Mesut başını sallamakla yetindi, yüzündeki ciddi ifade, önemli bir mesajlaşma yaptığını gösteriyordu.
“Eşiniz meşgul biri anlaşılan!” dedi şoför aynadan Ayşegül’e bakıp, gülümsedi.
“Ah!” dedi Ayşegül, “Hayır, eşim değil, sadece uçağı kalkmayan iki yolcuyuz!”
Şoför pot kırdığını anlayınca özür diledi hemen, Mesut’ta mesajlaşmaya devam ederken yan gözle ters ters baktı adama. Böylece sohbet başlamadan sona erdi arabada.
Yarım saat sonra Mesut yazışmalarını bitirmiş, kafasını dışarı çevirmiş sessizce oturuyordu. Adam onun ciddiyetinden çekindiği için onları almaya geldiğinde açık olan radyoyu da kapatmıştı. Yol gerçekten kötüydü ve çok yavaş gidebiliyorlardı. Henüz şehirden çıkalı fazla olmamıştı ama yoldaki araba sayısının azlığı ve kenara çekmiş kamyonlar, yavaş gitmenin en iyisi olduğunu söylüyor gibiydiler. Arabanın sıcaklığı ve yavaşlığı Ayşegül’ün bedeninde yavaş yavaş bir karıncalanma başlattı. Geceden de uykusuz olduğu için sıcaklayıp çıkardığı montunu, arabanın camına dayayıp, kendine yastık yaptıktan sonra gözlerini kapattı ve uykuya daldı. Bir süre sonra uykunun içinde hafifçe gözlerini aralayıp ağrıyan boynu yüzünden pozisyon değiştirdiğinde, şoför azalan görüş mesafesine rağmen dikkatle yola bakıyor, Mesut sanki hiç kıpırdamamış gibi arabanın yan camından dışarı izlemeye devam ediyordu. Araba sanki daha da sıcak olmuş, tüm kasları da sıcaktan erimiş gibi gevşemişti. Başının altından kayan montu boynuna destek yapıp yeniden gözlerini kapadı.
Hemen geri daldığı uykunun getirdiği rüyada, annesi ve babası, Murat’la bir olmuş haline gülüyorlardı. Huzursuz bir şekilde kıpırdandı ama sahne çabucak değişti ve çocukluğundan az rastlanır mutlu bir anına kaydı.
(devam edecek)