Hangi masal tatlı başlar? – Bölüm 2

Sema’nın sözleri farkında olmadan içindeki yaraları kanatmaya başladıkça, Ayşegül’de kendi içinde sorgulamaya başlamıştı yaşadığı gerçekleri. Yine de çocuk yüreği kin tutmayı ya da öfke duymayı alışkanlık haline getirmediği için okuldan eve her dönüşünde unutuyordu içine işleyenleri. Ta ki evde olup bitenler Sema’nın sözlerini yeniden kulaklarında çınlatana kadar.

Annesi ve babasının Murat’a karşı davranışları, ona bakışları giderek daha çok dikkatini çekiyordu. Seviyordu kardeşini o da. Kardeş sevilmez miydi? Yine de ailesinin gördüğünden fazlasını da görebiliyordu ona bakınca. Kıskançlık değildi bu, Murat’ın aç gözlülüğü, anne ve babasının dikkatini sürekli üzerinde taşımak için girdiği sahte roller, hepsi birer birer perdeler kalkmış gibi gözüne görünüyordu. Neredeyse orta okulun sonuna gelmiş, artık bir genç kız olmanın eşiğindeydi artık. Kendinden sadece iki yaş küçük olan kardeşinin ona sunulan imkanlar arttıkça, okulda nasıl başarısız olduğunu fark edecek kadar büyümüştü.

Murat daha ilkokulda, babasının zorla kazandığı paralarla özel dersler almaya başlamıştı. Annesi onun ileride büyük bir adam olacağını, o yüzden daha şimdiden desteklenip, hızlıca sınıflarını atlayacağını düşünüyordu. Çok zeki bir çocuktu, o kadar zekiydi ki okuldaki dersler onun seviyesinden düşük kaldığından sıkılıyor dikkatini veremiyordu. Eksiğini tamamlamak için ek ders öğretmenleri gelirse bu açığı kapatırlar, azcık daha büyüyüp aklı başına biraz daha gelince zaten herkesi aşar giderdi. İlkokul öğretmeninin Saime hanımı sürekli okula çağırıp, Murat’ın yaramazlıklarını ve başarısızlıklarını anlatmaya çabalaması da ne yazık ki işe yaramıyordu. Aynı okulda okumuş ablasının aksine Murat öğretmenlerin yaka silkelediği bir öğrenci haline gelmişti.

“Çok zeki!” diyordu Saime hanım, “Siz eğitmensiniz bilirsiniz, zeki çocuklar biraz da uyumsuz olur!”

Elinden geldiğince kibar bir dille, Murat’ın zeki değil şımarık olduğunu anlatmaya çalışan sınıf öğretmeni ise, bir yerden sonra çabalamaktan vazgeçmişti. Sadece Murat diğer öğrencilerle sorun yaşadığında ailesi okula çağrılıyor öğretmen yerine doğrudan müdürle görüşmeleri sağlanıyordu.

Tüm bu şikayetler Murat’ın da hiç umurunda değildi, okulun yaramaz çocuğu olmak akranlar arasında popüler olmasını sağlıyordu. Kendi gibi edindiği bir kaç arkadaşla okulun altını üstüne getirmeyi, dersleri kaynatıp, arkadaşlarına efelenmeyi bir şey sanıyorlardı. Dört yıl boyunca öğretmeninin tüm çabalarına rağmen sınıf arkadaşlarının öğrendiklerinin ancak yarısını öğrenebilen Murat, ortaokula geçtiğinde ise hızlı uzayan boyunun avantajlarını kullanıp, okul arkadaşlarına zorbalık yapmaya başlamıştı.

Tabi nasıl bitirdiğine bakılmaksızın karnesin kırıklarla dolu Murat’a ortaokula geçiş hediyesi bir oyun konsolu alınmıştı. Ayşegül’ün “Anne zaten hiç ders çalışmıyor, şimdi bu konsolun başından hiç kalkamayacak!” deyivermesi Saime hanımı çileden çıkartmaya yetmişti.

Kardeşinin dersleri ile ilgilenip, ödevlerini biraz daha fazla yapıverse bunların hiç bir olmayacaktı. Ayşegül’ün tamamladığı proje ödevleri olmasa sınıflarını bile geçemeyecek olan Murat, ortaokula geçince, ablasının devam eden desteğine rağmen ilkokulda sözde gösterdiği başarının yarısını bile gösteremedi. İlkokul gibi işlemeyen ortaokul sisteminde bu defa Saime hanım rehberlik öğretmenlerinden Murat’ın dersine giren öğretmenlerin topluca şikayetlerini dinlemeye gitmeye başladı.

“Erkek çocuğu bu!” diyordu cevap olarak, “Hareketli olacak tabi. Kız çocuğu gibi olacak hali yok!”

Eve gelince de oğlunun dizinin dibine oturtup, “Göze geliyorsun melek yüzlüm, dikkat çekme bu kadar!” diye tembihliyordu.

Murat’a göre öğretmenleri suçluydu elbette, iyi öğretemiyorlardı ki, ablası gibi iyi öğretmenlere denk gelse o da sınıfın en başarılı öğrencisi olabilirdi. Bunun üzerine yine öğretmenler tutulup eve gelmeye başladı. Saime hanımın kolundaki bileziklere henüz sıra gelmemiş olsa da, düğünde, doğumda takılan altınlar birer birer, Murat’ın isteklerine, ekstra aldığı derslere bir bir bozduruluyordu.

Mustafa beyi köyde yaşayan babası öldüğünde elleri biraz rahatlasa da, gelen paranın Murat için harcanacağı baştan belliydi. Murat öyle büyük adam olacaktı ki, o vakit geldiğinde gururla oğullarının kazandığı paralarla refah içinde yaşayacaklardı.

Ayşegüllerin evinde hayat eksilmeden bu şekilde devam ederken Semaların evinde başka bir dram yaşanıyordu. İlk karısının ölümünden sonra evlendiği ikinci karısını da dövmeye başlayan babası kızı büyüdükçe hızını alamayıp, ona da tokat vurmaya başlamıştı. Sema ayda iki kez okula yanağı, gözü morarmış geliyor, öğretmenler annesini çağırıp evde olan biteni sorunca da kadıncağız korkusundan düşüyor sakar biraz diye idare etmeye çalışıyordu ama kendi yediği dayakların morlukların izini kozmetik ürünleri ile kapatmaya gayret etse de evde yaşananlar ikisinin de gözlerinden okunuyordu.

Özel okullarda olduğu gibi öğrencilerin her biri ile tek tek ilgilenip, her derde deva olmaya gücü yetmeyen öğretmenler de bir yerden sonra çaresizce işin arkasını kovalamayı bırakıyorlardı. Ayşegül gibi çalışkan bir öğrenci olan Sema’ya ellerinden geldiğince fazlasını öğretme çabasından başka bir şey yapamıyorlardı. Kendini savunamayan bu minicik canların dört duvar arasında yaşadıkları yüreklerinde büyüse de, onları kurtaracak bir kahraman ne yazık ki yoktu. Şehirde veya köyde kız olsun erkek olsun çocuklar gücü yetenlerce sürekli örselenip, hırpalanmaya mahkumdular. Yine de en azından onu seven ve elinden geldiğince kollayan bir annesi olduğu için Sema kendini Ayşegül’den daha şanslı sayıyordu.

Ayşegül anne ve babasına derdini anlatamayınca, en azından kardeşini cennet sandığı bu cehennemden uyandırabilmek için sakince konuşmayı da deniyordu ama Murat her konuşmayı abarta abarta annesine anlatıp, ablam beni kıskanıyor hikayesini uydurduğu için sonunda azarı yiyip, cezalandırılan yine Ayşegül oluyordu.

Kendini anlatamayan çocukların bir çok insanın fark edemediği bir özellikleri vardı. Sürekli açıklama yapmaya çabalamak. Zavallı Ayşegül’de her azar işittiğinde sanki sesi duyulacakmış gibi annesine neden yaptığını açıklamaya çalışsa da, Saime hanımın gözleri oğlundan başkasına kör, kulakları oğluyla ilgili söylenen tüm olumsuz sözlere de sağırdı.

Mustafa beyin her akşam oğluna getirdiği çikolataların ısırılmış atılmış kısımları “Hadi kızım sen de ye!” diyerek Ayşegül’e sunuluyor, evde pişen etler köfteler güçlensin diye Murat’a yedirilip, sağlıklı, ince, zarif olursun diye sebzeler Ayşegül’e yediriliyordu. Mustafa bey ve Saime hanım iki çocukları arasında ayırım yapmadıklarına her nasıl olmuşsa kendilerini inandırdıkları bir hayal dünyasının içinde yaşıyorlardı. Ayşegül’ün başarıları ile övünecekleri yerde, oğullarının yaramazlıklarını anlatıp eğleniyorlardı.

“Bizim ki gene bir çocuğu haklamış bu gün okulda!” diye anlatıyordu Saime hanım akşam kocasına.

“Aslan oğlum, herkesin hakkından gelir!” diyordu babası.

Ayşegül’ün buldumcuk erkek kardeşinin rolünü ise, Semaların evinde aynı muameleyi görmediği halde ağabeyi üstlenmeye başlamıştı büyüdükçe. Bıyıkları terlemeye başlar başlamaz, evde babasının rolüne soyunmaya çalışan ağabey, bir kaç kez kız kardeşini hırpalamaya kalkınca karşısında üvey annesini bulunca geri çekilse de, kadıncağızın gösterdiği tüm ilgi ve şefkate rağmen içindeki baba genini yok edemediğini her fırsatta ortaya dökmeye başlamıştı.

Evde baba dayağından bıkan Sema, ağabeyinin değişen huylarını gördükçe ondan da nefret etmeye başlamıştı. Kardeşinin, annesinin giydiğine çıkardığına, gittiğine geldiğine maydanoz olmaya başladıkça babasının desteğini aldığını fark ettiği için o da kendince var olmaya çalışıyordu belli ki.

Herkesin var oluş çabası farklı yöndeydi bu hikayede, kimi erkek çocuğu üzerinden, kimi derslerindeki başarısı, kimi ise asla model olmaması gereken ebeveynlerinin kopyası olarak buradayım demeye çabalıyordu maalesef.

Kimsenin sadece kendi olduğu ve var olduğu için değer görmediği bir memlekette bundan fazlasını da beklemek haksızlık olurdu belki. Çocuk dünyasında gülümsemelerin kendiliğinden geldiği ve acıların her güzel şeyde kolayca unutulduğu dönemler geride kaldıkça, içeride fark etmeden biriken öfkeler, yok sayılmanın ezikliği, bağırarak, vurarak dışa vuruluyordu. Kucaklanmadan büyüyenlerin ağırdı elleri, dilleri. Yüreklerinin yerini erken unutuyorlar, en kolay var oluşun peşinden sürüklenip gidiyorlardı öylece.

Yok edip, ezerek var olmak öğreniliyordu böyle evlerde. Hakkı olana sahip olamayınca, zorla almayı öğreniyorlardı kendi kendilerine. Erkek çocukları beden gücü avantajlarını keşfediyorlardı çabucak, hem cinsi yetişkinlerin gözlerinde takdir de gördüler mi, şova çeviriyorlardı ellerine geçen her fırsatı kaçırmadan.

Ne Murat gibi fazlasına sahip olmak, ne Sema’nın ağabeyi gibi eksikliğini hissetmek yaramıyordu kimseye.

(devam edecek)

Yorum bırakın