Hangi masal tatlı başlar? – Bölüm 7

Bir kaç derin nefes alıp toparlanmaya çalıştı, Saime hanım kızının bir şey duyup duymadığından emin olamadığı için gelmişti koridora tuvaletin kapısını tıklayıp, “Ayşegül!” diye seslendi

“Çıkıyorum şimdi!” dedi sesini toparlamaya çalışarak, kalkıp sifonu çekti anlaşılmasın diye suyu açıp ellerini ve yüzünü yıkadı yeniden. Zaten demin ağladığı için yüzündeki ifadeden anlayamazlardı bir şey.

Kapıyı açınca annesinin meraklı yüzüyle karşılaştı kapının önünde.

“Sıkıştım da kızım!” dedi Saime hanım kızının yüzünü inceleyerek, “Sinirsel herhalde!”

“Gel, gir anneciğim işim bitti zaten!” diyerek çekildi kenara Ayşegül. Yeterdi bu evde olanlar artık, yüzüne suyu çarparken gelmişti aklına Sema’nın son sözleri, hatta o güne kadar söylediği her şey. Madem ona oyun ediyorlardı o da oyun edecekti belli etmeden. Saime hanım kızının gülümseyen yüzünü görünce rahatladı.

“Kızım öyle korktuk ki yok diyeceksin diye!” diyerek kızının yüzün avuçlarının arasına aldı, Ayşegül’ün göz yaşları iniverdi elinde olmadan, insanın kendi annesinin gözleri bu kadar sahte bakar mıydı?

“Sizin için canımı veririm!” dedi dişlerinin arasından ama sahici sandı Saime hanım, “Boşuna demiyorum biz sensiz ne yaparız diye?” diye sahte bir iç çekip girdi tuvalete annesi.

“Göreceğiz bakalım ne yapacaksınız?” diyerek odasına girdi Ayşegül’de sonra yine telefonunu hatırlayıp, salona geçip oradan kapının oraya bıraktığı çantasını alıp, “İyi geceler” deyip hızlıca ayrıldı babası ile kardeşinin yüzüne bakmadan. Murat ablasının sesi gelince gidememişti mutfağa, odasına girip yatsın diye bekliyordu o da.

Ayşegül odasına girip annesinin tuvaletten çıkışını bekledikten sonra telefonu alıp aradı Sema’yı. Onun fısıldayarak konuşmaya başlamasından anladı arkadaşı bir durum olduğunu ama duyduktan sonra duyduğuna da inanamadı o da.

“Hemen yarın işe diye çık evden git al biletini!” dedi öfkeyle, “biz bir kaç gün daha buradayız, ev senin!”

“Tamam” dedi Ayşegül, “Artık buraya kadar daha da dayanamayacağım!”

“Uçak bileti al!” dedi Sema, “Hatta dur alma ben sana alayım!” deyip çat diye kapattı telefonu.

Ayşegül ışığı kapatıp oturdu yatağın üzerine, boş boş bakındı etrafına, içerdekiler yatınca çanta hazırlayacaktı, sabah da erken çıktığı için kimse görmeden çıkıp gidecekti bu evden. Sesini duyarlar diye içerdekilerin yatmasını bekleyecekti sadece. Çantasına ne koyacağını hesaplarken telefonun ışığı yandı, Sema uçak biletinin kodunu yollamış, arkasına da “Allah belalarını versin bunların!” yazmıştı.

Oraya da gidip ne yapacağını tam bilmiyordu ama ev vardı en azından bulurdu bir şeyler. Ustasına da bir şey demeden ayrılmak istemiyordu. Uçağın saatine baktı hemen dükkana uğrayıp vedalaşacak kadar vakti kalıyordu. Dışarıda kar hızlanmaya başlamıştı, içerisi sıcaktı ama içi öyle üşüyordu ki yorganın altına girip aralık perdeden boş boş yağan karı izlemeye başladı. Hani insanlar ölürken bir film şeridi gibi geçerdi ya gözlerinden Ayşegül’ün de bir yanı ölmüştü az önce, yaşadığı her şey pusudan çıkıp dikilmişti gözlerinin önüne. İçeridekiler odalarına çekilene kadar hem kar izledi hem ağladı. Dalsınlar diye biraz daha bekledikten sonra ağlaya ağlaya hazırladı çantasını, Murat gibi bir oda dolusu kıyafeti olmadığından çok da uzun sürmedi hazırlanması. Çantasını kimliğini, kontrol etti sonra yeniden uzandı yatağa. Bu defa üşüme geçmiş alev alev yanmak başlamıştı, şakakları zonkluyor, içinden bir fırın alevi gibi ateş fışkırıyordu. Şaşkınlık ve şok yerini öfkeye bırakmıştı artık, hem de ne öfke.

Gün ağarırken öfkesi kendine yönelmişti artık. Aptallığına kızıyordu. Kazandığı okula gitmemişti bunların yüzünden, şimdi bir araba için hiç tanımadığı bir adama onu verdikleri yetmiyor gibi bir de böbreğini feda etmişlerdi ona sormadan. sanki her böbrek her adama uyardı, nasıl bir saçma karardı bu böyle. Adam da bunlardan salaktı herhalde. Allah bilir adamın onu beğendiği filan da yoktu. Organ mafyası gibi böbreği üzerinden yürümüştü pazarlık. Hırsından ağlayamıyordu bile artık. Saate baktı normalden erkendi ama kalktı yine de, o çıkarken kalkan olursa “usta erken gel” dedi der geçerdi. Aslında neler demek isterdi de ne dese boştu bu saatten sonra, Sema da demişti, “Nefesini bile harcama artık sen bunlar için! Çık gel, kocaman kızsın kimse peşine de düşemez artık senin!” diye tıslamıştı telefonda.

Ah zamanında onu dinleyip gitseydi arkadaşıyla şimdi umurunda bile olmazdı bunlar ama yine de bir mesleği vardı elinde. Dört yılda çok şey öğrenmişti ustasından. Yüzünü gözünü yıkayıp, giyindi hızlıca, evde kimse uyanmasın diye de çantasını alıp çabucak çıktı evden.

Dışarıdaki ayaz vurdu yüzüne, her zaman yaptığı gibi yürüdü durağa. Çıkmıştı işte, arkasında kalmıştı tüm yaşam. Ayağı kaydı düşüyordu az kalsın, toparlandı, “Tamam” dedi kendi kendine, “Çıktın işte bitti gidiyorsun, aklına başına topla! Bastığın yere dikkat et bundan sonra artık tek başınasın!”

Sanki ondan önce ailesi arkasındaydı ama işte laf çıkıyordu insanın ağzından öylece.

Otobüse binince biraz ısındı içi, cama kafasını dayayıp yol boyu düşünmeye devam etti. Ustası erken gelirdi her zaman o bu defa daha da erken geldiği için yoktu daha anahtarı sokup içeri girdi. Çantayı yere koyup oturdu masaların birine beklemeye başladı.

“Çıktın mı?” diye mesaj geldi Sema’dan, hemen aradı arkadaşını.

Usta gelene kadar karşılıklı içlerindeki öfkeyi kustular birbirlerine. Ne biçim insandı bunlar? İnsan mıydı daha da doğrusu?

Ustası kapıyı açıp yanında çanta ile onu görünce anladı bir gidiş olduğunu. Ayşegül seviyordu ustasını, kadın da onu seviyordu. Hiç oyalanmadan basitçe özetledi olanları, kadının ağzı açık kaldı bir karış, diyecek söz bulamadı. Kasaya gidip biraz para çıkardı, “Al yanında dursun! Başın sıkışırsa da ara beni!”

“Beni sorarlarsa..” diyecek oldu Ayşegül

“Ben veririm cevaplarını sen dert etme!” dedi kadın. Birikmiş maaşını yollayacaktı arkadan. Sarılıp vedalaştılar. Ayşegül annesinden görmediği bu sıcak sarılmaya bıraktı yine göz yaşlarını. Ustası da ağladı beklenmedik bir şekilde.

“Yolun bahtın açık olsun arkana bakma sakın!” diyebildi ancak, Ayşegül çantasını alıp çıktı dükkandan. Havaalanı otobüslerinin kalktığı yere gitmek için dolmuşa bindi bu kez. Dolmuşun nefesten buhar olmuş camlarından silinmişti şehir. Ayşegül’ün içinden de silinmişti zaten aldırmadı. Elleri titriyordu nedense, kollarını kasıp, parmaklarını sıktı titremesin diye. Yanındaki kadının torbasından mis gibi poğaça kokusu yükselince karnı guruldadı. Otobüsün kalkacağı yere giderken kar hızlandı iyice, gözünü açıp ileri bakmasına bile izin vermiyordu neredeyse, önünden geçtiği fırında durup bir simit aldı kendine. Sonra gidip beklemeye başladı. Karda kışta insanlar valizleri ile gelmişlerdi durağa. Çok geçmeden otobüs yerdeki karı yara yara gelip durdu önlerinde. Geçip oturdu, paralı olduğunu da bilmiyordu ama neyse ki ustasının verdiği para epeyce vardı.

Şoföre yanaşıp sessizce gideceği yeri söyledi ama nerde ineceğini bilmiyordu. Adam “İç hatlar” da ineceksin dedi asık bir yüzle. Sema yazmıştı içeri girince neler yapacağını. Zaten küçücük bir çantası olduğu için iç hatlara girince çabucak geçti kontrolden ki Sema aradı.

“Kapı numarasını bak!” dedi ekranlar vardır orada. Telefonu kapatmadan baktı listelere buldu uçağını “İnince ararım” deyip kapattı telefonu. Hayatında ilk bineceği uçak onu hayatının yeni bir dönemine uçuracaktı az sonra. Kapı numarasını bulup bekleyen insanların yanında bir yer bulup oturdu. Dikkati dağılsın diye bekleyenlere bakmaya başladı. Çok insan yoktu oturan, bir adamla genç bir çocuk vardı ileride. Babasıydı belki de adam, belki değildi. Gözleri ıslanacaktı ki kaçırdı gözlerini onlardan. İki kadın derin derin konuşuyorlardı sabahın köründe. Bir koltuk aradan sona genç bir adam telefonuyla oynuyor dizine koyduğu bond çantasını zıplatıyordu istemsizce. Diğerlerini de tek tek süzdü ama ne aklından ne yüreğinden çıkmıyordu olanlar. Telefonunu çıkarıp o da telefona bakarak oyalanmaya karar verdi. Genç adamın söylenmesi ile kaldırdı başını, uçağın geç kalkacağı anonsunu duydu o anda. Hava şartları nedeniyle uçak bir saat sonra kalkacaktı. Genç adamın hoşuna gitmemişti belli ki, diğerleri pek umursamış gibi görünmüyordu. Başını eğip telefonuna odaklandı yine, zaman geçirmekten başka çare yoktu şimdi.

Semaya yazdı uçağın geç kalkacağını, onlarda gelip karşılayacaklardı onu hava alanında.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın