Mahkemenin son duruşması altı ay sonra yapıldı. Hakim kararını açıkladı:
Doktor Faruk Yener: 25 yıl hapis. Yasa dışı hapsitme, ilaç istismarı, Elif Kaya’nın ölümüne sebebiyet.
Hemşire Nalan: 15 yıl hapis. Suça ortak.
Kemal: 8 yıl hapis. Suça ortak ama son anda iş birliği yaptığı için ceza indirildi.
Duygu Arman: 12 yıl hapis. Belge hırsızlığı, komplo, suça ortak, kasıtlı cinayet.
Orhan Yıldız: Dava devam ediyor. Yurt dışında.
Şeyda karara itiraz etti. “Cemal Arman öldü ama Orhan kaçtı! Sadece onlar yoktu, bu bir zincir ve asıl suçlular onlar!”
Ama hakim dedi ki: “Maalesef elimizde yeterli kanıt yok. Doğrudan bağlantı kanıtlanamadı. Ama soruşturma devam ediyor.”
Şeyda biliyordu. Cemal Arman tek başına değildi onunla bağlantıda olan diğerleri yakalanmayacaktı. Onlar çok güçlüydü. Çok zengindi. Çok korunuyorlardı.
Ama en azından Elif’in katilleri hapse girmişti. En azından klinik kapatılmıştı. En azından 47 tutsak özgür kalmıştı.
Küçük bir zaferdi. Ama zaferdi.
Mahkeme çıkışında gazeteciler Şeyda’yı sardı. Sorular sordular. Fotoğraf çektiler.
“Şeyda Hanım, şimdi ne yapacaksınız?”
“Yazmaya devam edeceğim,” dedi Şeyda. “Elif gibi mağdurların hikayelerini anlatacağım. Unutulanları hatırlatacağım.”
“Cemal Arman hakkında ne düşünüyorsunuz?”
“O öldü. Ama diğerleri hesap verecek. Er ya da geç, herkes hesap verir.”
Gazeteciler dağılınca, Şeyda bir bankta oturdu. Yorgundu. Çok yorgundu. Altı ay boyunca mahkeme, terapi, yazma… Hiç durmamıştı.
Ali Rıza yanına geldi. Oturdu. “Nasılsın?”
“Yorgunum,” dedi Şeyda. “Ama mutluyum. Bitti.”
“Evet. Bitti.”
İkisi de sessizce oturdular. Sonbahar rüzgarı yaprakları savuruyordu.
“Ali Rıza,” dedi Şeyda. “Hayatımı kurtardınız. Size her zaman minnettar ve borçlu kalacağım”
“Görevimdi,” dedi Ali Rıza yine.
“Hayır,” dedi Şeyda. “Görevinizden fazlasıydı. Her gün hastaneye geldiniz. Ailemle ilgilendiniz. Mahkemede yanımda durdunuz. Bunlar görev değil.”
Ali Rıza ona baktı. “O zaman ne?”
Şeyda gülümsedi. “Bilmiyorum. Siz söyleyin.”
Ali Rıza duraksadı. Sonra konuştu. “Şeyda, ben… ben sana karşı farklı hissediyorum. Ama doğru zamanı bekliyorum. Sen henüz iyileşmedin tam. Baskı yapmak istemiyorum. ”
“Ben de hissediyorum,” dedi Şeyda sessizce. “Ama korkuyorum. Her şey hâlâ çok karışık. Ben kendimi bile tam tanımıyorum artık.”
“Anladım,” dedi Ali Rıza. “O zaman bekliyorum. Ne kadar süre gerekirse.”
“Ya ben hiç hazır olmazsam?”
“O zaman sadece arkadaş olarak kalırız. Sorun değil.”
Şeyda ona baktı. Bu adam aylardır onun için savaşmıştı. Hiç pes etmemişti. Hiç yalnız bırakmamıştı.
Belki de aşk buydu. Beklemek. Sabır göstermek. Yanında olmak.
“Ali Rıza,” dedi. “Benimle bir kahve içer misiniz? Sadece siz ve ben. Mahkeme yok, avukat yok, dava yok.”
Ali Rıza gülümsedi. “Kahve mi? Sadece kahve?”
“Sadece kahve. Başlangıç için yeterli değil mi?”
“Yeterli,” dedi Ali Rıza. “Çok yeterli.”
Bir yıl sonra, Şeyda bir kitap yayınladı. Adı: “Beyaz Duvarlar Ardında: Elif’in ve Benim Hikayem”
Kitap çok sattı. Herkes okudu. Televizyonlara çıktı. Röportajlar verdi. Dava ile ilgili bağlantılar soruşturulmaya devam ediliyordu. Çok ailenin adı geçiyordu. Klinikte ele geçirilen hastaların çoğunun adı gizli tutulmuştu. Basın onların nerede tutulduklarını veya ne durumda olduklarını öğrenemiyordu. Klinikte olanlar ortaya çıktıktan sonra hastaların hemen hiç biri ailelerine teslim edilmemiş, farklı bölgelere dağıtılarak gerçek tedavilerine başlanmıştı ama bir çoğunun dönülmez derecede ağır hasarı olduğu için ömürlerinin sonuna kadar o kliniklerde kalacakları açıktı. Aileler ise sessizliklerini koruyorlardı, isimleri basına duyurulmadığı için de bu sessizliklerinin kimse farkında değildi. Yargının gözü üzerlerindeydi, kliniğe kapattırdıkları insanlar ifadelerine başvurulamayacak kadar hasar görmüşlerdi. Hepsinin oraya yatırılmadan önce akli dengelerinin yerinde olmadığına dair raporları olduğundan klinikte özellikle etkisiz hale getirildiklerine dair bir kanıt bulunamıyordu. Tek gerçek kliniğin tedavi değil, sessizleştirme için kullanılan özel bir alan olduğunun belli olmasıydı. Hastalara konulan teşhislere uygulanan ilaç dozlarının gereğinden yüksek olmasının yanı sıra, ekstra tedavilerine dahil olmayan uyuşturucu içerikli maddeler verildiği ortaya çıkmıştı. Nedeni bu ilaçları almadıkları zaman saldırganlaşıyor olmalarıydı. Hepsinin klinik raporlarına benzer şeyler işlenmişti ama gerçekte hastalar yürüyecek durumda bile değildiler. Tıpkı Şeyda’yı buldukları gibi. Polis içeri girmeden önce kamera kayıtları hızlıca imha edilmişti. Her yerde bulunan kameralara rağmen bunların gerekirse kullanılmak üzere montajının yapıldığı hasta mahremiyetine özen gösterildiği için normalde kayıt alınmadığı söylenmişti ama yalandı. Klinik polisin geleceğini haber aldıktan sonra hızlıca önlemleri almıştı. Kayıtların kopyalarının bir yerlerde olduğundan şüphe yoktu ama henüz ele geçirilememişti.
Elif’in ailesi Şeyda’nın yazdığı kitabı okuduğunda çok ağladılar. Şeyda, diğerlerinin aksine orta halli bir ailenin kızı olan Elif’in oraya yatırılma nedeninin, kendisi oraya geldiğinde kimliğini gizlemek için bir plan olduğunu iddia ediyordu. Elif susturulması ya da saklanması gereken ya da orada yakınları olan aile zincirlerine bağlı değildi. Şeyda oraya alınmadan çok kısa süre önce garip bir şekilde dışarıdan kimsenin sokulmadığı kliniğe getirilmiş, yüksek dozda ilaçların etkisi ile ölümüne neden olunmuş ve hemen üzerine o kimlikle Şeyda kliniğe sokulmuştu. Bunun bir tesadüf olması mümkün müydü?
Levent Arman çok uzun süre tedavi gördükten sonra hastaneden çıkabildi. Hafızası büyük oranda geri geldi. Babası ölmüş, ablası hapiste olduğundan imparatorluğun tek varisi o kalmıştı “O beni oraya tıktırdı” dedi. “Kendi oğlunu.” Diye bahsetti babasından ama yine de bildiği düşünülmesine rağmen diğer aileler ve babasının bağlantıları hakkında konuşmadı. Her nasılsa hafızası geri gelirken o kısım gelmemişti.
Duygu cezaevinden saldırganlaşıp, sinir krizleri geçirdiği gerekçesiyle, bir kliniğe sevk edildi ve orada uzun süreli bir tedavi başlatıldı. Şeyda’ya babası ile kurdukları tuzağa benzer bir duruma kendi sürüklenmişti. Herhangi bir pişmanlık göstermediği gibi çıktığında daha fazla kişiyi öldüreceğini haykırıyordu, o pislik kardeşi de listenin başında geliyordu. Ona bu tuzağı kuran kardeşiydi ve intikam almak için ona deli densin istiyordu. Oysa asıl deli Levent’ti.
Kemal Ali Rıza aracılığı ile Şeyda’ya özürlerini göndermişti ama özürler yaşananları onarmıyordu ne yazık ki.
Şeyda ve Ali Rıza, o ilk kahveden sonra sık sık buluşmaya başladılar. Önce hafta haftada bir. Sonra haftada iki. Sonra her gün. Konuştular. Güldüler. Yürüdüler. Sinemaya gittiler. Hasan bey ve Sakine hanım kızlarının yanında Ali Rıza gibi birinin olmasından çok mutluydular.
Şeyda’nın terapi seansları devam ediyordu. Doktor Leyla “çok iyi ilerliyorsun” diyordu. “Travman azalıyor. Yavaş yavaş iyileşiyorsun.”
Bir akşam, deniz kenarında yürürlerken Ali Rıza durdu. Şeyda’ya döndü.
“Şeyda,” dedi. “Bir yıl oldu. Sen artık çok daha iyisin. Ben hâlâ bekliyorum. Ama sormak istiyorum. Biz… biz bir şans verebilir miyiz kendimize?”
Şeyda ona baktı. Bu adam bir yıl boyunca beklemiş. Sabretmişti. Onu yalnız bırakmamıştı. Aslında bu bekleyişin nedeni Ali Rıza değil kendisiydi, kendine güvenemiyordu. Ne kadar iyileştiğinden her şeyin yeniden zihninde canlanıp, da onu bir girdaba sürükleyeceğinden korktuğu çok anlar vardı. Korkularının sakinleştiği tek yer ise Ali Rıza’nın yanında olduğu zamanlardı.
“Evet” dedi. “Verebiliriz.”
Ali Rıza gülümsedi. Sonra elini tuttu. İkisi de durdular. Dalgalar kıyıya vuruyordu. Güneş batıyordu.
“Şeyda,” dedi Ali Rıza. “Ben seni seviyorum. Bir yıldır seviyorum. Ama söylemeye korkuyordum.”
Şeyda gülümsedi. “Ben de korkuyordum. Kendimden korkuyordum. Ama artık korkmuyorum, senin yanında korkmuyorum.”
“Neden?”
“Çünkü sen bana güvenli hissettiriyorsun. Seninle olduğumda, kaybolmuyorum. Bulunuyorum.”
Ali Rıza ona sarıldı. Şeyda da ona. Uzun süre öyle durdular.
(devam edecek)