Ali Rıza huzursuz olduğunu belli edercesine ayağa kalktı. Şeyda’nın ailesini endişelendirecek kadar sorumsuz biri olmadığını biliyordu. Onunla çok uzun zamandır çalışıyorlardı, yine de temkinli olmakta fayda vardı. Aileyi de boş yere kaygılandırmaması gerekiyordu.
“Ne zamandan beri görmediniz?” diye sordu
“On beş gün. Gazete gizli bir haber için yollayacakmış öyle dedi bize, gazeteye gittik müdürü de onayladı ama görevi o vermemiş bir bağlantı varmış, gizli işmiş”
“On beş gün mü? Bağlantısının adını söyledi mi? Bizimle ilgili bir iş değil bildiğim kadarıyla ama sorayım” diyerek telefonu eline aldı Ali Rıza “Rıdvan haber kaynağımız vardı ya Şeyda, gazeteci. Onundan bir eposta ya da bir bağlantı talebi geldi mi hiç son iki hafta da, bizden biriyle çalışıyor muydu biliyor musun?”
Sakine hanım Ali Rıza’nın yüzünü izliyordu konuşurken, Ali Rıza bir süre karşı tarafı dinledi sessizce, sonra kapattı.
“Bizden biriyle çalışmıyormuş, gazete göreve yolladığını onayladıysa bu bir kayıp vakası sayılmaz henüz ama ben yine de araştırıp size bilgi veririm merak etmeyin” dedi dedektif kaygılı anne babaya bakıp.
“Allah razı olsun oğlum” dedi Sakine hanım hemen, “Gizli görevmiş çalışma arkadaşları bile bilmiyor, müdür biliyor sadece, bize demedi ama siz polissiniz belki size söyler sorunca!”
“Tamam ben araştıracağım, resmi bir görevlendirme değil bu ama elimden geleni yaparım yine de! Siz bana nerede kaldığınızı, iletişim bilgilerinizi verin yeter. Bir haber alırsanız beni şu numaradan arayabilirsiniz” diyerek cep telefon numarasını bir kağıda yazıp onlara uzattı. Hasan bey de boş bir kağıda kendi bilgilerini yazdı. Teşekkür edip çıktılar.
Ali Rıza Demir, Şeyda’nın anne ve babasını kapıdan uğurladıktan sonra masasına oturdu. Elindeki kahve soğumuştu ama aldırmadı, bir yudum içti yine de. Gözleri bilgisayar ekranına kilitliydi ama aslında hiçbir şey görmüyordu. Aklı Şeyda’daydı.
On beş gün.
On beş gün boyunca ortada yoktu kız. Aramıyordu, mesaj atmıyordu, cevap vermiyordu. Bu Şeyda’ya hiç benzemezdi. O, işinin başında duran, sorumluluklarını bilen, titiz bir gazeteciydi. Özellikle de böyle önemli bir dosyanın ortasındayken kaybolmak… Hayır, bu normal değildi.
“Rıdvan,” dedi telefonuna uzanırken. Birkaç tuşa bastı, bekledi. Telefon üç kez çaldı, sonra açıldı.
“Abi?”
“Şeyda Yılmaz ile ilgili bir şey var mı?” dedi Ali Rıza doğrudan. “Herhangi bir başvuru, bilgi talebi, kaynak sorgulaması… Herhangi bir şey?”
“Yok abi,” dedi Rıdvan. “Son konuşmamız iki hafta önceydi. O da eski dosyayla ilgiliydi. Sonra aramadı. Ben de bir şey duymadım.”
Ali Rıza telefonu kapattı. Parmaklarını masaya vurdu. Düşündü.
Resmi bir soruşturma açamazsın, dedi kendi kendine. Kayıp başvurusu yok. Aile endişeli ama kız yetişkin. Gazete diyor ki ‘görevde’. Resmi olarak ortada bir suç yok.
Ama Ali Rıza içgüdülerine güvenmeyi öğrenmişti. Yıllardır polislik yapıyordu. Bir şeyler ters gidiyordu. Hissediyordu.
Yavaşça ayağa kalktı. Cebinden cüzdanını çıkardı, içinden bir kartvizit aldı. Kağıt eskimişti, kenarları kıvrılmıştı. Üzerinde bir isim vardı: Cenk Öztürk – Güvenlik Kameraları Birimi.
Telefonu eline aldı. Bir numara çevirdi.
“Cenk? Ben Ali Rıza. Bir ricam olacak.”
Şeyda gözlerini açtığında başı zonkluyordu. Oda dönüyordu. Tavanı görüyordu ama kenarları bulanıktı, sanki bir sis perdesinin arkasından bakıyormuş gibi.
Ne zaman uyudum?
Hatırlamıyordu. Kahvaltıdan sonra mıydı? Öğle yemeğinden sonra mı? Yoksa akşam yemeğinden sonra mı?
Günler birbirine karışmıştı artık. Sabah, öğle, akşam… Hepsi aynıydı. İlaç, uyku, ilaç, uyku, ilaç, uyku…
Yavaşça doğruldu. Başı ağrıyordu. Midesinde bir bulantı vardı. Ağzının içi pamuk gibiydi, kurumuş, tadı acıydı.
Pencereye baktı. Dışarısı aydınlıktı. Güneş parlıyordu. Demek gündüzdü. Ama hangi gün? Kaçıncı gün?
On beş, diye düşündü. Yoksa on altı mı? On yedi mi?
Sayamıyordu artık. Defteri yoktu. Telefonu yoktu. Sadece kafasındaki bulanık hatıralar vardı.
İsimleri hatırlamaya çalıştı. Kemal’den öğrendiklerini.
İbrahim Dönmezoğlu. Elif Gürdal. Gülizar Taşkın. Mete Sakaryalı. Suna Yakut. Derya Boyabatan. Levent Arman.
İsimleri ezberlemişti. Yüzlerini hatırlıyordu. Ama şimdi başka şeyler de karışıyordu aklına. Kemal’in söyledikleri mi? Yoksa kendi hayal gücü mü? Ayırt edemiyordu artık.
Kemal.
Kemal gerçek miydi? Yoksa bir hayal mi?
Bakıcı ne demişti?
“Kemal hasta değil. Bizden biri. Personel. Hastaları gözetlemek için…”
Şeyda başını iki eline aldı. Düşünmeye çalıştı ama zihnindeki sis bulutu kalkmıyordu.
Eğer Kemal personelse… o zaman söyledikleri gerçek mi? Yoksa hepsi bir oyun mu? Eğer personelse… neden bana yardım etsin ki? Orhan bey. Orhan bey onu gönderdi. Değil mi? Ama Orhan bey nerede? Neden gelmiyor?
Soruların cevabı yoktu. Sadece sessizlik vardı. Ve o lanet olası ilaçların beynindeki sis bulutu.
Kapı açıldı. Bakıcısı içeri girdi. Her zamanki gülümsemesi yüzündeydi.
“Günaydın Elif,” dedi. “Kahvaltı vakti.”
Şeyda ona baktı. Gülümsemeye çalıştı ama yüz kasları itiraz etti.
“Bugün hangi gün?” diye sordu sesi hırıltılı çıkmıştı.
Bakıcı kaşlarını kaldırdı. “Pazartesi. Neden sordun?”
Pazartesi. Demek hafta başıydı. Ama hangi hafta? Kaçıncı hafta?
Şeyda cevap vermedi. Ayağa kalkmaya çalıştı ama bacakları tutmadı. Yeniden yatağa oturdu.
“İyi misin?” dedi bakıcı yaklaşarak.
“İyiyim,” dedi Şeyda. “Sadece… biraz yorgunum.”
“Normal” dedi bakıcı. “İlaçlar başta böyle etkiler. Alışırsın. Gel, kahvaltıya inelim.”
Ali Rıza, mesaisi çoktan bitmiş olmasına rağmen güvenlik kamerası kayıtlarını izlerken gözleri acıyordu. Saatlerdir ekrana bakıyordu. Şeyda’nın evinden çıktığı son günü arıyordu.
Cenk Öztürk ona yardım etmişti. Resmi bir talep olmadığı için kayıtlara erişmesi zor olmuştu ama eski bir dosttu Cenk. “Sadece bu sefer,” demişti. “Bir daha olmaz.”
Ali Rıza kayıtları ileri sardı. Şeyda’nın evinin bulunduğu sokağı izliyordu. Arabalar gelip gidiyor, insanlar yürüyordu. Ama Şeyda yok.
Sonra durdu.
Ekrandaki saat 08:47’yi gösteriyordu. Şeyda evden çıkıyordu. Sırt çantası omzundaydı. Yürüyüşü kararlıydı. Sokağın başına doğru ilerledi, köşeyi döndü, gözden kayboldu.
Ali Rıza başka bir kamerayı açtı. Cadde kamerasıydı. Şeyda köşeden çıktı, yürümeye devam etti. Bir süre sonra durdu. Telefon çıkardı. Konuştu. Birkaç dakika sonra bir taksi durdu yanında. Bindi.
Ali Rıza taksinin plakasını not etti. Kamerayı ileri sardı. Taksiyi takip etti. Bir, iki, üç… beş farklı kamera. Taksi şehir merkezinden uzaklaştı. Sonra küçük bir kafeye park etti.
Ali Rıza not defterine kafenin adresini yazdı. Sonra videoyu oynatmaya devam etti.
Şeyda taksiden indi. Kafeye girdi. Ali Rıza saati kontrol etti: 09:23.
Kamerayı ileri sardı. Bir saat geçti. Şeyda kafeden çıktı. Ama yalnız değildi. Yanında bir adam vardı.
Ali Rıza videoyu duraklattı. Adama yakınlaştı. Orta yaşlı bir adamdı. Takım elbise giyiyordu. Yüzü açık seçik görünmüyordu. Kamera açısı uygun değildi, başını eğik tutmuştu adam.
Ali Rıza videoyu oynatmaya devam etti. Şeyda kafeden çıkıp bir taksi çevirip gazeteye dönmüştü. Muhtemelen adam kaynaklarından biriydi, bu kadar gizli ve uzakta görüştüklerine göre, kimliği açığa çıksın istemeyen biriydi. Görünüşüne bakılırsa, öyle sıradan, saklanan veya suçlu birine benzemiyordu. Kamerayı geri sarıp adamı takip etmeye çalıştı ama adam ara sokakların birine girip kayboluyordu nasıl oluyorsa.
Kahretsin.
Videoyu geri sardı. Tekrar izledi. Adamın yüzünü görebilmek için farklı açılar denedi. Ama her seferinde adam başını eğik tutuyordu. Sanki kameralardan kaçınıyormuş gibi.
Ali Rıza not defterine: Adam kameralardan kaçınıyor. Profesyonel. Kim bu? diye not almaya devam etti
(devam edecek)