Kapı açıldı. Duygu içeri girdi. Her zamanki gibi kusursuz giyinmişti. Saçları toplanmıştı, makyajı yerindeydi. Ama gözlerinde bir şey vardı. Bir ışıltı. Merak mı? Endişe mi? Murat Bey ayırt edemedi.
“Murat Bey,” dedi Duygu. “Şeyda’dan haber var mı?”
Murat Bey başını salladı. “Yok.”
“Ailesi yine aradı mı?”
“Evet.”
Duygu sessizce bekledi. Murat Bey ona baktı. Bir şeyler söylemek istedi ama neyi? Orhan’dan bahsedebilir miydi? Yönetim kurulundan? Gizli projeden?
Hayır. Söyleyemezdi.
“Merak etme,” dedi sonunda. “Hallederiz.”
Duygu başını salladı. “Tamam.” Sonra döndü çıkacaktı ama kapıda durdu. Arkasına dönüp baktı.
“Murat Bey,” dedi. “Şeyda buraya gelmeden bir haber yapmıştı hatırlatsanız, kötü niyetli adamlar tarafından kaçırılmış olmasın!”
Murat Bey ona baktı. “Nereden aklına geldi şimdi bu?”
Duygu omuzlarını silkti. “Bilmiyorum. Sadece… on beş gün uzun bir süre. Ve hiç haber vermemesi… Şeyda’ya benzemez.”
“Biliyorum,” dedi Murat Bey. “Belki ailesinden gizli bir tatil ya da başka bir şey yapmak istemiştir”
“Belki,” dedi Duygu. Ama sesi inandırıcı değildi. Sonra çıktı, kapıyı kapattı.
Murat Bey yeniden masasına oturdu. Telefonu eline aldı. Bir numara çevirdi. Bu sefer Orhan değil, başka birini arıyordu.
Telefon çaldı. Uzun süre çaldı. Sonra açıldı.
“Evet?” dedi bir erkek sesi. Soğuk, resmi bir sesti.
“Ben Murat Keskin. Gerçeğin Gücü Gazetesi’nden. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim ama acil bir durum var.”
“Dinliyorum.”
“Orhan beye ulaşamadığım için sizi aramak zorunda kaldım”
Karşı taraftan bir sessizlik geldi. Sonra adam konuştu.
“Orhan bey özel bir aile meselesi olduğundan izin aldı”
“Orhan bey aracılığı ile bir gazeteci arkadaşımıza görev vermiştik. Ancak görev süresi bitmiş olmasına rağmen ulaşamıyoruz. Yerini de Orhan bey biliyordu. Bu dosya ile ilgili ne yapacağımı bilemiyorum. Ailesi bizi sıkıştırıyor, polise giderlerse zor durumda kalabiliriz”
“Ailesine göreve yolladığınızı söyleyen sizsiniz” dedi adam. Sesi kesindi. “Proje tamamlanana kadar kimseye bilgi verilmeyecek demiştik. Orhan bey size bu bilgiyi vermiş olmalı. Orhan beyin adını size kim sorarsa sorsun vermeyeceksiniz.”
“Evet ama—”
“Başka bir şey var mı?”
Murat Bey durdu. İtiraz etmek istedi ama yapamadı. Adam yönetim kurulu üyesiydi. Doğan Medya Grubu’nun sahibi Cemal Arman’ın sağ koluydu. Murat Bey onun karşısında sadece bir çalışandı.
“Hayır,” dedi. “Başka bir şey yok.”
“İyi günler.”
Telefon kapandı. Murat bey ne yapacağını şaşırmıştı. Orhan beyin adı verilmeyecek de olay büyür polise ulaşırsa da verilmeyecekti. Ailesine göreve yolladıklarını söylemişti ama Orhan bey ona böyle bir durumda ne yapacağını söylememişti ki. İnsanlar haklı olarak kızlarını merak ediyorlardı. Ayrıca Şeyda zaten gitmeden açıp ailesine gazetenin verdiği bir göreve gideceğini haber vermişti.
Murat Bey telefonu masaya bıraktı. Gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı.
“Ne saçmalık dönüyor böyle?” diye söylendi sıkıntıyla. Şu anda kızın ortada olmamasının tek sorumlusu kendisi görünüyordu.
Şeyda yemekhane masasında oturuyordu. Önündeki tabakta pilav, et, salata vardı. Ama yemiyordu. Sadece bakıyordu. Çatal elindeydi ama kıpırdamıyordu.
Etrafında diğer hastalar sessizce yemek yiyordu. Kimse konuşmuyordu. Sadece çatal bıçak sesleri duyuluyordu.
Şeyda başını kaldırdı. Köşedeki masaya baktı. Kemal’in masası. Boştu. Hâlâ boştu.
Kemal.
Adı aklında yankılandı. Ama artık ne hissettiğini bilmiyordu. Öfke mi? Hayal kırıklığı mı? Korku mu?
Eğer Kemal bir casusaysa… o zaman söylediklerinin hepsi yalan mıydı?
Levent. Elif. Gülizar. Suna. Mete. İbrahim. Derya.
Hepsi gerçek mi? Yoksa hepsi bir oyun mu?
Şeyda bilmiyordu. Artık hiçbir şey bilmiyordu.
Bakıcısı yanına geldi. “Yemeğini bitir,” dedi yumuşakça.
Şeyda çatalı ağzına götürdü. Bir lokma aldı. Çiğnedi. Yuttu. Tadı yoktu. Her şey tatısızdı artık.
“İyi kız,” dedi bakıcı. “Birazdan ilaçlarını alacaksın. Çok iyi gidiyorsun, yakında ilaçlarının dozunu düşüreceğiz, o zaman buranın keyfini daha rahat çıkarabilirsin.”
İlaçlar. Yine ilaçlar. İlaçların dozunu azaltmak, yakında iyileşmek bunları sürekli duyuyordu. Hasta mıydı o? Psikolog son görüşmede kendini gazeteci sandığından bahsetmişti. Gazeteciyim de ondan diye bağırdığını hatırlıyordu. Bunu söylememesi gerekiyordu ama artık ne görev kalmıştı ne başka bir şeyi buradan çıkmaktan başka önemsediği bir şey yoktu.
Yine de bakıcının söylediklerine başını salladı. İtiraz etmedi. İtiraz etmenin anlamı yoktu. Artık hiçbir şeyin anlamı yoktu. Artık rol yapmıyor sadece mücadele etmek istemiyordu. Yorgundu, çok yorgundu.
Yemek bitti. Bakıcı masaya geldi. Elinde plastik bir bardak vardı. İçinde sıvı ilaçlar vardı bu sefer. Yanında su.
“İç,” dedi bakıcı.
Şeyda ilacı aldı. Ağzına götürdü. Yuttu. Suyla itti boğazından aşağı.
Bakıcı gülümsedi. “Aferin.”
Şeyda ayağa kalktı. Bacakları titriyordu. Bakıcısı koluna girdi. Birlikte yemekhaneden çıktılar.
Koridorda yürürlerken duvarlara bakıyordu. Beyaz duvarlar. Temiz. Parlak. Ama boğucu.
Kaç gündür buradayım?
On beş mi? Yirmi mi?
Neden kimse gelmiyor?
Orhan nerede?
Anne, baba… beni arıyor musunuz?
Gazeteciyim ben haber için geldim biliyorum.
Sorular zihninde dönüp duruyordu. Ama cevapları yoktu.
Odasına vardılar. Bakıcı kapıyı açtı. Şeyda içeri girdi.
“Biraz dinlen,” dedi bakıcı. “Akşama iyi olursun.”
Kapı kapandı. Kilit sesi geldi.
Şeyda yatağa oturdu. Başı dönüyordu. İlaçlar etkisini göstermeye başlamıştı.
Dayanmalıyım.
Uyanık kalmalıyım.
Unutmamalıyım.
Ama gözleri kapanıyordu. Bedeni ağırlaşıyordu. Zihnindeki sis bulutu kalınlaşıyordu.
İbrahim Dönmezoğlu. Elif Gürdal. Gülizar Taşkın…
İsimleri sayıyordu. Ama artık hatırlamakta zorlanıyordu.
Mete… Mete… İsmi neydi?
Suna… Suna…?
Yatağa yattı. Gözleri kapandı.
Ve karanlık onu yuttu.
Ali Rıza, Kurgan Medya Grubu’nun merkez binasının önünde durmuş, binanın girişine bakıyordu. Gökdelen gibiydi. Cam ve çelik. Göz alıcı. Gösterişli.
İçeri girdi. Danışmaya yaklaştı.
“Merhaba,” dedi. “Orhan Yıldız ile görüşmek istiyorum.”
Danışmadaki genç kadın bilgisayara baktı. “Orhan Bey mi? Bir randevunuz var mı?”
“Hayır. Ama acil bir durum var.”
Kadın kaşlarını çattı. “Üzgünüm efendim. Randevusuz ziyaretçi kabul edilmiyor.”
Ali Rıza cebinden kimliğini çıkardı. Gösterdi. “Emniyet Müdürlüğü’nden geliyorum.”
Kadının yüzü değişti. “Bir saniye efendim.”
Telefonu eline aldı. Bir numara çevirdi. Konuştu. Bekledi. Sonra telefonu kapattı.
“Orhan Bey ofisinde değilmiş efendim. Bir süredir izindeymiş.”
“Ne zaman gelecek?”
“Süresi belli değilmiş özel bir mesele için izin almış”
Ali Rıza durdu. “Özel bir mesele mi? O zaman Orhan beyin bağlı çalıştığı üstü ile görüşebilir miyim? İzni onaylayan kişiyle.”
“Maalesef yönetim kurulunun büyük bir kısmı bir anlaşma için yurt dışında şu anda”
“Anlıyorum,” dedi Ali Rıza. “Ne zaman dönecekler?”
“Sanıyorum dört beş gün sonra”
Teşekkür edip, dışarı çıktı. Görevli olduğu işlere dönmek zorundaydı ama Şeyda’nın ortadan kaybolmasının ardında tuhaf bir şeyler olduğundan emindi artık. Bir kayıp dosyası oluşturmak için kanıtları gözden geçirmeyi düşünerek görev yerine döndü.
Sakine hanım ve Hasan bey kızlarından haber alamadıkça her geçen gün daha da geriliyordu. Zavallı Sakine hanım kızının yatağına oturuyor, yastığını kokluyor her gün göz yaşı döküyordu. Bir haftadır İstanbul’da onun evinde kalıyorlardı. Ali Rıza arada bir onları arıyor merak etmemelerini Şeyda’nın iyi olduğundan emin olduğunu ve onu sağ salim bulacağını söylüyordu. Ön araştırmayı tamamlayıp resmi bir kayıp dosyası açacaktı ve o zaman kadar onların da herhangi biriyle konuşmalarını istemiyordu ama tabi gazeteyi istedikleri zaman arayabilirlerdi. Hatta mümkün olduğunca sık aramaları onların da olayı ciddiye alması için çok daha iyi olurdu. Tek istediği olayın polise intikal ettiğini şimdilik kimsenin bilmemesiydi. Bu Şeyda’nın güvenliği için gerekliydi.
(devam edecek)