Ali Rıza’nın ziyaretlerinden birinde Şeyda kendiliğinden beklenen soruyu sordu: “Cemal Arman’ı tutukladınız mı?”
Ali Rıza başını salladı. “Henüz değil. Doktor Faruk ve Hemşire Nalan tutuklandı. Kemal de. Ama Cemal Arman’a dokunmak için sağlam kanıt lazım. Kliniğin mülkiyeti karmaşık. Birçok şirket üst üste. Doğrudan bağlantı kanıtlayamadık.”
“Orhan?”
“Orhan Yıldız ortadan kayboldu. İzin aldı, ailesinden biri hasta dedi. Ama yalan. Yurt dışına kaçtı muhtemelen. Pasaportu iptal ettirdik ama çok geç kaldık.”
Şeyda öfkeyle yumruğunu yatağa vurdu. “Kaçacaklar hepsi. Ben oradan çıktığımda her şeyi biliyordum. Şimdi hiçbir şey hatırlamıyorum.”
“Hatırlayacaksın, sakin ol” dedi Ali Rıza. “Zamanla hatırlayacaksın. Ben sana güveniyorum ama öncelik sağlığına kavuşman kendini zorlama lütfen”
O akşam, Ali Rıza geç saatte eve dönmek için odadan çıktığında Şeyda’nın ailesini koridorda buldu. Aile Ali Rıza rahatça konuşabilsinler diye ikisini yalnız bırakmıştı. Hasan Bey kahve içiyordu. Sakine Hanım pencereden dışarı bakıyordu.
“Sizinle konuşabilir miyim?” dedi Ali Rıza.
İkisi de döndü.
“Şeyda’nın iyileşmesi uzun sürecek,” dedi. “Hastaneden taburcu olduğunda da destek lazım. Terapi, kontroller, ilaçlar… Yalnız bırakılmamalı.”
“Biz yanındayız,” dedi Hasan Bey. “İstanbul’da başka bir ev tuttuk. O eski evde belki huzursuz olur diye düşündük, ayrıca kızımızı burada tek başına bırakmak istemiyoruz artık. Şeyda yanımızda kalacak.”
“İyi etmişsiniz” dedi Ali Rıza. “Bir de… gazetede çalıştığı insanlarla konuştum. Murat Bey istifa etti. Duygu Arman tutuklandı. Ama gazete üst yönetimi hâlâ inkâr ediyor. ‘Biz bilmiyorduk, Orhan bizi kandırdı’ diyorlar.”
Sakine Hanım döndü. Yüzü öfkeden kıpkırmızıydı. “O aşağılık herifler kızımı tuzağa düşürdü! Görev diye gönderdiler! Şimdi ‘bilmiyorduk’ mu diyorlar?”
“Mahkemede hesap verecekler,” dedi Ali Rıza. “Ama zaman lazım. Şeyda’nın ifadesi olmadan dava eksik kalır.”
Hasan Bey ayağa kalktı. “Siz ne kadar isterseniz o kadar bekleriz. Kızımız iyileşene kadar. O konuşabildiğinde, her şeyi anlatacak. Değil mi?”
Ali Rıza başını salladı. “Evet. O zaman hepsi hesap verecek. Şeyda çok güçlü bir kız, orada gözlemlediklerinin hepsini hatırlayacak ama şimdi ona zaman vermek zorundayız. Yaşadıkları çok zor şeyler.”
İki hafta sonra Şeyda hastaneden taburcu oldu. Tekerlekli sandalyede çıktı. Henüz yürüyemiyordu uzun süre. Bacakları titriyordu ama doktoru ev ortamında ailesi ile daha çabuk toparlanacağını düşünüyordu, bundan sonrası onun psikolojisini toparlaması ile ilgiliydi.
Dışarıda güneş tüm güzelliği ile parlarken Şeyda gözlerini kırpıştırdı. Güneşi ne kadar görmemişti? Yirmi gün mü? Otuz mu?
Arabaya bindiğinde annesi yanına oturdu. Babası direksiyondaydı. Şeyda’nın rahat etmesi için bir de araba kiralamışlardı Ali Rıza yine onları yalnız bırakmamış Şeyda’nın çıkışına yardım ettikten sonra
“Ben de size eşlik edebilir miyim?” dedi. “Eve yerleşmenize yardım ederim.”
Sakine Hanım gülümsedi. “Tabii, buyurun. Siz kızımın hayatını kurtardınız, eğer size gelmemiş olsaydık kim bilir neler görecektik Allah korusun!”
Yolda hepsi sessizlik içindeydi, Şeyda pencereden dışarı bakıyordu. Şehir tanıdık geliyordu ama aynı zamanda yabancı. Sanki rüya gibiydi öncesi, sonrası her şey.
“Şeyda,” dedi Ali Rıza sessizce. “Bir şey hatırladın mı? Klinikte olanları?”
Şeyda gözlerini kapadı. Düşündü. Parçalar vardı. Beyaz koridorlar. Yemek masası. Bir adam… Kemal mi? İlaçlar. Uyku. Karanlık…
“Kemal,” dedi. “Kemal vardı. O bana yardım etti. Değil mi?”
Ali Rıza duraksadı. “Evet ve hayır. Kemal seni kandırdı. Ama sonunda polisi arayıp seni kurtardı. İkisi birden doğru.”
Şeyda kafası karıştı. “Anlamadım.”
“Anlatırım,” dedi Ali Rıza. “Ama şimdi değil. Önce dinlen.”
Henüz tam olarak her şeyi hatırlamayacak, hatırladığını söyledikleri şeyleri ertesi gün yeniden unutabilecekti.
Yeni ev küçüktü ama aydınlıktı. İki oda bir salon. Sakine Hanım her yeri temizlemiş, çarşafları yıkamış, buzdolabını doldurmuştu. Şeyda’nın odasında yeni bir yatak vardı. Yumuşak yastıklar. Pencerenin perdeleri açıktı, güneş içeri giriyordu. Ali Rıza sandalyeyi taşırken anne ve babası onu eve kadar kollarından destekleyerek çıkarmışlardı.
“Burası çok güzel” dedi Şeyda odayı görünce.
Annesi gülümsedi. “Senin için hazırladık. İstediğin her şey burada.”
Şeyda yatağa oturdu. Yorgundu. Sadece hastaneden eve gelmek bile yormuştu onu.
Ali Rıza kapıda duruyordu. “Ben gideyim. Dinlenmeniz lazım.”
“Hayır,” dedi Şeyda. “Kalın biraz. Lütfen. Tek başıma kalmaktan korkuyorum artık”
Ali Rıza sevgi ve şefkatle karışık baktı ona, sonra başını salladı. “Tamam.”
Daha önce de psikolojik şiddete maruz kalmış bir çok insan tanımıştı ama Şeyda onlardan farklıydı. Onu gerçekten tanıyordu, cesaretini, iş azmini, kalbinin temizliğini hepsini biliyordu. Şimdi dönüştürüldüğü insana bakarken içinin parçalanmasının mesleği ile değil insanlığı ile ilgisi vardı. Onu koruyamamış gibi hissediyordu nedense, oysa Şeyda sadece işini yapıyordu, ona verilen görev için gitmişti, Ali Rıza’nın haberi bile yoktu olanlardan ama yine de onunla sadece haber kaynağı gibi iletişime girmek yerine İstanbul’a geldikten sonra arkadaşlık etmeyi seçse zavallı kızın başına bunlar gelmeyecekti. İstemediğinden değildi ona arkadaşlık göstermemek, zamanı, olmamıştı, birden bire terfi almış daha büyük olayların içine düşmüş, kendini bile unutacak kadar işine odaklanmıştı. Şeyda’nın bu koca şehrin girdabında boğulabileceği gelmemişti aklına.
O akşam, dört kişi birlikte yemek yediler. Normal bir aile gibi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, eskisi gibi belki ama Şeyda biliyordu. Her şey olmuştu. Ve hayatı asla eskisi gibi olmayacaktı.
Yemekten sonra Ali Rıza ayağa kalktı. “Artık gitmeliyim. Geç oldu.”
Şeyda da ayağa kalktı, Ali Rıza itiraz etmesine rağmen koluna girip destek alarak kapıya kadar yürüdü onunla. Annesi ve babası mutfakta bulaşık yıkıyordu, kızı ve kurtarıcısının birlikte zaman geçirmesinden mutluydular. Ali Rıza bir anda dedektif olmaktan çıkıp, ailenin bir parçası gibi olmuştu. Ona minnet duyuyorlardı, kızları kurtulduktan sonra yaptıklarının görevi ile alakası olmadığı açıktı. Klinik olayı Ali Rıza dedektif için iş olmanın ötesinde bir anlam taşıyordu.
“Teşekkür ederim,” dedi Şeyda. “Siz olmasaydınız…”
“Görevimdi,” dedi Ali Rıza.
“Hayır,” dedi Şeyda. “Görevinizden fazlasıydı. Siz beni aramaktan vazgeçmediniz. Herkes vazgeçtiğinde. Ailem ve siz dışında kimsenin umurunda değildim gerçekte”
Ali Rıza ona baktı. Uzun bir an baktılar birbirlerine.
“Sen benim arkadaşımsın,” dedi Ali Rıza. “Arkadaşlar birbirini bırakmaz.”
Şeyda gülümsedi. İlk gerçek gülümsemesiydi hastaneden çıktıktan sonra. “Arkadaş mı?”
“Evet. Arkadaş.”
Ama ikisi de biliyordu. Bir şeyler değişmişti aralarında. Dostluk mu? Yoksa başka bir şey mi?
Aylar hızla akıp gitti. Şeyda haftada üç kez terapiye gidiyordu. Doktor Leyla sorular soruyordu. Şeyda hatırlamaya çalışıyordu. Bazen hatırlıyordu. Bazen hatırlamıyordu.
Kemal cezaevindeydi. Ali Rıza ziyaretine gittiğinde adam zayıflamıştı. Gözlerinin altı mosmor, sakalı uzamıştı. Polise bildiği her şeyi kendini de mağdur rolüne sokarak anlatmıştı. Yine de dosyanın ilerlemesi için Ali Rıza sık sık uğrayıp ifadesine başvurmaya devam ediyordu. Sorularını sorup yanıtlarını aldıktan sonra.
Ali Rıza ona baktı acıyarak. “Sen iyi bir adam değilsin Kemal. Ama tamamen kötü de değilsin.”
Kemal güldü. Acı bir gülüştü. “Hangisiyim peki?”
“İkisi birden. İnsanlar hep öyle değil mi?”
(devam edecek)