Ayşegül bir gün yorgun argın işten geldiğinde annesini iki gözü iki çeşme ağlarken buldu. Murat rengi bembeyaz olmuş bir kenarda oturuyor, her akşam televizyondan başka bir şeyi görmeyen Mustafa bey ise tesbihi elinde iç çekerek kanepede oturuyordu.
“Ne oldu?” dedi ister istemez, belli ki herkesin canını bu kadar sıkan büyük bir olay vardı ortada. Murat’ta orda ve solgun göründüğüne göre alışılagelmiş olaylardan biri değildi olan.
“Ah kızım sana zaten yoruluyorsun diye diyemedik kaç zamandır ama kardeşin çok hasta” dedi Saime hanım hıçkırarak.
“Ne hastası?” dedi Ayşegül bu sefer şaşkın şaşkın, üniversite sınavına hazırlanıyorum diye mahallede kahvelerinde gizlice vakit geçiren Murat’ın son günlerde haline pek dikkat etmemişti ama hasta olduğuna dair de bir gözlemi yoktu açıkçası.
“Bir kan hastalığı varmış Muratımın!” diye inledi Saime hanım, “Göze geliyor yavrucak, karaciğer naki diyor doktoru”
“Ne karaciğer nakli anne ya, öyle durup dururken anlamadım ben?”
“İşte karaciğeri erimiş zavallının? Nakil olmazsa ömrü biter dedi adam” diyerek ellerini yüzüne kapatıp iyice ağlamaya başladı Saime hanım
Ayşegül elinde olmadan Murat’a baktı daha dikkatle, “Yemeden içmeden kesik kaç zamandır sen farkında değilsin!” diye devam etti annesi elleri yüzünde.
“Benim niye haberim yok aynı evin içinde” derken gerçekten de kardeşinin yüzündeki tuhaf beyazlık içini burktu Ayşegül’ün.
“Kızım biz de bilmiyorduk bu kadar ağır bir sonuca varacağını, halsiz iştahsız diye gittik. Konu buraya geldi!”
“Başka doktora da gidelim madem, belki hatalı teşhistir! Murat niye sakladın benden?” dedi yanına oturup, çocuğun gözlerinin feri sönmüştü neredeyse, o dünya umurunda olmayan çocuk gitmiş, yerine solgun cansız tuhaf bir varlık koymuşlar gibiydi.
“Öleceğim ben abla” dedi inleyerek Murat, “Karaciğer lazımmış ama annemle babamın ki uymuyormuş!”
“Benim ki?” dedi Ayşegül sesi titreyerek
“Olmaz senin ki, sen sarılık geçirdin küçükken!” diye araya girdi Saime hanım.
Tüm bunlar ne zaman olmuştu o fark etmeden aklı almadı Ayşegül’ün ama çok canı sıkıldı kardeşinin haline. Tamam çok kızıyordu ailesine ona davranışları için, Murat’a da çok kızıyordu ama iş kardeşinin canına gelince farklı oluyordu her şey.
“Kardeşim benim!” diye sıvazladı saçlarını, “Ne yapılacakmış peki, çaresi ne?” deyince
“Donör var bir tane!” dedi Mustafa bey çatallanmış sesiyle.
“Hah iyi bari!” diye bir “oh” çekti Ayşegül, “Niye ağlıyorsunuz hâlâ o zaman, çok şükür varmış!”
“Kızım” dedi Mustafa bey boğazını temizleyip, “Konu öyle bildiğin gibi değil maalesef!”
Zaten konuyu yeni öğrenmiş olan Ayşegül neyi bilip, neyi bilmediğinden emin olamadığı için soru dolu gözlerle baktı babasının yüzüne.
“Bu adam, tanıdığımız biri.”
“Allah tarafından!” diye inledi Saime hanım
“E? Sorun ne? Kim ben tanıyor muyum?”
“Yok ama o seni tanıyor!”
Ayşegül iyice affaladı bu sözlere, “Beni tanıyorsa ne olmuş?”
“Abla Cengiz abi benim mahalleden tanıdığım biri aslında, biz annemlerle doktordan dönerken rastladık yolda, beni de çok sever sağ olsun!” dedi Murat fısıldar gibi, sanki nefesi yetmiyor gibi sesine.
“E?” dedi Ayşegül bilinçsizce
“Annem, babamı da yanımda görünce konuşmak istemiş ama bizim durumu öğrenince çok üzüldü.”
“Ben donör olayım mı dedi?”
“Önce öyle dedi!” diye lafı devraldı Saime hanım, ertesi gün randevu aldık gittik beraber hastaneye. Neyse bakıldı falan bir kaç gün sonra doktor evet uyumlu Cengiz bey hemen ameliyatı yapabiliriz dedi.
“Elin adamı kabul etti mi yani karaciğerini vermeyi seni mahalleden tanıyıp?” dedi Ayşegül kardeşine dönüp, “Gerçi versin de önemli değil!” dedi arkasından hemen.
“İşte o da bizi görünce bir konuda konuşacakmış dedik ya!” dedi annesi, “Karaciğerini vermek için o konuyla ilgili bir şartı olduğunu söyledi.”
“Para mı istedi?”
“Yok kızım keşke para istese” dedi babası.
“Ne istedi o zaman, neymiş konusu”
“Seni istedi abla!” dedi Murat gözlerini ablasının gözlerine dikip.
“Beni mi istedi?” dedi Ayşegül iyice şaşırarak.
“Kızım adam çok zengin bir hasta babası var onla yaşıyor. Seni Murat’la görmüş bir kaç kez, beğenmiş, konuyu bize açacakmış hazır hepimizi görünce de geleyim bir gün diyecekmiş istemeye! Murat’ın da durumunu duyunca üzülüp diyememiş!”
“Ne yani evlenmek mi istiyormuş adam benimle, evlenmezsem karaciğeri vermeyecek mi nedir yani konu?” dedi Ayşegül iyice gerilerek.
“Evet” dedi Mustafa bey, “Biz de senin kabul etmeyeceğini bildiğimiz için bu haldeyiz!”
“Yani başka donör bulunur herhalde değil mi?”
“Acil dedi kızım doktor, baksana şu çocuğun rengine, biz geç kalmışız zaten ki nakil gerekmiş. Sırada çok hasta varmış bekleyen, onların sırası geçmeden bize gelmezmiş sıra”
Ayşegül’ün kafası iyice karışmış herkesin suratına bakıyordu tek tek, kardeşinin başına gelene mi üzülsün, onun kurtuluşunun tanımadığı bir adamla evliliğe bağlı olduğuna mı şaşırsın bilemiyordu.
“Cengiz abi zaten aile olacağız sen de benim kardeşimsin diye veriyor ciğerini bana yani?” dedi Murat, “Yoksa kim kime mahalleden tanıyor diye versin ciğerini abla!”
“Şaka mı yapıyorsunuz ya siz?” dedi Ayşegül duyduklarının gerçekten şaka olmasını istiyordu.
“Şaka yapılacak konu mu bu?” diye terslendi babası, “Görmüyor musun halimizi?”
Ayşegül dönüp kardeşine baktı yeniden. Murat başını önüne eğmiş parmaklarını sıkıp duruyordu. Onun isteyen arsızlığına alıştıktan sonra iç sızlatıyordu bu hali.
“Neyse tamam yani başka çare yoksa!” diye çıkıverdi bir anda ağzından.
Saime hanım beklenmedik bir şekilde fırladı yerinden kızının boynuna sarılıp öyle bir ağlamaya başladı ki, Ayşegül’de dayanamadı başladı ağlamaya. Mustafa bey de arkasını dönmüş gizlice göz yaşlarını siliyordu duvara bakarak. Murat’ta başını dayadı annesine ile onun omuzuna, hep birlikte ağlaştılar biraz.
Ayşegül neye uğradığını şaşırmış, laf ağzından çıkıvermişti ama düşünüp de karar verse yapardı yine aynı şeyi. Kardeşi ölsün diye razı olacak hali yoktu, adam da madem verecekti ciğeri. Vardır bunda da bir hayır diye kendini teselliye uğraştı içinden. Murat’ın gözlerinde hayatında görmediği minnetti de görünce iyice eridi içinin yağları.
“Ah be çocuk!” dedi annesinin ağlaması sakinleyip geri çekilince, “Ne dertler açtın başımıza bu da en beteri!”
“Ablam benim!” diye annesinin boşalttığı yerden sarıldı Murat sıkıca, abla kardeşin belki de ilk içten sarılmasıydı bu.
Göz yaşları sel oldu yine yanaklarından.
“Yarın arasın Murat çocuğu da doktorla konuşup, günü belirlesinler!” dedi Mustafa bey, “Biz de şimdilik bir oda nikahı yapar kardeşin iyileşince de düğünün yapılır!”
Daha yüzünü görmediği bir adamla evlenmeye evet demenin sersemliği ile kardeşinin öleceği fikrinin ağırlığı üst üste binince iyice durmuştu Ayşegül’ün kafası. Herkes biraz sakinleyip rahatlayınca, “Gidip yatayım ben!” dedi biraz yalnız kalıp düşünebilmek için!
Ailesinin minnet ve sevgi dolu bakışları arasında kafası kazan gibi girdi odasına, yatağın üzerine oturdu. Az önce olanları kendine açıklamaya çalışıyordu zihni. Kafası iyice bulununca arkadaşını arayıp anlatmaya karar verdi ama içeri girdiğinde gördüğü manzara aklını alınca çantası da telefonu da kapının ağzında vestiyerde kalmıştı. Kalkıp koridora çıktı çantayı almak için.
“Ablam caymaz değil mi?” diyordu Murat.
“Öyle güzel oynadık ki vallahi cayamaz!” dedi Saime hanım.
Ayşegülün buz kesti tüm bedeni, ayağı havada kaldı atamadı adımını kaldı olduğu yerde. Koridordan salona kafasını uzatmadığı için görmemişlerdi onu.
“Nikahı bir an önce kıyalım da biz sonrasında zaten yapacağı bir şey kalmaz.” dedi Mustafa bey
“Anne acıktım ben!” diye neşeli çıktı Murat’ın sesi, “Ablam yatıyoken yiyeyim azıcık!”
“Aklını başına al, sakın ablan görmesin iştahlı halini, fırında akşamdan kalan yemek çıkarmadım. Bak şüphelenirse vazgeçer ona göre!”
Ayşegül’ün daha duydukları aklına yerleşememişken şimdi duydukları iyice şoka sokmuş kalmıştı koridorda.
“Cengiz abinin babasına verir mi ki böbreğini?” diye sordu Murat bu defa
“Karısı olacak adamın verecek tabi mecburen!” diye yapıştırdı Saime hanım
“Benim hasta olmadığımı öğrenince ne olacak ya?”
“Oğlum kafam almıyor mu nikah kıyılana kadar hastasın diyeceğiz işte!” diye terslendi Mustafa bey, “Ablan başka türlü evlenir de nikah yapar mı elin herifine. İstediğin arabayı aldı ya adam sana! Ne gerekiyorsa yapacaksın nikah kıyılıp da adam ablanın gönlünü yapana kadar. “
Neredeyse düşüp bayılacaktı Ayşegül, kendi ailesi değildi herhalde bu içeride konuşanlar, hoş hiç bir zaman kendi ailesi gibi hissetmemiş de üvey evlatmış gibi hissetmişti ama şu an yaşananlar baya boyut değiştirmişti evin içinde. Odaya girdim uyudum da rüya mı görüyorum diye düşündü kendi kendine, gözleri kocaman açılmış ağzı bir karış açık eli ayağı buz gibi donmuş kalmıştı orada. Dengesini kaybedeceğini anlayınca duvara tutundu bir eliyle.
İçeridekiler duydular sesini, “Ayşegül?” diye seslendi annesi.
“Tuvalete kalktım yok bir şey!” dedi zar zor.
İçeride derin bir sessizlik başladı, kulakları ondaydı belli ki. İçeri geçip yüzlerine vuracak dermanı bile yoktu Ayşegül’ün, dönüp zar zor tuvalete girdi sahiden, kapıyı kapatıp arkasına yaslandı biraz toparlanmak için. ses olsun diye de musluğu açıp, yüzüne su çarptı iyice. Daha demin kardeşi ölecek diye göz yaşı döküyordu üzerinden zaman geçmeden aldatıldığını öğreniyordu. Bir de böbreğini verecekti evlendirecekleri adamın babasına, hem de ne için bir araba! Üstelik araba da alınmış adama böbreğin garantisi de verilmişti eli istemsizce böbreğinin üzerine gitti. Bayılacaktı birazdan belli ki, midesi bulanıyor, başı dönüyordu iyice, sırtı kapıda yavaşça kendini kaydırıp oturdu yere.
(devam edecek)