İki yıl sonra, Şeyda ve Ali Rıza evlendiler. Küçük bir düğündü. Sadece aile ve yakın arkadaşlar. Mehmet Bey ve Fadime Hanım da geldiler. Gelirken kızlarının fotoğrafını getirmişlerdi “Kızımız olsaydı, o da burada olurdu” dediklerinde Şeyda’nın gözleri dolu dolu oldu, “Ben de sizin kızınızım artık, Elif’i hiç unutmayacağız!” dedi sesi titreyerek.
Onu her düşündüğünde ağlıyordu uzun zamandır. Elif’i hiç tanımamıştı ama sanki tanımış gibi hissediyordu. İkisi de aynı cehennemden geçmişti. Biri kurtulmuştu. Biri kurtulamamıştı. Üstelik Elif’in o kliniğe Şeyda’ya kurulan tuzak yüzünden mi getirildiği henüz ispatlanmış bir konu değildi ama yine de Şeyda sorumlu hissediyordu kendini.
“Elif burada,” dedi Şeyda. “Hepimizin içinde. Unutulmayacak.”
Sakine hanım ve Hasan bey de en az kızları kadar bu acılı aileye ellerinden geldiğince destek olmaya çalışıyorlardı.
“Filler tepinir, çimenler ezilir!” diyordu Hasan bey, zavallı Elif bir kurbandı sadece, hiç suçu, hiç ilgisi olmadığı halde bir hikayede sırf bir kimlik olarak kullanılsın diye hayatı , gençliği elinden alınmış bir kurban. O kadar çok vardı ki Elif gibiler, başlarına gelenin neden nasılını bilmeden, sınırlarını bilmedikleri hikayelerin içinde figüran olarak kaybolup gidiyorlardı. Çocuklar, kadınlardan seçiliyordu en çok bu kurbanlar, kimi öfkelere, kimi oyunlara, kimi perde arkasında dönen dolaplara kurban ediliyorlardı sadece. Çok acıydı bu kurban kelimesi, suçu günahı olmayan canların alınması çok acıydı.
Orhan beyin yurt dışında öldürüldüğü haberi basına bomba gibi düştü, birilerinin onu susturduğu konuşuluyordu. Bütün bağları, pis ilişkileri bilen adam sonunda ortadan kaldırılmıştı. Gerçeği bilen herkes ortadan kalkıyor, kalanlarsa sessizliklerini koruyorlardı. Kendileri için mi, yoksa halkası oldukları bu ağ için mi kimse bilmiyordu. Toplumun balık hafızalı olduğu bir gerçekti, duyulduğu an çalkantılar yaratılan olaylar bir süre sonra hiç olmamışlar gibi unutuluyor üzerine ölü toprağı serilmiş gibi herkes günlük hayatına dönüyordu. Kötülük olağanlaşıyordu git gide, hayatın normal bir parçası haline geliyordu farkında olmadan. Sıradan bir günlük olaya dönüşmesine izin veriliyordu olanların. Kanıksıyordu insanlar olanları, yine mi olmuş diyorlardı sadece, hep de olacak, sanki çok normal bir şeymiş gibi. Şaşılacak bir şey kalmadı sandıkça şaşkınlık verecek olaylar çıkıyordu oysa o gün. İnsanın kötülüğe dair hayal gücü genişliyordu belki de, kitapçı raflarında suç zekasına neredeyse övgüler dizen kitaplar yayınlanıyordu sıra sıra. Öyle akla gelmedik yöntemlerle işleniyordu ki suçlar, suç kaybolup zekanın parlaklığına hayranlık duyuluyordu neredeyse. Suçluyu yakalamaya aklı yetmiyordu yetkililerin ve ilahlaştırılmış suç zekaları, kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyordu insanlarla. Yok satıyordu böyle kitaplar. Kimse eskiden olduğu gibi mahalle dizileri izlemek istemiyordu artık, mahalle aralarına kurulan çeteler, çukurlarda aydınlık bir inci gibi parlayan karakterler gösteriliyordu onlara, suçlu ama iyiler, çalan ama çalışanlar gibi olmadık payeler çıkmıştı meydana. Kimse tam iyi olamıyordu artık. Kötülüğe bulaşmış iyilik iş yapıyordu. Bir çok eski filmdeki saf insan karakterleri iyilikten çok aptala indirgeniyor, aptallığına gülünecek zavallılar haline getiriliyordu. Biraz kötü olmak şarttı, kötülük yaparak iyilik edenler sınıfı gelişmişti her yerde. Mahalle çeteleri, davranış, giyim tarzları, güçlendiklerini hükmettiklerini sanan tuhaf bir gençlik türemişti her yerde. Her şeye hakkı olan, kendince hakkı olanı söke söke alan tuhaf bir güruh peydah olmuştu. Kendi adaletini arayanlar kahraman oluyordu. Yargının adaletine değil de kendi adaletine inanlar alkışlanıyordu. Seviliyordu en acısı onlar. O kadar acıydı ki tablo, o kadar yerlemiş, o kadar derinleşmişti ki, nereden tutulup, neresinden toparlanacağını bile düşünmüyordu kimse. Kanıksanmıştı giderek neredeyse. Normalleşmişti hatta.
Üç yıl sonra, Şeyda ikinci kitabını yayınladı. Bu sefer adalet sistemi hakkındaydı. “Zenginler Nasıl Kaçar?” başlığıydı.
Cemal Arman ile bağlantısı olduğu düşünülen herkes hâlâ serbesti. Ama Şeyda onu unutmamıştı. Her gün yazıyordu. Her gün takip ediyordu.
“Bir gün,” diyordu Ali Rıza’ya. “Bir gün hepsi hesap verecek.”
“Belki,” diyordu Ali Rıza. “Ama belki de vermeyecek. Dünya adil bir yer değil çoğu zaman.”
“Biliyorum,” diyordu Şeyda. “Ama ben yazmaya devam edeceğim. Çünkü Elif gibi insanlar var. Onlar için yazmak zorundayım.”
Dört yıl sonra, Şeyda hamileydi ve bir kızları olacaktı.
“Adını ne koyalım?” diye sordu Ali Rıza.
“Elif. Adını Elif koyalım.” diye yanıtladı Şeyda düşünmeden
Ali Rıza başını salladı hüzünle “Tamam”
Elif doğduktan iki ay sonra, Şeyda onu Mehmet Bey ve Fadime Hanım’a götürdü. Yaşlı çift “Kızımız geri geldi” diye ağlamaya başlayınca, Şeyda da onlara sıkı sıkı sarılıp ağladı. Keşke Elif’i gerçekten geri getirmenin bir yolu olsaydı ama geri gelmemişti. Elif Kaya ölmüştü. Ama adı yaşayacaktı. Şeyda’nın kızında. Şeyda’nın kitaplarında. Şeyda’nın mücadelesinde.
Beş yıl sonra, Cemal Arman’ın iş birliği yaptığı düşünülen Kurgan Medaya Grubu yönetim kurulu başkanı öldü. Yurt dışında. Kalp krizinden. Mahkeme olmadan. Ceza almadan. Orhan bey gibi susturulmuş muydu, yoksa gerçek bir kriz miydi öğrenilemedi. Klinik olayından sonra zincirin kendi içinde bir hesaplaşmaya girdiği düşünülüyor ama ne yazık ki diğer her şey gibi bu da ispatlanamıyordu.
Şeyda haberi duyduğunda öfkelendi. “Kaçtı,” dedi. “Sonuna kadar kaçtı. Hepsi kaçıyor”
“Evet,” dedi Ali Rıza. “Ama rahat mı yaşadı? Bence değil ve bence doğal bir kriz değildi bu yaşadığı. Bu da bir ceza.”
Şeyda başını salladı. Belki haklıydı. Belki kaçmak da bir tür hapishaneydi ve sonunda ortadan kalkmıştı, en azından pisliklerini artık dünyaya yayamayacak gittiği yerde hesabını verecekti. Cemal Arman gibi. Yargının ve polisin ispat edip, veremediği cezaları ilahi adalet verecekti belki de hepsine.
On yıl sonra, Şeyda hâlâ yazıyordu. Hâlâ mağdurların hikayelerini anlatıyordu. Hâlâ adaletsizliğe karşı savaşıyordu.
Ali Rıza emekli olmuştu. Ama Şeyda’nın yanındaydı hep. Araştırmalarında yardım ediyordu.
Kızları Elif büyüyordu. “Annem gazeteci yazar” diyordu arkadaşlarına. “O ve babam birer kahraman, kötü insanları yakalarlar.”
Şeyda gülümsüyordu kızının yorumlarına, “Tam olarak değil,” diyordu. “Ama deniyoruz.”
Ve her yıl, 21 Ocak’ta, Elif Kaya’nın ölüm yıldönümünde, Şeyda ailesi ile birlikte onun mezarına gidiyordu. Çiçek bırakıyor dua ediyor ve sessizce özür diliyordu.
“Senin sayende buradayım” diyordu. “Senin kimliğin beni kurtardı. Ama sen kurtulamadın. Özür dilerim. Senin hikayeni her zaman anlatacağım.”
Ve her yıl, mezardan ayrılırken Ali Rıza karısının elini sımsıkı tutuyordu. Klinikte onu ilk bulduğu zaman ki gibi.
“Hadi gidelim,” diyordu. “Eve gidelim.”
Ve Şeyda gülümsüyordu. Evet, evi vardı artık. Ailesi vardı. Hayatı vardı.
Elif gibi kaybolanlar için yazacaktı. Onların sesi olacaktı.
Çünkü onların hikayesi bitmemişti.
Hikaye hiç bitmezdi.
SON