Okuldan gelir gelmez konsolun başına çöken Murat, yemekten sonra babası ve annesinin yanında yerini alıp, dizilere dalıyordu. Seyredilenlerin Murat tarafından seçildiği şüphe götürmezdi elbette. Ayşegül artık genç kız olmuş bir abla olduğundan, masayı topluyor, çayı demliyor, bulaşıkları kaldırıyor, anne ve babası çaya doyana kadar servis yapıyor, arada bulduğu fırsatlarda da odasına girip derslerini tekrarlıyordu. Murat’ın tekrar gibi bir derdi olmuyordu, çünkü neredeyse her ders için eve gelen öğretmenler, okulda anlatılıp, Murat’ın kavak yelleri esen zihnine girmeyenleri, öğretmen için her konuyu yeniden ele almak zorunda kalıyorlardı. Onca derse rağmen, sınavlarda aldığı düşük notlar ise gelen öğretmenlerin başarısızlıklarındandı. Saime hanım eve gelen kötü öğretmenlerden verim alamayınca, kızını kardeşini çalıştırması için zorlasa da, Murat’ın ablasını takmadığını fark edince, mecburen yeniden ders aldırma yöntemine dönmüştü. Kardeşinin bu umursamaz tavrı da Ayşegül’ün şansı olmuş, derslerine ayıracağı vakti kardeşi ile heba etmek zorunda kalmamıştı.
Karne zamanı geldiğinde, Saime hanım ele güne çocuklarına nazar değmesin diye göstermediğini söylediği için sülalede herkes Murat’ı da ablası gibi başarılı biliyordu. Murat delikanlı oldukça arkadaşlarının giydiği her markayı, aldıkları her farklı şeyi istemeye de başladığından masraflar da ailenin boyunu aşmaya başlamıştı. Mustafa bey zaten iki işte birden çalıştığı için bir üçüncüsüne girme şansı yoktu. Yine de elde avuçta olan yarınlar yokmuşçasına Murat’a akıtılmaya devam ediliyordu.
Ayşegül liseye geçtiğinde, Mustafa bey onu okuldan alıp, bir işe sokmanın daha iyi olduğunu söylediğinde, Saime hanımın da aklına yatan bu fikir, Ayşegül’ün belki de hayatında ilk defa çıkardığı isyan ve göz yaşları sayesinde neyse ki iptal edildi. Lise mezunu olup bir işe girerse daha iyi para kazanacağına kanaat getiren aile, dört yıl daha dişlerini sıkmaya karar verdiler.
Aynı sene Semaların evinde de babası ve ortaokuldan sonra okumayı bırakan ağabeyi yüzünden patlak veren aynı durum yine üvey anne tarafından engellenmişti. Kolay olmamışsa da, kadıncağız, kızını korumak için yediği dayaklara rağmen, onu okutmaya kararlı olduğunu cesurca dile getirmiş, kızını onlara sormadan gidip liseye kaydettirmişti. Babasının kopyası olma yolunda emin adımlarla ilerleyen oğluna da ne kadar dil dökse de okula dönmeye ikna edememişti. Okulu bıraktığı için babasının soktuğu bir atölyede çıraklık yapmaya başlamış, para da kazandığı için iyice kendini evin ikinci reisi sanmaya başlamıştı. Neyse ki, mahalleden bir kıza aşık olunca, on dokuzuna girer girmez nikahı kıyılıp ayrı ev açılınca, evdeki iki başlı terör biraz sakinlemiş, Sema sevdiğinden değil, kurtulduğu için sevinmişti ağabeyinin nikahlandığına.
Artık biraz daha büyüdükleri için iki arkadaş, okuldan sonra ek ders var yalanını atmayı akıl edip, parklarda bahçelerde hava nasıl olursa olsun biraz vakit geçiriyorlardı. Yarım saatte olsa kendilerine ait olan bu vakitler, öyle iyi geliyordu ki teneffüslerde yaptıkları sohbetlerden fazlasını yapmıyor olsalar da kendilerini daha özgür hissediyorlardı. İkisi de okuyup, kendilerini bu ailelerden kurtarmaya yemin etmişlerdi. Sema kendisi ile birlikte annesini de kurtaracaktı, kendini kurtarıp, zavallı kadını deli babasının eline bırakamazdı. Ayşegül’ün ise evden alıp gitmek istediği kendinden başka bir şeyi yoktu. Gerçi gidişata göre üniversiteyi okuyup okuyamayacağı da belirsizdi ama yine de umut genç yüreklerden eksik olmuyordu.
“Şehir dışı yazarız!” diyordu Sema, “Yurtta kalırız, aynı yerleri yazar, yine birbirimizden ayrılmayız!”
Ayşegül’de hayallere dalıyordu onunla birlikte ama evdekilerin onunla ilgili planları daha ortaokulu bitirir bitirmez açığa çıktığından bu defa kendini yerden yere atarak okumaya devam edebileceğini de pek sanmıyordu.
Ayşegül lise üçe geçtiğinde, liseye başlayan Murat’ı artık zapt etmek imkansız hale gelmişti. O zamana kadar oğlunu küçük bir prens sanan Saime hanım, çocuğun delikanlılığın verdiği coşkuyla başlayan terslenmeleri ve efelenmelerinden yorulmaya başlamıştı. Babası gelince kuzu gibi olan oğlan, babası işten dönene kadar Saime hanıma kan kusturuyordu. Doymak bilmiyor, ütüleri beğenmiyor, annesinin arkadaşlarının yanında görünmesini istemiyordu. Arkadaşlarının evlerinde gördüklerini övüyor, kendi evlerinde olmadığı için sinirleniyor, anne ve babasını cahil olmakla suçluyordu.
Bir komşularının tavsiyesi ile bir psikoloğa gitmeye karar verdiklerinde, çocuğun bu yaşına kadar sürekli almaktan doyumsuz olduğunu fark eden kadıncağız baş edemeyeceğini anlayınca, ergen zamanla düzelir diyerek aileyi oyalamaktan başka çare bulamıştı. Zaten Murat seanslarda kadını dinlemiyor, psikoloğa götürdükleri için ailesine isyan ediyor, her görüşmeye ödenen dünyanın parasını boşa çıkarıyordu. İlk altı seanstan sonra devam etmeyi ret edince, Saime hanım “Ergen geçer!” ile kendini avutmaya başlamıştı.
“Zor oluyormuş bazı çocuğun ergenliği. Bizim ki biraz da zeki olunca tabi kanı kaynıyor!” diye kendince ele güne içini rahatlatıyordu ama Murat’ın mahallede de yapmaya başladığı zorbalıklar yüzünden artık kimseye o sevimli yaramaz çocuk olarak gözükmüyordu.
Kendine harcanan paralar yetmez gibi, annesinin biriktirdiği paralardan çalıyor, etrafındaki arkadaşlarını tutabilmek için onlara sürekli bir şeyler ısmarlıyordu.
Kardeşinin ailesinin yarattığı bir girdabın içinde giderek yok olduğunu artık daha net görebilen Ayşegül, tüm aksiliğine rağmen onunla konuşmaya çalışsa da, artık annesinden çok fiziksel gücüne güvenen Murat, üzerine yürümeye başlayınca geri çekilmek zorunda kalıyordu.
Sevgi arsızı olan çocuk, iyi laftan anlamıyor, kötü lafa ise aşırı tepki göstererek şiddetle cevap vermeye başlıyordu. Yakışıklı olduğunu fark ettiği için kızların peşine düşmeye de başlamıştı. Onun para saçan yakışıklı ve asi olduğunu sanan kızlar da kolayca etrafını sarıyor, doymak bilmeyen kibrini iyice kabartıyorlardı. Lise beraber okudukları iki yıl boyunca koridorlarda ablasını görmeze gelmeye başlamıştı. Ona göre sünepe bir inekti Ayşegül. Arkadaşlarının böyle bir ablası olduğunu öğrenmesini istemiyordu, ayrıca ucuz giyiniyor, onun arkadaşları gibi havalı ve iddialı görünmüyordu.
“Ne var?” diyordu Saime hanım Ayşegül annesine anlatmaya çalıştıkça, “Kardeşin o senin, görünmeyiver sen de etrafında!”
“Anne bu çocuk utanıyor bizden görmüyor musun?” dese de sonunda fırçayı atıp, “Çocuk o daha!” deyip, geçiştiriyordu annesi.
“Fark etmiyor!” diyordu Sema, “Bak bizimki öyle şımartıldı mı? Al birini vur ötekine, bu erkeklerin hepsi böyle belli ki, az versen doymuyor, çok versen olmuyor!”
Yine de üzülüyordu Ayşegül, kardeşinin bu sahte dünyada kendini kral sanmasına. Onun da olmuştu sınıfında benzer çocuklar. Sağdan soldan da duyuyorlardı böyle hikayeler. Daha iyi olmuyordu hiç biri aileleri arkalarında durabiliyorsa yürüyorlardı yolları, kendi başlarına adım atamadıklarının farkında bile değillerdi çoğu. Saime hanım yapabilse onun yerine derslere, sınavlara girecek, öğretmenlerin azarlarını dinleyecekti neredeyse. Çalışıp para yetiştirme derdinde olan Mustafa bey ise akşamdan akşama televizyondan gözünü ayırdıkça gördüğü için ailesini, tüm gün hayat öyle devam ediyor sanıp, yorgun ama mutlu yaşıyordu kendince. Aslan parçasıydı biricik oğlu. Okuyup adam olacaktı, daha şimdiden olmamış başarıların gururunu taşıyordu içinde.
Nihayet lise sona geldiklerinde Ayşegül , arkadaşının da aklıyla, ailesine hiç söylemeden başvurdu üniversite sınavına. Daha sınava girmeden söylese zaten karşı çıkacaklarını biliyordu ama iyi bir yer kazanırsa o zaman seslerini çıkaramazlar, okuyup para getirecek diye umutlanırlar sanıyordu.
Zaten liseden sonra okutmaya niyetleri olmadığından, sınav günü de gidip girmesine ses etmedi ailesi.
“Aman!” diyordu Saime hanım kocasına, “Bırak girsin sınava, şimdi yok desek yerden yere atar kendini! Bakarsın kazanamaz!”
“Kazanamaz o sünepe inek!” diyordu Murat da, “Siz onun öyle iyi notlar aldığına bakmayın ben kaç kere gördüm kopya hazırlıyor da geçiyor sınavları. Ben onun gibi sahtekar olsam ben de öyle olurum ama hakkımla aldığıma razı oluyorum!” diye hava basıyordu ama lise biri ikinci kez okuduğunu unutuyordu o sırada.
“Ergen olduğu için derslere odaklanamıyor, toparlar! Erkek çocuğu o!” diyordu annesi.
(devam edecek)