Kayıt Dışı – Bölüm 16

“Ya da çıkamıyor işte!” dedi Kemal. “Özel tedavi odası var ya? Oraya girenler değişiyor. Çok değişiyor.” 

“Ne yapılıyor orada?” 

“Elektroşok,” dedi Kemal. “Ağır ilaç tedavisi. Bazen ameliyat. Beyin ameliyatı.” 

Şeyda’nın elleri titredi. “Ne?” 

“Lobotomi değil,” dedi Kemal. “Ama benzeri bir şey. Beynin bazı kısımlarına müdahale ediyorlar. İsyan etmeyi, karşı çıkmayı kesiyorlar. İnsan sebze gibi oluyor.” 

“Bu… bu mümkün değil.” 

“Mümkün,” dedi Kemal. “Gördüm. Birçok kez gördüm. Buraya gelen gençler diri diri geliyorlar. Sonra özel tedavi odasına gidiyorlar. Geri döndüklerinde artık insan değiller.” 

Şeyda başını ellerinin arasına aldı. “Tanrım.” 

“Doktor Faruk,” dedi Kemal. “O baş sorumlu. Ama tek değil. Bir ekip var. Hemşireler, anestezistler, psikologlar… Hepsi bu işin içinde.” 

“Nalan da mı?” 

“Evet,” dedi Kemal. “Nalan bildiği için sessiz kalıyor. Çünkü o da para alıyor. Hepsi alıyor.” 

“Peki sen?” dedi Şeyda. “Sen neden buradasın?” 

Kemal derin bir nefes aldı. “Ben de onlardan biriyim. Ailem beni buraya gönderdi. Yıllar önce. Miras kavgası vardı. Ben kardeşlerime karşı çıktım. Annemi savundum. Babam beni buraya yolladı.” 

“Kaç yıl oldu?” 

“On iki yıl,” dedi Kemal. 

Şeyda başını kaldırdı. “On iki yıl mı?” 

“Evet,” dedi Kemal. “İlk geldiğimde senin gibiydim. Direniyor, kaçmaya çalışıyordum. Ama zamanla… alıştım. Çünkü dışarıda hiçbir şeyim kalmadı. Babam tüm malımı aldı. Annem öldü. Kardeşlerim beni unuttu. Burası artık evim.” 

“Ama neden kaçmıyorsun?” 

“Nereye kaçayım?” dedi Kemal. “Paramı yok. İşim yok. Dışarıda yaşayamam. Burada en azından yemek var, yatak var. Ve artık beni izlemiyorlar. Özgürüm. Bir nevi.” 

Şeyda’nın gözleri doldu. “Üzgünüm.” 

“Üzülme,” dedi Kemal. “Ben seçtim bu hayatı. Ama sen seçmedin. Sen çıkacaksın. Ben sana yardım edeceğim.” 

“Nasıl?” 

“Orhan’la anlaştık,” dedi Kemal. “Ben sana yardım edeceğim. Bilgi toplayacaksın. Çıktığında yazacaksın. Burası kapanacak.” 

“Ama sen ne olacaksın?” 

“Bulacağız bir şeyler” dedi Kemal. “Burası kapanırsa, belki başka hastalar kurtulur. Bu insanlar ailelerinin elinde oyuncak olmuş, insanlıktan çıkıyor buraya gelen. Gördün herkesin halini. “ 

“Kemal—” 

“Dinle,” dedi Kemal. “Zamanımız daralıyor. Sana söylemem gereken şeyler var.” 

Şeyda sustu. 

“İlaçlar,” dedi Kemal. “Senin aldığın ilaçlar ağır sakinleştiriciler. Herkesinki öyle. Bu yüzden herkes uyuşuk. Senin kafeini içmen iyi. Ama dikkatli ol. Fazla uyanık görünme. Şüphe çekersin.” 

“Tamam.” 

Kemal pencereye dönüp sanki karanlıkta bir şeyler görüyormuş gibi anlatmaya devam etti. “Sana birkaç örnek vereyim…. dinle. İsimleri aklında tutman lazım.” 

Şeyda başıyla onaylayarak toplayabildiği tüm dikkatini ona vermeye çalıştı ama kafein fazla etki edemiyordu anlaşılan yavaş yavaş tüm bedeninin uyuşmaya başladığını hissediyordu. Zaten çok az kalmıştı Kemal’in sınırlı süresini bölmemek için sormuyordu ama giderken mutlaka sormak için aklında tutuyordu. Biraz daha kafeine ihtiyacı vardı. 

“Burada bir adam var,” diye sürdürdü Kemal konuşmasını, “Elli yaşlarında. Eskiden yükselmekte olan bir iş adamıydı. İnşaat sektöründe. Adını duymuş olabilirsin İbrahim Dönmezoğlu. Rakiplerinin yolsuzluklarını keşfetmiş. İhalelerde usulsüzlükler varmış. Belgeler bulmuş. Basına verecekmiş. Ama bir gün tenis kulübünde sapasağlam adam bayılıvermiş, daha kimse ne olduğunu anlayamadan sağlık ekipleri gelmiş adamı alıp götürmüş, önce özel bir hastaneye kaldırılmış. ‘Beyin kanaması’ raporu çıkmış. Ameliyat edilmiş. Sonra ‘kalıcı hasar’ dedikleri için hastane ailesine burayı önermiş, adam üç yıldır burada sebze gibi yaşıyor. Zavallı ailesi de çok iyi bakılıyor bir gün düzelecek diye bekleyip duruyorlar.” 

“Ama gerçekte?” 

“Gerçekte kaza olmadığını söylememe gerek yok herhalde” dedi Kemal. “Rakipleri ayarlamış. Doktorları satın almış. Raporları sahte hazırlamış. Adam buraya geldiğinde yeni ameliyat olmuştu. Sözde tabi, adamı ameliyat falan etmemişler, biraz sarsılmıştı belki ama konuşuyordu, yürüyordu. Ama şimdi… şimdi tekerlekli sandalyede. Konuşamıyor. Yemek yiyemiyor. Beyin hasarı gerçek oldu. Çünkü burada onu öyle yaptılar.” 

“Gazetelerde rahatsızlandığını okuduğumu hatırlıyorum hayal meyal ama bu dediklerinden haberim olması mümkün değil elbette” dedi Şeyda. “Rakipleri kimmiş, haklarında neler bulmuş. Belki duymuşsundur.” 

“Her hasta için detaya girersem bu konuşma hiç bitmez!” dedi Kemal ve hızlıca devam etti anlatmaya. 

“Bir de genç bir kız var,” diye devam etti Kemal. “Yirmi beş yaşında. Adı Elif. Zengin bir aileden. Babasının tek kızı. Miras için tek varis. Ama babasının şirketinde yolsuzluk keşfetmiş. Vergi kaçırma, sahte faturalar… Konuşacakmış. Babası tek varisini hiç acımadan buraya yollamış,  ‘Depresyon ve intihar eğilimi’ bahanesiyle. Üç yıl oldu. Elif artık konuşmuyor. Yemek yemiyor. Saçları dökülüyor.” 

“Gördüm onu” dedi Şeyda. “Yemekhanede. Çok kötü durumda. Kimin kızı?” 

“Evet,” dedi Kemal. “Rüstem Gürdal’ın kızı, milyarder babasının tek varisi.” 

“Rüstem Gürdal mı?” dedi Şeyda şaşkınlıkla, “Karısından boşanıp, genç bir kadınla evlenmedi mi o? Yeni varisi ya yakında gelir ya da zaten evlendiği kadın varisi olur! Vay be işe bak!” 

“Bir de orta yaşlı bir kadın var,” diye devam etti Kemal cevap vermeden. “Kırk yaşında. Kocasından boşanmak istemiş. Kocası varlıklı bir iş adamı. Fabrika sahibi. Boşanırsa mal paylaşımında yarısını alacakmış. Adam kabul etmemiş. Kadını ‘akıl hastası’ ilan ettirmiş. İki psikiyatrist satın almış. Rapor hazırlatmış. Kadını buraya kapatmış. İki yıldır burada. Artık boşanmaktan bahsetmiyor. Artık hiçbir şeyden bahsetmiyor. Onun adı da Gülizâr Taşkın” 

Şeyda başını salladı. “Başka kimler var? Bana gençler olduğu söylenmişti ama sanki en az onlar var gibi.” 

“Bir genç daha söyleyeyim o zaman” dedi Kemal. “On dokuz yaşında. Üniversite öğrencisi. Babasının karıştığı bir kaç  kirli işe şahit olmuş, daha doğrusu evdeki kasayı açıp evrakları çalmış. Asıl amacı babasının parasını çalmakmış ama evrakları görünce, onları alıp, babasını para vermezse onları basına vermekle tehdit etmiş. Önce anneyi susturdular. Nasıl bilmiyorum. Sonra oğlu depresyona girdi dediler. Buraya getirdiler. Altı aydır burada. Artık konuşmuyor bile. Onun adı da Mete Sakaryalı, Yasin Sakaryalı’nın oğlu” 

“Tanrım” dedi Şeyda “Bunların hepsi tanınan bilinen adamlar!” 

“Bir de yaşlı bir kadın var,” dedi Kemal yine yanıt vermeden, vakit az olduğu için motor gibi anlatıyordu, “Altmış beş yaşında. Zengin bir aileden. Üç çocuğu var. Mirasını eşit paylaştırmak istiyormuş. Ama çocukları anlaşamamış. Biri diğerinden daha fazla istemiş. Kavga etmişler. Sonunda anneyi ‘bunama’ diye buraya kapatmışlar. İki yıl oldu. Şimdi gerçekten Alzheimer oldu. Onun adı da Suna Yakut. Hepsini aklında tutabilecek misin?” 

Şeyda derin bir nefes aldı. “Tutarım merak etme! Hepsi bu mu?” 

“Hayır” dedi Kemal. “Daha var. Ama en önemlisi…” 

Durdu. Şeyda’ya baktı. 

“Bu sana tanıdık gelecek. Genç bir erkek var. Yirmi sekiz yaşında. Levent Arman. Ünlü iş adamı Cemal Arman’ın oğlu.” 

Şeyda’nın kalbi durdu. 

“Dur” dedi. “Arman mı dedin?” 

“Evet,” dedi Kemal. “Cemal Arman. Tanıdık geldi mi?” 

“Benim iş arkadaşımın soyadı da bu,” dedi Şeyda hızla. “Duygu Arman. Acaba ilgisi var mı?” 

Kemal gülümsedi acı bir şekilde. “Duygu Arman mı? Tabi var. Onun erkek kardeşi bu. Zavallı çocuk.” 

Şeyda’nın ağzı açık kaldı. “Duygu’nun kardeşi burada mı?” 

“Evet,” dedi Kemal. “Üç yıldır burada. Belki daha fazla.” 

“Ama… ama Duygu yurt dışında okuyor dedi onun için!” 

“Yalan,” dedi Kemal. “Ailesi öyle söylüyor. Ama gerçek bu. Levent burada. Ve çok kötü durumda.” 

“Neden burada? Ne oldu ona?” 

Kemal başını salladı. “Uzun hikâye. Sonraki gelişimde anlatırım. Şimdi vaktim yok.” 

“Ne zaman geleceksin?” 

“İki gün sonra gece,” dedi Kemal. “Sana daha çok şey anlatacağım. İsimler, aileler, sistemin nasıl işlediği… Hepsini. Ve Levent’in hikayesini.” 

“Tamam,” dedi Şeyda. “Ama—” 

“Şimdi gitmeliyim. Kameralar az sonra devreye girecek.” dedi Kemal aceleyle ve kapıya yürüdü. 

“Kemal,” dedi Şeyda. “Teşekkür ederim, müthiş şeyler anlattın, hepsi ayrı bir dosya olur bunların. Dikkatli ol.” 

Kemal döndü. Gülümsedi. “Sen de. Fazla meraklı görünme. Fazla soru sorma. Sadece izle. Sadece dinle.” 

“Tamam.” 

(devam edecek)

Yorum bırakın