Onuncu gün onu psikologla görüştürmüşlerdi, psikolog bakıcısının kendi kendine konuştuğunu söylediğini söyleyerek konuya girdi, ne düşünüyordu, neden öyle davranmıştı. Kemal’i neden özellikle sormuştu, onu ailesinden ya da sevdiği sevmediği birine mi benzetiyordu. Kadın doktor bir şeyler mi ima ediyor, yoksa rutin bir soru dizisi mi uyguluyor emin değildi. Öğlen yemeğinden sonra onun odasına götürülmüş, ilaçların etkisi yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı.
“Kendi kendine konuşman iyi değil!” dedi kadının sesi sanki yan odadan geliyor gibiydi artık, “Bunu halledeceğiz merak etme! Buradan sapasağlam çıkıp hayatına döneceksin, hem de eskisinden bile iyi olarak!”
“Ne zaman?” diye sayıkladı Şeyda elinde olmadan, uykuya geçmemek için zor dayanıyordu.
“Ne ne zaman?” dedi psikolog dişlerini göstererek gülüyordu galiba.
“Buradan çıkacağım!”
“Tabi çıkacaksın, kendi kendine konuşmayı bırakınca!”
“Ben kendi kendime konuşmuyorum ki!” dedi zorlanarak ama içinden de niye ısrarla cevap verdiğini merak ediyordu.
“Konuşuyorsun” dedi giderek bulanıklaşan psikoloğun yüzü ve sesi, “Ben burada bile değilim! Sen şu an kendi kendine konuşuyorsun!” dediğini duydu en son, gözlerini açtığında kendi odasındaydı. Endişeyle tavana ve etrafına baktı. Bir rüya mı görmüştü yoksa gerçekten psikoloğun odasına gitmiş miydi? Bu kadar saçma bir diyalog ancak rüyada olabilirdi, gitmemişti muhtemelen. Ya da gitmişti. Her geçen gün zihni daha fazla saçmalık üretiyordu.
“Haydi gelecekseniz gelin artık!” diye söylendi, “Yoksa burada delireceğim!”
Sonra kameraları hatırlayıp, toparlandı, bir de odasına kendi kendine konuştuğunu görünce iyice deliye çıkarırlardı adını.
“Hepinizi çıkaracağım buradan” dedi hastalar gözünün önünde gibi “Söz veriyorum.”
Şeyda’nın kliniğe girişinden sonraki on beşinci günün sabahı, Vedat telefonları açtığında saat on birdi. Gazetenin genel hat telefonu çalıyordu.
“Alo, Vedat, buyurun?”
“Merhaba oğlum,” dedi bir kadın sesi. “Şeyda’yla görüşmek istiyorum.”
Vedat durdu. Şeyda izne ayrılmış iki haftadır da dönmemişti. Çok umurunda değildi, çünkü o ortalıktan çekilince Duygu ile eski düzenlerine geri dönmüşler yeniden ikisi çalışmaya başlamışlardı.
“Şeyda Hanım mı?” dedi. “Kendisi… şu anda burada değil. Ailesinin yanına gitti. İzinde. Haftaya döner.”
“Ne diyorsun sen oğlum? Ben annesiyim! Şeyda burada yok! İki haftadır göremedik!” Dedi Sakine hanım endişeyle
Vedat’ın uyuşukluğunu bozamadı bu sözler “Ama bana öyle söylendi…”
“Kim söyledi?”
“Ben… bilmiyorum. Belki yanlış anlamışımdır. Bir dakika sorayım.”
Telefonu beklemeye aldı. Duygu’nun bölmesine girdi
“Özür dilerim ama… Şeyda’nın annesi telefonda. Şeyda’nın evde olmadığını söylüyor. Ama ben Şeyda’nın ailesinin yanına gittiğini sanıyordum…”
Duygu başını kaldırdı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
“Aktar bana!” diye eliyle işaret edince Vedat odaya dönüp, hattı Duygu’ya bağladı.
“Merhaba teyzeciğim, ben Duygu, Şeyda’nın iş arkadaşıyım. Şeyda bize ailesinin yanına gittiğini söyledi,” dedi sakin bir sesle. “Haberi gazetede ana sayfada çıkınca ‘bunu hak ettim’ demişti. Dinlenmeye gideceğini söyledi. Biz sizin yanınızda sanıyorduk.”
“Yok bana da bir göreve gideceğini söyledi arayıp, oradan sana ulaşamam dedi ama iki hafta geçip ses çıkmayınca merak etmeye başladım” dedi zavallı kadın endişeyle.
“İki haftadır bizi de aramadı,” dedi Duygu. Sesinde sevecenlik vardı “İsterseniz yazı işleri müdürüne sorup size dönerim. Belki bizim bilmediğimiz bir görev vermiştir müdür ona, bazen olur böyle şeyler”
Sakine hanım hemen telefon numarasını söyledi, Duygu yazıyor gibi yaptı ama yazmadı ve sonra telefonu kapattı. O konuşurken Vedat yeniden onun bölmesinin girişine gelmiş dinliyordu. Telefonu kapattıktan sonra onun hâlâ meraklı bir ifadeyle dikilmeye devam ettiğini görünce;
“Belki ailesinden gizli bir halt karıştırıyor,” dedi Duygu omuz silkerek. “Ne bileyim ben. İşine dön Vedat.” Deyince, Vedat yeniden masasına döndü ama merak etmişti.
Şeyda’nın anne ve babası bütün gün haber beklediler ama arayan olmadı. Akşam Hasan bey, “Şu dedektif ile çalışmıyor muydu? Neydi adı Ali mi? Onu mu arasak yarın, belki o gizli iş polisle ilgilidir yine, yoksa niye gizli olsun. O biliyordur!” dedi karısına. Çok belli edip karısını panikletmek istemiyordu ama o da endişelenmişti iyice.
Karısı daha ağzından çıkar çıkmaz internetten dedektifin numarasını bulmaya çalıştı bekleyecek sabrı yoktu. Bulamayınca, gidip Şeyda’nın odasını karıştırdı belki bir yerlere yazmıştır diye düşünüyordu ama uzun uzun aramasına rağmen orda da bulamadı. Saat geç olduğu için sabah karı koca İstanbul’a gidip, hem gazeteye hem de dedektife uğramaya karar verdiler.
Sabah erkenden yola çıkıp İstanbul’a gittiler, önce belki evdedir hasta falan olmuştur diye eve uğradılar, apartman görevlisinde yedek bir anahtar vardı ama adam onları tanımadığı için vermek istemedi. Şeyda’nın teyzesi aranınca, adam anahtarı verip, dairenin kapısını açtı. Adamın dediğine göre Şeyda iki haftadır eve hiç gelmemişti.
İçeri girip, etrafa bakındılar, evin havasızlığından bile iki haftadır kapalı olduğu belliydi. Eşyalarını bırakıp, doğruca gazeteye gittiler.
Yazı işleri müdürü Şeyda’nın anne ve babasının geldiğini duyunca onları odasına kabul etti. Veda ve Duygu o sırada ofiste değillerdi.
“Gizli bir görev için gönderdik doğru” dedi Murat bey, “Ama henüz geri gelmedi, gittiği yerdeki bağlantısı ben değilim o yüzden haberim yok ama isterseniz bağlantıyı arar sorarım!” dedi nazikçe.
“Arayın lütfen” dedi Hasan bey, Murat bey telefonunu alıp, odadan çıktı ve kısa bir süre sonra geri geldi.
“Üzgünüm bağlantıya ulaşamadım” dedi, “Ama gün içinde mutlaka ulaşırım. Siz bana numaranızı bırakın, haber alır almaz size döneyim”
“Şeyda’nın başına bir iş gelmemiştir değil mi?” dedi Sakine hanım endişeyle.
“Allah korusun, aklınıza böyle şeyler getirmeyin, o iyi bir gazeteci, akıllı bir kız eminim görev süresi biraz uzamıştır. Ben size haber vereceğim”
“Peki görevi siz verdiyseniz neden başkası biliyor da siz bilmiyorsunuz?” diye sordu Hasan bey gergin bir sesle.
“Haklısınız” dedi Murat bey nazikçe, “Ancak benim de üstlerim var, ben sadece bir çalışanım. Görevin kapsamını bilsem de, gittiği yeri, görev süresini ben belirlemiyorum. Bu özel ve gizli bir görev olarak planlandı. Bu nedenle bana da çok fazla bilgi verilmedi.”
“Kızımın başına bir şey gelirse hepinizi mahvederim!” diye çıktı Hasan beyin ağzından ve “Haydi hanım!” diyerek karısını kaldırdı, dışarı çıktılar
“Yok böyle olmayacak, emniyete gidelim, ben gizli görev , sır anlamam, kızımı bulsunlar!” diyerek bir taksi çevirdiler ve emniyet binasına gittiler doğrudan
“Dedektif Ali Rıza’yla görüşmemiz lazım.” Dediler danışmada ki görevli memura, kızlarının adını ve kayıp olduğunu söylediler.
Polis Dedektifin görev yaptığı katı arayıp kısa bir görüşme yaptıktan sonra
“Üçüncü kat, 307 numara. Çıkabilirsiniz.” dedi gülümseyerek
Dedektifin kapısına geldiklerinde nazikçe kapıyı çalıp içeri gidiler.
Ali Rıza masasında oturuyordu. Kırklı yaşlarında, saçları grileşmeye başlamış bir adamdı. Gözlüklü, ciddi görünümlüydü. Şeyda’nın annesi ve babasının geldiğini duyunca şaşırmıştı, kayıp olduğunu duyunca daha da şaşırmıştı.
“Buyurun,” dedi. “Oturun lütfen.”
“Ben Şeyda’nın annesiyim Sakine ismim. Kızım iki haftadır kayıp. Gazetede yok. Evde yok. Aramıyor. Sizinle çalıştığını biliyorum. Nerede olduğunu biliyor musunuz?” dedi Sakine hanım doğrudan. İkisinin de nezaket kuralları düşünecek halleri kalmamıştı.
Ali Rıza kaşlarını çattı. “Şeyda mı? Ben de onu arıyordum. Yeni bir bulgu için birkaç mesaj bıraktım. Dönmedi. İşi vardır diye düşündüm. Meşguldür diye…”
“Yok. İşte yok. Evde yok. Kimse bilmiyor nerede.”
(devam edecek)