Kayıt Dışı – Bölüm 18

Derya gülmeye devam edince, onunla da bir şey konuşamayacağını anladı, etrafına bakınıp, biraz daha uzakta bir masaya doğru yürürken, yanından geçtiği tekerlekli sandalyedeki adamın yaka kartını okuyunca durdu. 

“Levent Arman.” 

Duygu’nun kardeşi. 

Zavallı adam başı öne düşük yeri seyrediyor gibi öylece oturuyordu. Limonatası hiç eksilmemişti ama bir eliyle içecekmiş gibi bardağı sarmıştı.  

Saçları ve sakalı epeydir kesilmemiş gibi görünüyordu. Şeyda hemen yanındaki sandalyeye ilişip, yüzünü görmeye çalıştı önce ama adam masaya oturmasına rağmen hiç tepki vermemişti. Şeyda ona doğru eğilip “Levent,” dedi fısıldayarak. 

Adam kıpırdamadı bile, iyice eğilip yüzüne baktı. 

Gözleri açıktı ama boş bakıyordu. Burada olduğunun bile farkında değil gibiydi.  

“Levent” dedi Şeyda yine. “Beni duyuyor musun?” 

Tam o sırada tanıdığı o gür sesi duydu, “Elif, kalk. Rahatsız etme onu.” Bakıcısı sonunda masadan masaya geçmesine dayanamamış olacaktı ki yanına gelmişti.  

Şeyda ayağa kalkıp geri çekildi, “Arkadaş edinmeye çalışıyordum sadece!” dedi gülümseyerek ama Levent’in yüzünü unutamayacaktı. Duygu’nun kardeşi buradaydı ve artık insan bile değildi. Duygu’nun kötü olduğunu zaten düşünüyordu ama genetik olabileceği daha önce hiç aklına gelmemişti. Bakıcısı onu diğerlerinden uzakta başka bir masaya oturtup, o gelene kadar oradan kalkmamasını tembihledi.  

Bir saat daha bahçede oturduktan sonra ziyaretçiler gitmeye başlayınca bakıcılar hastalarının yanına gelip, hepsini içeri sokmaya başladı. Zaten öğle yemeği saati gelmişti, doğruca yemekhaneye gittiler. Her zaman ki rutinlerden sonra ilaçlar geldi, Şeyda sormadan bakıcı normal doza döndüklerini açıkladı. İtiraz edemeyeceği için mecburen yuttu en azından yarım günde olsa ayık kalmayı başarabilmişti bu gün. Odaya dönene kadar okuduğu yaka kartlarındaki isimleri teker teker aklından geçirdi. Daha odaya varmadan ilaçlar etkisini göstermeye başlamıştı. Gözleri ağırlaştı. Kafası bulanıklaştı. Elleri titredi. 

“Hayır” diye sinirlendi kendi kendine “Dayanmalıyım. Unutmamalıyım.” 

Koridorda geldiklerinde Şeyda içinden tekrar etmeye devam ediyordu. 

“İbrahim Dönmezoğlu. Tenis kazası. Tekerlekli sandalye.” 

“Elif Gürdal. Rüstem Gürdal’ın kızı. Saçları dökük.” 

“Gülizar Taşkın. Boşanmak istedi. Kocası kapattı.” 

“Mete Sakaryalı. Babasını şantaj etti. Konuşmuyor artık.” 

“Suna Yakut. Alzheimer. Çocukları kapattı.” 

“Derya Boyabatan. Delirmiş. Tatilde olduğunu sanıyor.” 

“Levent Arman. Duygu’nun kardeşi. Gözleri boş. İnsan değil artık.” 

Odaya vardıklarında bakıcı kapıyı açıp,  

“İçeri gir,” dedi. “Önce kıyafetlerini değiştir. Ziyaret günü bitti. Normal kıyafetlerini giy.” 

Şeyda içeri girdi. Banyoda üzerini zorlukla değiştirip, çıkarttıklarını bakıcıya geri verdi.  

Bakıcı aldı. “Biraz dinlen. Akşam yemeği için geleceğim.” diyerek çıkıp gitti.  

Vücudundaki ağırlığa direnmeye çalışsa da, uyku tüm hücrelerini ele geçiriyor gibiydi. Ayık kalabilmek için odada yürümeye başladı. Kendini cimcikledi, canı yanınca gözleri biraz açılır gibi oldu ama sonra ağırlık yeniden geldi.  

“İbrahim Dönmezoğlu. Elif Gürdal. Gülizar Taşkın. Mete Sakaryalı. Suna Yakut. Derya Boyabatan. Levent Arman.” 

Tekrar etti. Tekrar etti. Tekrar etti. 

Ama bacakları tutmuyordu artık, başı iyice ağırlaşmıştı, yatağa oturdu. “Sadece bir dakika. Sadece dinleneceğim.” dedi ve yana devrilip derin bir uykuya daldı 

Bakıcının “Elif! Kalk! Akşam yemeği!” Diyen sesiyle gözlerini açıp, akşam yemeği rutinini tamamladıktan sonra odaya girince, yatağı görmek bile istemedi. Hayatında hiç bu kadar çok uyuduğunu hatırlamıyordu. Buradan çıkınca aylarca uyumam herhalde diye geçiriyordu içinden. Günde kaç saat uyuduğunu bile takip edemiyordu artık. Kemal’in hastalardan bahsederken, “sebze gibi” dediğini hatırladı. Gerçekten de bu ilaçlarla başka türlü olunması imkansızdı. Bu koca tesis onca atölye, etkinlik alanı uyur gezerler için mi yapılmıştı, sadece gösteriş olsun diye. Bu hikayeyi başkasından dinlese inanmazdı herhalde. Şimdi bir yandan bu haberi yapmak için heyecanlanıyor, bir yandan da bu insanların getirildikleri hallere ve acımasızlığa isyan ediyordu. Tabi uyanık kaldığı sürece.  

Dönüp dışarı baktı hava kararmak üzereydi. Birazdan çay kahve servisi olacak dokuzda her zamanki gibi kapısı kilitlenecek ondan önce bakıcısı gelip ilaçlarını içirecekti.  Neyse ki bu gün diğer hastalarla sohbet etmeye çalıştığı için bir ceza almamıştı. Zaten çabalasa da bir şey öğrenemeyeceğini bildikleri için görmeze gelmişlerdi herhalde.  

“Gereğinden fazla uyku insanı daha beter ediyor” diye mırıldandı, eliyle başını tutarak. Daha ilaçları almadan bile sanki uykusu varmış gibi hissediyordu Çay-kahve servisi arkasından da bakıcı ve ilaçlar gelip, gidince, yatağa uzanıp, gözlerini kapadı. Direnmenin bir işe yaramadığını öğrenmişti, iyisi mi bu dinlenme fırsatının tadını çıkarmaktı. Kemal’den yarın neler öğreneceğini merak ederek, derin bir uykuya geçiş yaptı. 

Ve o gece ilk defa bir rüya gördü. 

Duygu ofiste oturmuş, her zaman ki sahte gülümsemesi yüzündeydi. Yanında tekerlekli sandalyede Levent vardı, tıpkı bahçede gördüğü gibi başı önüne eğilmişti. Onlara bakarken içeri kırmızı sabahlıklı adam girdi. Gayet normal yürüyordu, onlara el salladı ama birden bire ayağı takılıp, yere kapaklandı ve bir daha kalkamadı. Şeyda sanki oradaydı ama diğerleri onu göremiyordu. Bir anda mayosu ve elinde kokteyli ile Derya Duygu’nun yanından belirdi ve birlikte tatil planları yapmaya başladılar.  

“Tatile Duygu ile buraya gelmeyi hiç istemezsin!” dedi Şeyda içinden. 

Bir anda doktor Faruk ensesinde belirdi, diğerleri onu görmüyordu ama o görüyordu belli ki, “Seni uyarmıştım!” diyerek elindeki koca iğneyi ona doğru salladıktan sonra kaçmaya fırsat kalmadan koluna batırdı. O kadar canı yandı ki bir anda gözleri açılıverdi.  

Saat kaçtı? Bilmiyordu. Beyninin içi bir sis bulutu gibiydi. Oda karanlıktı, dışarıdan vuran ışık, tül perdelerin desenlerini duvara yansıtmıştı. İçinde tuhaf bir endişe vardı, diğer tarafına döndü. Perdelerin gölgesine bakmaktan hoşlanmamıştı. Sonra bir sobanın sıcaklığı gibi bir sıcaklık yayıldı tüm vücuduna, soğuk bir kış günü büyükannesinin evinde sobanın yanında geçirdiği çocukluk günleri geldi aklına. Büyük annesinin gülümseyen yüzüne bakarken yeniden uykuya daldı.  

Altıncı gün de aynı rutin içinde geçti. Sabah kahvaltı, ilaç, uyku. Öğle yemeği, ilaç, uyku. Akşam yemeği, ilaç, uyku. 

Şeyda artık günleri saymakta zorlanıyordu. Not defteri de olmadığı için bir yerlere yazamıyordu ama tahminine göre yarın geleli bir hafta olacaktı. Bu gecede Kemal’den bir sürü şey öğrenirse, buradan epeyce bilgiyle çıkardı.  

“Keşke fotoğraf çekebilseydim!” diye düşündü. Burada öğrendikleri dışarıda ispatsız bir işe yaramazdı. Çıkınca aldığı isimlerin peşine düşüp, kayıp veya tedavi gören çocuklarının olduğunu açığa çıkarmalı sonra da burada yaşadıkları ile birleştirip yazmalıydı. Tek bir yazı değil seri çıkardı buradan. En çok da Duygu’yu merak ediyordu. Gelip burada kardeşini bulduğunu öğrenince bakalım ne yapacaktı? Yazı bitene kadar ona hiç bahsetmeyecekti. Tam bu düşünce aklından geçince içi burkuldu ama bu yersizdi. Kardeşini bile isteye bu hale getirmişlerdi, çocuk kendi kendine gelmemişti ki. Gerçi Duygu işin içinde mi bilmiyordu bile ama babasının berbat bir adam olduğu kesindi. Akşam yemeğinden sonra şişede son kalan kafeini de içip yatağa girdi.  

Gece yarısı kapı yavaşça açıldı. 

“Kemal?” dedi fısıldayarka 

“Evet,” diyen Kemal’in sesi duyuldu “Geç kaldım. Özür dilerim.” 

“Önemli değil kafam yerinde düşünecek bir sürü zamanım oldu benim de!” diyerek doğruldu Şeyda. Normalde bir başkasının böyle yatak odasına girmesinden rahatsız olurdu ama burada dışarıda anormal olan her şey normalleşiyordu herhalde.  

“Kameralar kapalı. On beş dakikamız var.” dedi Kemal hemen 

(devam edecek)

Yorum bırakın