Kemal, hastalar hakkında Şeyda’ya verdiği bilgilerin aynını, polise de vermişti. Nalan hemşire de, artık her şey açığa çıktığı için olanı biteni anlatmayı seçmişti. Avukatı gerçeği söylerse alacağı cezanın hafifleyeceğini söylediği için yapmıştı. O sadece bir çalışandı parası ödendiği sürece istenileni yapmıştı. Tabi insanlık dışı uygulamalara bilerek ve isteyerek alet olduğu gerçeğini değiştirmiyordu bu açıklamalar ama bir kere bulaşıldı mı çıkılmaz bir duruma sürüklendiği için devam etmek zorunda kaldığını söylüyordu. Oysa baştan polise giden olsa, klinikteki pek çok hasta durumları dönülmez noktalara gelmeden önce kurtulabilirdi.
Ali Rıza Şeyda toparlandıkça ifadelerin kopyalarını savcılık dosyasına eklendiği halleriyle ona okutmaya başlamıştı. Her defasında bir iki sayfa ile geliyor, hafızasında kalanlarla birleştirmesine yardımcı olmaya çalışıyordu.
Şeyda sayfaları çevirdi. Yavaş yavaş hatırladı. Yemek masası. Bahçe. Tekerlekli sandalyede oturan adam. Kırmızı sabahlıklı, otelde kaldığını sanan o deli deli gülen kadın, Levent…
“Levent,” dedi. “Duygu’nun kardeşi. O da oradaydı. Çok kötü durumdaydı.”
“Levent şimdi başka bir hastanede tedavi görüyor,” dedi Ali Rıza. “Babası Cemal Arman onu hiç ziyaret etmedi. Kız kardeşi de öyle ama haklarında soruşturmalar devam ediyor. ”
Şeyda defteri kapattı. “Ali Rıza, ben artık hazırım. Mahkemeye çıkmaya hazırım. Her şeyi anlatacağım.”
“Emin misin?”
“Evet. Doktor Leyla da onay verdi. Akli dengem yerinde. Tanıklık edebilirim.”
Ali Rıza gülümsedi. “O zaman başlayalım.”
Mahkeme günü geldiğinde, salon tıklım tıklımdı. Gazeteciler, avukatlar, tanıklar… Şeyda’nın annesi ve babası ön sırada oturuyordu. Ali Rıza da oradaydı.
Şeyda kürsüye çıktığında bacakları titriyordu. Ama yürüdü. Doğruldu. Mikrofona eğildi.
Hakim sorular sordu. Şeyda cevapladı. Sesi başta titrekti. Sonra güçlendi. Sonra kesinleşti.
Kliniğe nasıl gittiğini anlattı. Orhan’la nasıl anlaştığını. Elif Kaya kimliğini. Doktor Faruk’u. İlaçları. Kemal’i. Her şeyi.
Savunma avukatları itiraz ettiler. “Bu tanık akli dengesi yerinde değil! İlaç etkisindeyken gördüklerini anlatıyor! Hayal görmüş olabilir!”
Ama Doktor Leyla ayağa kalktı. Raporunu okudu. “Şeyda Yılmaz’ın akli dengesi tam yerindedir. Hafızası büyük ölçüde geri gelmiştir. Tanıklığı geçerlidir.”
Sonra sıra Şeyda’nın hatırladıklarından oluşan ifadesine geldi. Ali Rıza ifadeyi sundu. Sayfalar büyük ekranda gösterildi. İsimler, detaylar… Hepsi oradaydı.
Kemal de tanıklık etti. “Ben Orhan Yıldız’ın adamıydım,” dedi. “Şeyda’ya güvenini kazanmam için emir verildi. Ama sonra fikrimi değiştirdim. Onu kurtarmak istedim.”
“Neden?” diye sordu hakim.
“Çünkü Elif’i hatırladım,” dedi Kemal sessizce.
Salon sustu.
“Elif Kaya kim?” diye sordu hakim.
Ali Rıza’nın dosyaları teslim ettiği savcı ayağa kalktı. “Sayın hakim, yeni bir delil sunmak istiyorum.”
Hakim kaşlarını çattı. “Devam edin.”
Savcı dosyayı açtı. “Elif Kaya, 24 yaşında bir kızdı. Kliniğe bir yıl önce kabul edildi. Ailesi fakir, tedavi parasını Cemal Arman’ın şirketi ödedi. Elif dokuz ay sonra öldü. Kalp krizi denildi. Ama otopsi yapılmadı. Cenaze hemen defnedildi. Aile susturuldu.”
Salon karıştı. Gazeteciler not tutmaya başladı. Hakim tokmağını vurdu. “Sessizlik!”
Savcı devam etti. “Elif’in ölüm belgesi burada. Ama kliniğin kayıtlarında Elif yaşıyor görünüyor. Çünkü Elif’in kimliği Şeyda Yılmaz’a verildi. Aynı kimlik, iki farklı kişi. Biri öldü, biri yaşıyor.”
Hakim öne eğildi. “Bu ciddi bir iddia. Kanıtınız var mı?”
“Evet,” dedi savcı. “Elif’in ailesini bulundu Ankara’da yaşıyorlar. İfade verdiler. Rüşvet ve tehdit altında susturulduklarını itiraf ettiler.”
Olayın peşini bırakmayıp, gerçek Elif’in ailesine ulaşan Ali Rıza ve ekibiydi.
Hakim dosyayı aldı. Okudu. Uzun süre okudu.
Sonra başını kaldırdı. “Elif Kaya’nın ailesini mahkemeye çağırın. Hemen. Oturuma aile gelene kadar ara verilmiştir”
Mehmet Bey ve eşi Fadime Hanım mahkemeye geldiğinde, Şeyda onları gördü. Yaşlı, bitkin, mahvolmuş bir çiftti. Kadın başörtüsünü düzeltiyordu durmadan. Adam yere bakıyordu.
Hakim onlara sorular sordu. Mehmet Bey cevap verdi. Sesi titriyordu.
“Kızımız Elif’i kliniğe gönderdik. ‘İyi bakacaklar’ dediler. ‘Ücretsiz tedavi’ dediler. Biz de inandık. Fakir insanlarız. Başka şansımız yoktu.”
“Sonra ne oldu?”
“Dokuz ay sonra aradılar. ‘Elif öldü’ dediler. ‘Kalp krizi’ dediler. Biz geldik buraya. Ama kızımızı görmedik. Tabut kapalıydı. ‘Ailesi böyle istedi’ dediler. Yalan söylediler.”
“Sonra?”
“Sonra avukatlar geldi. Para verdiler. ‘Sus’ dediler. ‘Konuşursan daha kötü olur’ dediler. Küçük kızımız vardı. Korktuk. Parayı aldık. Sustuk.”
Mehmet Bey ağlamaya başladı. Fadime Hanım da. Salon sessizdi. Kimse konuşmuyordu.
Şeyda onlara baktı. Vicdanı sızladı. Bu insanlar kızlarını kaybetmişlerdi. Sonra da susturulmuşlardı. Paraya köle olmuşlardı ve onların kızının yerine Şeyda’yı geçirmişlerdi. Belki de sadece Şeyda’nın sonunu hazırlamak için zavallı kızı seçmişler ve sonra da öldürmüşlerdi. Tüyleri diken diken oldu.
Mahkeme o gün ertelendi. Hakim “yeni deliller incelenecek” dedi.
Mahkeme çıkışında Şeyda, Mehmet Bey’in yanına gitti. “Özür dilerim,” dedi. “Kızınızın kimliğini bana verdiler. Ben bilmiyordum.”
Mehmet Bey ona baktı. Gözleri kızarmıştı. “Sen suçlu değilsin evladım. Sen de mağdursun. Biz hepimiz mağduruz. Suçlu olanlar o zengin aşağılıklar.”
“Elif’in hikayesini anlatacağım,” dedi Şeyda. “Herkes bilecek. O artık unutulmayacak.”
Mehmet Bey başını salladı. “Teşekkür ederim. Kızımın adını temize çıkar. Biz para karşılığında sattık onu. Ama sen satma. Sen anlat.”
Mahkeme devam etti. Haftalar sürdü. Tanıklar geldi gitti. Doktor Faruk her şeyi inkar etti. “Ben sadece emir aldım,” dedi. “Yukarıdan emir geldi.”
“Kimden?”
“Bilmiyorum. Telefon gelirdi. Ses tanımadım.”
Yalan söylüyordu belli. Ama kanıt yoktu.
Orhan Yıldız hâlâ ortada yoktu. Yurt dışındaydı. İade edilmesi için anlaşmalar yapıldı ama uzun sürüyordu.
Cemal Arman ise mahkemeye hiç gelmedi. Avukatları geldi. “Müvekkilim hasta,” dediler. “Mahkemeye gelemez.”
Ama gazeteler fotoğrafını bastı. Cemal Arman yatında görüntülenmişti. Akdeniz’de tatildeydi. Hastane değil, lüks teknedeydi.
Kamuoyu öfkelendi. “Adaletsizlik!” diye bağırdılar. “Zenginlere dokunulmaz!”
Ama mahkeme yavaştı. Bürokrasi yavaştı. Adalet yavaştı.
Şeyda bu süreçte haberleri takip etti. Televizyonlarda izledi. Gazetelerde okudu. Kendi adını gördü. “Şeyda Yılmaz cesurca tanıklık etti.”
Ama bir şey eksikti. Kendi kalemiyle yazmamıştı haberi. Başkaları yazmıştı.
Bir gün Ali Rıza’ya dedi ki: “Ben bu haberi kendim yazmak istiyorum. Elif’in hikayesini. Kliniğin hikayesini. Benim hikayemi.”
Ali Rıza gülümsedi. “O zaman yaz. Kim engelleyebilir seni?”
“Ama ben artık gazetede çalışmıyorum. Gerçeğin Gücü Gazetesi beni kovdu. ‘Artık güvenilir değilsin’ dediler.”
“Başka gazeteler var. Başka yollar var.”
Şeyda bir ay boyunca yazdı. Sabahtan akşama kadar yazdı. Her şeyi yazdı. Kliniğe nasıl gittiğini. İlaçları. Kemal’i. Levent’i. Elif’i. Hepsini.
Sonra haberi bitirdiğinde, başlığı yazdı:
“ELİF KAYA’NIN ÖLÜ KİMLİĞİ BANA VERİLDİ: BİR GAZETECİNİN KLİNİK CEHENNEMİNDEN KAÇIŞ HİKAYESİ”
Haberi on farklı gazeteye gönderdi. Üçü yayınladı. Sonra internet siteleri aldı. Sonra televizyonlar. Sonra herkes konuştu.
Şeyda’nın ismi yeniden duyuldu. Ama bu sefer mağdur olarak değil, savaşan gazeteci olarak.
Yaklaşık iki ay sonra, manşetlere beklenmedik bir haber düştü Duygu Arman babası Cemal Arman’ı bıçaklayarak öldürmüştü. Kızın cinnet geçirdiği söyleniyordu, belki de kardeşi gibi onun da klinik tedavi gerektiren bir hastalığı vardı. Duygu babasını bıçakladıktan sonra, özel jetleri ile yurt dışına çıkmaya çalışırken yakalanmıştı. Zaten haklarında soruşturma olduğu için yurt dışına çıkmaları yasaktı. Babasını öldürdüğünü yakalandıktan sonra itiraf ettiği için polisler eve gidip Cemal Arman’ın cesedi ile karşılaştılar. Baba kızın arasında neler geçtiği öğrenilemedi. Duygu ifadesinde babasının onu kardeşi gibi kliniğe kapatmakla tehdit ettiğini, kardeşini mahvettiği gibi onu da yok etmek istediği için öldürdüğünü söyledi. Kendini savunmuştu.
(devam edecek)