Hangi masal tatlı başlar? – Bölüm 1

Ayşegül, birçok yaşıtı gibi kıymetli olduğu bir ailede doğmamıştı, ondan iki yıl sonra doğan erkek kardeşi, Murat ailesinin göz bebeğiydi. Sadece ilk çocuk olmak değil, aynı zamanda kız doğmuş olmak da onun seçemediği ama yaşamak zorunda olduğu bir kader gibiydi.

Mustafa bey ve Saime hanım evliliklerinin henüz başında bir kız çocuk sahibi olduklarında arkasından bir erkeğin geleceğine çok eminlerdi. Ayşegül daha doğduğu gün arkasından gelecek kardeşin sorumluluğu için görevlendirilecek kişi olarak seçilmiş gibiydi. Bir abla olması için iki yıl kadar bekleyip, ikinci çocuklarına sahip olduklarında beklenen müjde gelmiş, nur topu gibi bir erkek evlatları olmuştu.

Mustafa’nın doğuşuyla değil, kendi doğumuyla başlayan sorumlu kişi ünvanı kardeşinden önce evin tek çocuğu olmasına rağmen Ayşegül’ün peşini hiç bırakmayacaktı. O doğuştan bir ablaydı.

Aklı erecek yaşa geldiğinde fark ettiği bu gerçek canını yaksa da, var olduğunu en azından kendine ispatlamak için çabası hiç sona ermedi. Bütün doğum günleri, doğdukları gün aynı olmamasına rağmen Murat’ın pastasına eklenmiş bir kaç mumla kutlanacak, “Sen ablasın!” söylemleri ile onun da bir çocuk olduğu unutturulacak, tüm imkanlar kardeşine seferber edilirken, o küçük yaşta kendine ve kardeşine yetmeyi öğrenecekti.

Bir çocuk için hayat dışarıda olan biteni fark edene kadar evin içinde olduğu kadardır. Ayşegül’de okula başladıktan sonra arkadaşlarının ailelerini gördükçe, evin kıymetlisi olmadığını minik kalbinde acıyla hissedecekti.

Evin küçüğü ve erkek çocuk olmanın avantajı ise, hayatı alabildiğince güzelliği ile Murat’ın ayaklarına daha doğuştan sermişti. Annesinin biriciği, babası için soyunun devamı aslan evladı olarak daima el üzerinde tutuluyordu.

Kaderinin aksine Ayşegül bakmalara doyulmayacak kadar güzel bir çocuktu. Annesinin ilgisizliği, üzerindekilerin sıradanlığına rağmen, gözlerindeki ışıltı ve çalışkanlığı ile daha ilk günden öğretmeninin göz bebeği olmuştu. Evde takdir edilmeye alışık olmadığı için, öğretmeninden duyduğu güzel sözler onu öylesine sarıp sarmalıyordu ki, eksik kalmamak için okul hayatı boyunca elinden geleninin en iyisi yapmaya gayret etti.

Her şeye sahip kardeşi Murat’ın ise fazladan ilgiye ve takdire ihtiyacı yoktu. Görünmeye, varlığını ispat etmeye ise hiç yoktu. O zaten en başından dünyanın sahibi ilan edilmiş, zaten zor şartlarda çalışan babası Mustafa’nın, oğlu için ikinci işe girip daha çok kazanma azmine neden olmuştu. Bir erkek çocuk sahibi olmak Mustafa beyin en büyük hayaliydi. Geleneksel erkek çocuk sevdasının ötesinde olan bu hayal, kendi cinsini bile yok sayacak kadar erkek evlada düşkün karısı Saime hanımın da motivasyonuyla tabiri caizse ayyuka çıkmıştı.

Geleneksel ailelerin bile evlatlarını ayırma hatasını kabul ettiği bir zamanda onlar, dünyaya inat erkek çocuklarına tapıyorlardı. Murat’ın aldığı her nefes, yaptığı yaramazlıklar, ağzından çıkan her söz tarihte görülmemiş yankılar uyandırıyor gibi tuhaf bir hayranlık içindeydiler. Murat’ta en az ablası kadar güzel bir çocuktu, daha küçüklüğünde bukleli saçları, iri ela gözleri ile sokağa çıktıklarında anne babası dışındaki insanların da ilgisini çekiyordu. Şirinliklerle prim yapmayı daha bebekken öğrendiği için girdiği her ortamda en sevimli yaratığa dönüşüyor ama doymak bilmek açlığı ile bir süre sonra çevresindeki insanları kendinden uzaklaştırıyordu. Kıskanıyorlardı Saime hanıma göre evladını. Öyle güzeli öyle akıllı, öyle farklı bir çocuğu vardı ki, insanlar kendileri sahip olamadıkları böylesine bir hazineye önce hayranlıkla baksalar da, bir süre sonra kendi eksikliklerini hissettiklerinden arkalarını dönüyorlardı. Murat’ın güzelliğini örten şımarık ve hırçın halleri ailesi dışında herkese itici geliyordu.

Tüm bu sosyal ortamlar ve gezmeler sorasında Ayşegül evde bırakıldığı için, bu genetik güzelliğin sadece şanslı bir miras olduğunu kimse fark edemiyordu.

Kardeşinin gölgesinde var olma çabasında olan Ayşegül’ün var olduğunu hissettiği tek yer okuldu. Var olduğunu hissettirenler ise öğretmenleri. Arkadaşları arasında pek popüler değildi çünkü sınıfın en başarılı ve güzel kızı olmak, akranlar arasında sevilmek için sahip olunacak en son özelliklerdi. Öğretmenin gözüne girmek için ders çalıştığı, güzel olduğunu sandığı için herkesten uzak durduğu, pazardan alınmış kıyafetlerle gezip kendini bir şey sanan bir şımarık olduğunu düşünüyorlardı arkadaşı olması gereken akranları.

Elbette o yaşta Ayşegül’ün anlayabildiği durumlar değildi bunlar, evde görünmez olmayı normalleştirdiği için okulda da herkesin ondan uzak durmasını tuhaf karşılamıyor, sahip olduğu tek değerli hazinesi, çalışkanlığını kaybetmemek için elinden geleni yapıyordu.

Annesinin işleri varken kardeşinin hizmetkarlığını yapmak, annesi kardeşi ile ilgilenirken de evin hizmetkarlığını yapmak onun sorumluluğuydu. Ailesinin dilinde onun tek bir etiketi vardı “Sen ablasın!”

Öyle ki adını bile söylemeyip onu “Murat’ın ablası” diye çağırmaya başlamışlardı.

“Murat’ın ablası, hadi kardeşinin oyuncaklarını topla!”

“Murat’ın ablası, hadi kardeşinin istediklerini getir!”

Olur da ailecek bayramlarda seyranlarda toplum içine karışmaları gerekirse, “Bu oğlumuz Murat! Bu da ablası!” diye tanıştırılıyordu. Kimsenin aklına da Murat’ın ablasının bir adı olup olmadığını sormak gelmiyordu nedense. Varsa yoksa Murat’tı.

Ailesi muratlarına ermiş olmanın sarhoşluğu ile onlara sunulmuş ilk sağlıklı evladın bir hediye olduğunu çoktan unutmuş, önden gönderilen bir hizmetçi sıfatıyla, zavallı küçük kızın sahip olması gereken en temel kabuk görme ihtiyacını asla karşılamamışlardı.

Öğretmenlerin gözdesi, ailesinin ise gölgesi olmaktan öteye geçemeyen Ayşegül, yıllar geçtikte var olmamanın sancısını daha derinden hissetmeye başlamışsa da, yine de sesini çıkarmamış, ortaokulda edindiği Sema isimli arkadaşıyla dertleşmekten başka yaşadıklarını hiç bir yerde dile getirmemişti.

Onu ilk Sema fark etmişti orta okula başladıklarında, ilk gün sessizce bir kenarda beklerken yanına gelmiş sınıfın kalanı yerine onunla yakın olup, aynı sırada oturmayı tercih etmişti. Ayşegül’ün güzel gözlerindeki hüznü tanıyan ilk akranı olmuştu. Yürek kendisine benzeyeni görünce kolayca tanıdığından belki, iki çocuk yabancılaştıkları kalabalığın arasında birbirlerine tutunmayı öğrenmişlerdi.

Sema babası, ağabeyi ve üvey annesi ile yaşıyordu. Kendi annesi o küçükken vefat etmişti. Babası o kadar aksi, o kadar ters bir adamdı ki, Sema hatırlamasa da annesinin onun kötü davranışlarına dayanamayıp öldüğüne inanıyordu. Onun hikayesi de klasik bir üvey anne hikayesi değildi. Henüz dört yaşınayken babasının evlendiği Suna hanım, ağabeyine de, ona da sahip çıkmış, kendi evlatları gibi bağrına basmıştı. O kadar iyi bir kadındı ki, Sema’ya baban mı, üvey annen mi diye sorsalar, asla üvey demeye dili varmadığını annesini seçerdi.

Biraz daha büyüdükten sonra her dertleşmelerinde anneliğin içten gelen bir rol olduğunu ve Ayşegül’ün öz, Sema’nın üvey olan annesinin farkları üzerinden defalarca konuşacaklardı. İş doğurmak değil diyordu Sema arkadaşını dinledikçe, onun kırılmayacağını bildiği için biraz da ergen cesareti ile “Köpekler de doğuruyor sokakta!” diyordu. Yeryüzünde yaratılmış tüm dişilere bahşedilmiş bir özellikti doğurmak, elbette Kadiri Mutlak’ın uygun gördüğü istisnaları vardı ama bir dişiyi anne yapan doğurmak değildi kesinlikle. Sema ile tanışana kadar öğretmenlerini neden annesinden daha çok sevdiğini kendine bile açıklayamayan Ayşegül, onunla konuştukça içindeki bu tuhaf ikilemi de çözmeyi başarmıştı. Seviyordu elbette annesini, anneler sevilirdi.

“Neden sevilsin ki?” diyordu cesaretini bir doz daha artıran Sema, “Anne olabileni sevebilirsin ancak, hiç de mecbur değilsin, seni doğurdu diye birini sevmeye!”

Ayşegül’ün yüreği her zaman Sema’dan daha yumuşak olduğu için, “Öyle değil!” diye cevap veriyordu, “İnsan ailesini sevmez mi?”

(devam edecek)

Yorum bırakın