Kemal anlatmaya başlamadan, “Dün bahçedeydik. Ziyaret günüydü. Seni görmedim.” dedi Şeyda merakla.
Kemal gülümsedi. “Söyledim ya, benim ayrıcalıklarım var. Ne işim var bahçede? Odamda oturdum.”
Şeyda başını salladı, “Gerçekten bu ayrıcalıkları nasıl kazandığını merak ediyorum ama zamanım azalıyor işim daha önemli. Buradan kurtulunca anlatırsın artık” diyerek gülümsedi, sonra hızlıca devam etti. “Levent’i gördüm, Duygu’nun kardeşini. Çok kötü durumda. Ne yapmışlar çocuğa öyle?”
Kemal’in yüzü ekşidi “Biliyorum. Sana onun hikayesini anlatacağım. Ama önce başkalarından bahsedeyim. Senin görmediğin insanlar var burada.”
“Kim onlar?”
Kemal pencereye gitti. Karanlığa baktı.
“Yukarı katta iki kişi var,” dedi. “Senin koridorunda değiller. O yüzden görmedin.”
“Kim onlar?” dedi Şeyda yine heyecanla.
“Biri genç bir kadın,” dedi Kemal. “Yirmi dokuz yaşında. Adı Zeynep Kuzgun. Bir avukatın karısıydı. Kocasından şiddet görmüş. Boşanmak istemiş. Ama koca onu buraya kapattırmış. ‘Paranoyak’ diye rapor hazırlatmış. İki yıldır burada. Artık konuşmuyor. Artık hiçbir şey istemiyor.”
Şeyda’nın içi burkuldu. “Hep de kadınlar ve gençler ya!” dedi sinirle
“Bir de yaşlı bir adam var,” dedi Kemal. “Yetmiş yaşında. Adı Hüseyin Tuncer. Zengin bir aileden. Oğulları babasının parasını istiyormuş. Ama baba vermiyormuş. ‘Deli’ diye buraya kapattılar. Bir yıl oldu. Adam eskiden çok zekiymiş. Matematik profesörüymüş. Şimdi hiçbir şey hatırlamıyor.”
“Tanrım” dedi Şeyda. “Daha kaç kişi var?”
“Çok burası kocaman bir tesis. Alt katta da var,” dedi Kemal. “Senin inmediğin yerler. Özel bölüm. Oraya çok ağır hastalar konuyor. Ya da çok dirençli olanlar.”
“Dirençli mi?”
“Evet,” dedi Kemal. “Kaçmaya çalışanlar. İsyan edenler. Bağıranlar. Onları özel bölüme götürüyorlar. Orada daha sıkı gözetim var. Daha fazla ilaç. Daha fazla… müdahale.”
Şeyda’nın tüyleri diken diken oldu. “Kaç kişi var orada?”
“Bilmiyorum tam olarak,” dedi Kemal. “Ama en az beş altı kişi. Belki daha fazla.”
“Peki özel tedavi odası?” dedi Şeyda. “Şu an kimler var orada?”
Kemal derin bir nefes aldı. “Şu an iki kişi var. Birini bahçede gördün. Kırmızı sabahlıklı adam. Adı Kerem Soylu. Özel tedaviye alındı. Dün döndü.”
“Evet,” dedi Şeyda. “Tekerlekli sandalyedeydi. Önce yürüyordu ama.”
“Evet,” dedi Kemal. “İki hafta önce yürüyordu. Konuşuyordu. Ama ailesi ‘yeterince uysal değil’ demiş. Özel tedaviye aldılar. Şimdi… gördüğün gibi.”
Şeyda gözlerini kapattı. “Ailesi mi demiş? Ben de hastalarını böyle görünce üzülmüşlerdir diye düşündüm bir de saf saf. Demek ne kadar berbatlaştığını kontrol etmeye gelmişler. Zalimler. ”
“Bir genç kız,” dedi Kemal. “On yedi yaşında. Adı Selin Aydın. Onun tam niye geldiğini bilmiyorum ama herhalde, hamile kalmış babasının istemediği birinden, emin değilim ama”
Şeyda başını salladı. İsimleri ezberlemeye çalıştı.
“Zeynep Kuzgun. Hüseyin Tuncer. Kerem Soylu. Selin Aydın. Doğurmuş mu?”
“Elbette hayır!” dedi Kemal. “Hepsini hatırla. Çıktığında yaz.”
“Yazacağım,” dedi Şeyda. “Söz veriyorum.”
Kemal ona döndü. “Şimdi Levent’ten bahsedelim. Çünkü o senin bilidiğin biri.”
Şeyda doğruldu. “Dinliyorum.”
Kemal derin bir nefes aldı.
“Levent” dedi. “Levent Arman. Cemal Arman’ın oğlu. Ama Duygu’nun üvey kardeşi.”
Şeyda’nın kaşları kalktı. “Üvey mi?”
“Evet,” dedi Kemal. “Cemal Arman’ın ikinci evliliğinden. İlk karısı intihar etti. Biliyorsun bunu.”
“Evet,” dedi Şeyda. “Duygu bir keresinde bahsetmişti. Çok üzülüyordu.”
“İntihar ettirdi” diye iç çekti Kemal. “Cemal Arman. Karısını depresyona soktu. Aldattı. Küçük düşürdü. Sonunda kadın dayanamadı. İntihar etti.”
Şeyda’nın nefesi kesildi.
“Sonra ikinci bir kadınla evlendi,” diye devam etti Kemal. “Genç bir kadındı. Güzeldi. Cemal Arman onu da kullandı. Evlendiler. Levent doğdu. Ama sonra kadın gerçeği öğrendi. Cemal Arman’ın ne kadar kötü bir adam olduğunu öğrendi sanırım ya da ona da benzer şeyler yapmak istedi belki bilmiyorum. Boşanmak istedi.”
“Ne oldu?”
“Kayboldu” dedi Kemal. “Bir gün evden çıkmış ve bir daha dönmemiş. Cemal Arman herkese ‘kaçtı’ dedi o zamanla,. ‘Beni ve oğlumu terk etti’ diye acıklı açıklamalar yaptı. Ama gerçeğin bu olmadığını çoğu insan biliyordu. En azından onun gerçek yüzünü bilen çoğu insan.”
Şeyda öne eğildi. “Gerçek neydi? Ne oldu o kadına?”
Kemal ona baktı. “Buraya getirdi. Bu kliniğe. Karısını buraya kapattırdı.”
Şeyda’nın elleri titredi. “Ne? Burası o kadar eski bir yer mi?”
“Evet,” dedi Kemal. “Levent’in annesi de buradaymış, tabi bana denk geldi diyemem ama kadıncağız gencecik yaşında buradaki şartlara dayanamayıp ölmüş.”
“Sen bütün bunları nasıl öğreniyorsun? Sonuçta bir hastasın!”
“Evet hastayım ama bu camiadan biriyim ben unuttun mu? Bu zengin sadistler grubunun bir üyesi benim ailem de, o yüzden buradayım zaten. Burada çalışanlar para aldıkları için sadakat gösteriyorlar, yoksa ağızları çok sıkı olduğundan değil. Tabi bir de sonları burada bitmesin diye” diyerek sinir bozucu sessiz bir kahkaha attı.
Şeyda başını ellerinin arasına aldı. “Tanrım. Burası resmen korku filmi gibi, klinik değil, bir mezarlık sanki. Yaşayan ölüler diyarı!”
“Yazına böyel başlık atabilirsin, çok iyi geliyor kulağa!” dedikten sonra vakit azaldığından anlatmaya devam etti Kemal, “Levent küçükmüş tabi o zamanlar. Annesini hatırlamıyormuş bile. Babası ‘annen terk etti bizi’ deyince inanmış. O sırada Duygu’da küçük tabi aralarında üç ya da dört yaş anca vardır. Ama sonra…”
Durdu.
“Sonra ne?” dedi Şeyda.
“Sonra yirmi beş yaşında bir şey bulmuş” dedi Kemal. “Babasının evinde. Bir dosya. Eski belgeler. Annesinin burada olduğunu gösteren belgeler. Tedavi kayıtları. İlaç reçeteleri. Ölüm raporu. Aslında tamamen tesadüf ya da biri görsün istemiş işin o tarafını bilemiyoruz, ben de başkalarından dinliyorum sonuçta, Levent’i halini görüyorsun, konuşup anlatacak durumda değil. ”
Şeyda’nın göğsü sıkıştı. “Levent öğrenmiş yani, buraya geldiğinde durumu nasıldı onun?”
“Buraya geldiğinde de böyleydi, herhalde konuşamasın diye belki evde başladılar ilaç uygulamaya.” dedi Kemal. “Ve evet öğrenince babasına hesap sormaya gitmiş. Sonrası burada işte!”
“Geldiğinde onu gördün mü sen?”
“Doğrudan değil ama anlatılanları duydum” dedi Kemal. “‘Oğlum hasta’ demiş babası. ‘Paranoyak. Annesiyle ilgili hezeyanlar görüyor. Tedaviye ihtiyacı var.’ Gelmeden zaten raporlar hazırmış. İmzalar hazırmış. Her şey hazırmış yani. Ele güne deli olduğunu söylemek istemedik yalanıyla, yurt dışına gitti diyeceğiz demişler. Yani yalan üzerine yalan düşünsene, gerçeği bilen sadece buradakiler”
Şeyda gözlerini kapattı. “Peki Duygu? Duygu biliyor muymuş?”
Kemal durdu. “Ben burada konuşulanı bilebilirim sadece, ablası hakkında bir şey duymadım”
“Yine de bir çocuk. Nasıl…”
“Zenginlik,” dedi Kemal. “Para. Miras. Eğer Levent ortada olmazsa, Duygu tek varis. Her şeyi o alır. Babası ölünce. Her şeyi. Yani bilse de ses çıkarmıyor olabilir.”
Şeyda başını salladı. İsimleri tekrar etti aklından.
“Levent Arman. Cemal Arman’ın oğlu. Annesi burada öldü. Levent gerçeği öğrendi. Buraya kapatıldı. Üç yıldır burada. Duygu biliyor mu belli değil ya da sessiz kaldı. İnsan kardeşi yurt dışında olsa hiç haberleşmez mi? Ne oldu buna demez mi? Bence biliyor sessiz kaldı”
“Olabilir” dedi Kemal ve ayağa kalktı. “Gitmem lazım. Kameralar devreye girecek.”
“Bekle,” dedi Şeyda. “Bir şey daha. Levent’in annesi… buraya geldiğinde kayıtlar tutuldu mu? İsmi neydi?”
“Ayla Arman,” dedi Kemal. “Kayıtlarda var. Ama dosyalar kilitli. Doktor Faruk’un odasında. Çıkamazsın oraya.”
“Tamam,” dedi Şeyda. “Ayla Arman. Hatırlarım.”
(devam edecek)