Kayıt Dışı – Bölüm 20

Kemal kapıya yürüdü. Kulak kabarttı. Koridora baktı. Çıktı. Kapı sessizce kapandı. 

Şeyda yatakta oturdu. Gözyaşları yanaklarından süzüldü. 

“Zavallı Levent,” diye fısıldadı. “Üzgünüm. Çok üzgünüm.” 

Sonra yattı. Gözlerini kapattı. Kafein istemeyi yine unutmuştu ama Kemal’de bir daha ne zaman geleceğini söylememişti bu sefer. Şeyda’nın günleri tükeniyordu, burada olan biten her şeyi, her ismi duymak istiyordu çıkmadan. Keşke Kemal çıkabilseydi doğrudan, şahit olarak onun anlattıkları daha geçerli olurdu. 

“Duygu,” diye düşündü sonra. “Sen bunu biliyordun. Ve sessiz kaldın. Bundan hiç şüphem yok.” 

Devam eden üç gün boyunca Kemal ne yemekhanede göründü ne de Şeyda’nın odasına geldi. Şeyda her sabah yemekhaneye girer girmez köşedeki masaya bakıyordu. Boştu. Öğle yemeğinde, akşam yemeğinde de aynı şey. Kemal ortadan kaybolmuştu. 

“Başına bir şey mi geldi?” diye düşünmeye başladı “Yoksa onun bir muhbir olduğunu anlayıp, özel tedavi odasına mı aldılar? Konuştuğu personelden biri ihbar etti belki göze girmek için, kendi demişti para yüzünden sadıklar ama ağızları içeriye gevşek diye” 

Geleli doğru saydıysa, sekiz gün olmuştu. Kemal’den duyduklarını kendinde olduğu sürelerde aklında evirip çeviriyor, unutmamaya çalışıyordu. İsimler, hikayeler, acılar.  Anlaşılan fakirlerin başına gelenler televizyonlarda perde perde anlatılırken, zenginlerin yaptıkları perde arkalarına saklanıyordu. Oysa insanın yozlaşmasının parayla pulla ilgisi yoktu, kalbiyle ilgisi vardı doğrudan. Güçlüler pisliklerini kedi kumu gibi kullandıkları paralarla saklarken, fakirler yakalandılar mı, her şey ortada kalıyordu.  

Sonuç olarak Kemal yoktu ve Orhan bey de henüz gelmemişti. Buraya girerken bir hafta, on gün demişti ama Kemal ortaya çıkmadan, gitmek istemiyordu. Eğer Kemal’e de Levent’e benzer bir şey yaptılarsa çıkıp her şeyi yazsa bile ortada bir tanık olmayacaktı. Burası mühürlenirse, çalışanlar da ortakları gibi hapse gireceklerdi muhtemelen, belki de o zaman Kemal olmasa da olan biteni anlatabilirlerdi. Yine de Kemal’in başına ona muhbirlik ettiği için kötü bir şey gelirse çok üzülürdü. Zavallı adam kendini riske atarak buradakiler kurtarmaya çalışmaktan başka bir şey yapmıyordu. Duygu’nun babası da buranın ortaklarından mıydı acaba? Karısını ve oğlunu kolayca buraya kapattığına göre öyle olduğu kesindi ama Kemal kurucu ortakların isimlerini hiç saymamıştı.  

Sekizinci gün öğlen yemeğinde kafası bulanık olsa da, dayanamayıp bakıcısına Kemal’i sordu. Sonuçta yemekhanede eksik tek kişi oydu, bunu sorması için illa onunla bir bağı olması gerekmiyordu. 

Bakıcı masasına servis yaparken, fısıldayarak sordu: 

“Şu köşedeki masada oturan adam…  Neden artık gelmiyor? İyileşti mi?” 

Bakıcı başını kaldırdı. Gülümsedi. 

“Kemal mi?” dedi. “O hasta değil ki.” 

Şeyda dondu “Ama burada kalıyor ya sonuçta?” 

“Amah hastakardan biri değil,” dedi bakıcı. “Bizden biri. Personel. Hastaları gözetlemek için dönem dönem hastaların arasına karışır. Onları izler. Kim ne yapıyor, kim ne konuşuyor… Buradaki görevi bitti. Kim bilir hangi koridorda şimdi.” 

Şeyda’nın kalbi duracaktı neredeyse. 

“Ne?” dedi nefesi kesilerek, “Bir casus mu yani?” 

“Evet,” dedi bakıcı. “Kemal çok iyidir bu işte. Hastalar ona güvenir. Konuşur. Sır verir. Sonra bize rapor eder. Çok faydalı biri. Bu koridorda biri için görev vermişlerdir ona yoksa gelmezdi” 

“Kim için?” dedi Şeyda sesindeki korkuyu kontrol etmeye çalışıyordu. 

“Bilmiyorum bize söylemezler öyle şeyleri ama Kemal ortalıklardaysa, birilerinin bir planı var demektir! Hadi yemeğini ye!” dedikten sonra duvar dibindeki yerine döndü bakıcı 

Şeyda boş gözlerle Kemal’in masasına bakıyordu. İlacın uyuşturan etkisine rağmen kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyor elleri titriyordu.  

“Hasta değil.” 

“Bizden biri.” 

“Hastaları gözetlemek için.” 

“Rapor eder.” 

Kemal’in hasta olmadığını Orhan bey de söylemişti, ailesinden korkusuna orada kalıyordu. Zaten diğer hastalar gibi uyuşuk gezmiyordu. Her şeyin yolunu bulmuş ayrıcalıklı bir hasta.  

“Geri zekalı Şeyda!” dedi yüksek sesle elinde olmadan, “Öyle geri zekalısın ki bilgi alacağım diye bu adamın nasıl bu kadar ayrıcalığı var diye sormadın bile, oysa ilk sorgulaman gereken haber kaynağın olmalıydı.” 

Yemeği falan unutup, başını ellerinin arasına aldı. 

“Hayır,” diye fısıldadı. “Hayır, hayır, hayır. Böyle olamaz. O böyle bir görevdeyse, aslında Orhan beye haber uçurması daha makul değil mi zaten? Bir hasta bunları yapamaz ama bir personel yapabilir. Evet daha mantıklı. Bunu bana anlatırken açıklamamış olabilir, belki başka hastalara söylerim diye açıklamamıştır, bu da mantıklı. Başka hastalarla konuşmayı deneyeceğimi tahmin etmiştir. ” 

Kameraları nasıl kapatıyordu? “Sistemin zaaflarını biliyorum” demişti. Personelle nasıl anlaşıyordu? “İlişkilerim var” demişti. Neden bakıcılar onu izlemiyordu? “Alıştılar bana” demişti. 

Her şey mantıklıydı. Orhan’ın ajanı olabilirdi bu durumda, içi biraz rahatladı. Demek ki ona anlatacakları bitmiş, buradaki rutin görevi olarak başka koridorlara gitmişti. Yeniden doğrulup derin bir iç çekti. Tam kaşığını eline almıştı ki, bakıcısı yanına geldi, “Neyin var? Kötü mü hissediyorsun?” 

“Hayır! Eski bir şey geldi aklıma da ondan öyle şey yaptım!” 

“Kendi kendine konuşuyordun? Durumun iyi değil, bunu rapor edeceğim?” 

“Hayır iyiyim gerçekten, kendi kendime mırıldanıyordum evet, bir şarkı geldi çünkü aklıma eskilerden? Söyleyeyim mi?” dedikten sonra aklına gelen ilk şarkıyı mırıldanmaya başladı Şeyda. O an kendini bahçede gördüğü Derya’ya benzetmişti. O da tatildeyim yalanına yatıyordu belki bu yüzden. Fena numara değildi ama ondan önce kapılmıştı maalesef. 

“Tamam sus! Yine de rapor edeceğim. Kendi kendine konuşman pek hayra alamet değil. İyileşeceğine, kötülüyorsun küçük hanım. Bir de ilaçları içmek istemiyorsun!” 

Şeyda bakıcı ile tartışmanın bir anlamı olmadı olmadığını öğrenmişti bir haftada. Bir kere kendi kendine konuştu diye onu o odaya sokacak halleri yoktu herhalde, en çok bir psikologla görüştürürlerdi. Geldiğinde her hafta bir görüşmesi olduğu söylenmişti ama henüz gerçekleşmemişti. Neyse en azından Kemal için endişelenmesi gerekmiyordu artık ama kendi için endişelenmeli miydi ondan emin değildi.  

Dokuzuncu gün, onuncu gün, on birinci gün… Günler birbirine karışmaya başladı. Her sabah aynı. Kahvaltı, ilaç, uyku. Öğle yemeği, ilaç, uyku. Akşam yemeği, ilaç, uyku. Şeyda artık sadece isimlerle yaşıyordu. Kemal’den öğrendiklerini tekrar ediyor, Orhan beyin neden hâlâ gelmediğini anlamaya çalışıyordu. Bekledikleri bir şey mi vardı? 

“Kemal Orhan’ın adamı,” diye düşünüyordu. “Personel olduğu için her şeyi öğrenebiliyordu. Mantıklı. Başka türlü yapmazdı bunları.” Her tedirgin olduğunda kendine bunları söylüyordu ama burada kalışı biraz daha uzarsa bu telkinin işe yaramayacağın kendisi de biliyordu. Aklından kötü şeyler geçirip, zaten bir de ilaçlarla bozulan psikolojisini daha beter etmek istemiyordu, aklını başında tutmak zorundaydı. Buradan çıkacak haberini yazacak, başarılı bir gazeteci olmak yolunda devam edecekti. Ailesini düşünüyordu bir de henüz onlara söylediği süre yeni doluyordu ama biraz gecikirse annesi merak etmeye başlardı. Kemal keşke giderken bir daha gelmeyeceğini ama bundan sonra ne olacağını söyleseydi. Sonuçta o Orhan beyle haberleşiyordu. Belki de o da Orhan beyden haber bekliyordu? Kafası giderek karışıyordu, bir an önce burada çıkması lazımdı. Bedeninin direnci de düşüyordu artık, ilk geldiği günlerdeki gibi değil, diğer hastalar gibi yürümeye başlamıştı. Buraya insanın sağlam girip, sağlam çıkması gerçekten mümkün değildi.  

(devam edecek)

Yorum bırakın