“Elif!” diyen sesle gözlerini açtığında tanımadığı bir adam tepesinde eğilmiş ona bakar görünce irkildi. Oda karanlık olduğu için kim olduğunu seçemiyordu Gölge biraz daha eğilince, penceren vuran ay ışığında yüzü göründü.
Köşede oturan adam. Yemekhanedeki adam.
Şeyda doğruldu, kalbi hızla atmaya başlamıştı.
“Gerçekten Kemal olduğunu nasıl bilebilirim?” dedi fısıldayarak.
Kemal geri çekildi.
“Orhan seni gönderdi,” dedi. “Gazeteci olduğunu biliyorum. Gerçek adın Şeyda. Benimle görüşmemi istedi. Sana yardım etmemi söyledi.”
“Nasıl içeri girdin? Kapı kilitli.” dedi Şeyda, ayrıca kameralar buraya girdiğini görecek.
Kemal cebinden küçük bir anahtar çıkardı. “Bende ana anahtar var. Yıllar içinde öğrendiğim birkaç şey var. Bunları sana şimdi öğretemem”
“Beni de çıkar odadan”
“Şimdi konuşacak vaktimiz yok. Kameralar var. Onları geçici olarak devre dışı bıraktım ama çok zamanımız yok.”
“Kameraları nasıl devre dışı bıraktın?”
“Sistemin zaaflarını biliyorum,” dedi Kemal. “Ama bu her gece yapılacak bir şey değil. Dikkatli olmalıyız.”
Şeyda yatağın kenarına oturdu, “İlaçlar,” dedi. “Onlardan nasıl kurtulabilirim? Orhan sen bana öğreteceksin dedi.”
Kemal başını salladı. “İlaçları yutmak zorundasın. Başka yolu yok. Bakıyorlar.”
“Ama sen nasıl uyanık kalıyorsun? Sen de içiyorsun, değil mi?”
“İçiyorum,” dedi Kemal. “Ama ben yıllardır buradayım. İlaçlara karşı bir tolerans geliştirdim sanırım. Sen daha yenisin. İlk günler zor geçecek. Ama zamanla daha az etki edebilir emin değilim.”
“Zamanım yok, ayrıca herkese etki ediyor belli ki” dedi Şeyda. “Bir haftam var. Beş gün kaldı.”
“Biliyorum, benim bünyem farkı herhalde.” dedi Kemal. “Zamanın az olduğu için bu gece geldim. Sana söylemem gerekenleri söyleyeceğim. Ama şimdi değil. Endişelenme diye haber vermeye geldim. Yarın yine bulacağım seni. ”
“Neden şimdi söylemiyorsun?”
“Çünkü senin beni dinleyecek halin yok, benim de fazla zamanım yok” dedi Kemal.
Şeyda düşündü. “Peki sen nasıl dolaşıyorsun? Ben kendi başıma hiçbir yere gidemiyorum. Bakıcım hep yanımda. Bana da öğret.”
Kemal gülümsedi. “Ben buraya yıllardır buradayım. Personel bana alıştı. Hiçbir şeye direnmiyorum, kaçmaya çalışmıyorum. Gidecek yerim de yok zaten. Beni izlemiyorlar bile, ayrıca personelin bazısı ile ilişkilerim de var. Ama sen yenisin. Seni izliyorlar. Çok izliyorlar.”
“Neden?”
“Çünkü yenisin,” dedi Kemal. “Yeni gelenler hep izlenir. Bir süre sonra alışırsan, rahat bırakırlar. Ama sen alışmayacaksın. Çünkü beş günün var. O yüzden dikkatli olmalısın.”
“Defterimi aldılar,” dedi Şeyda. “Notlarımı aldılar.”
“Biliyorum,” dedi Kemal. “Herkesin bavulunu kontrol ediyorlar. Not almayı unut, her şeyi aklında tutmaya çalış.”
“Önce aklımı başımda tutmam gerekiyor” dedi Şeyda çaresizce.
“Halledeceğim” dedi Kemal, “Birazdan gitmem gerek!”
“Ama sormam gereken çok şey var,” dedi Şeyda. “Burada neler oluyor? Özel tedavi odası nedir? İnsanlar neden böyle uyuşuk?”
“Yarın” dedi Kemal. “Yarın her şeyi anlatacağım. ”
“Yine gece mi geleceksin?”
“Gece,” dedi Kemal. “Herkes uyuduktan sonra. Saat iki civarı. Uyuma. Uyanık kal. Bekle.”
“Nasıl uyanık kalacağım? İlaçlar beni bayıltıyor.”
Kemal cebinden küçük bir şişe çıkardı. “Bu şişede kafein var. Çok yüksek doz. Akşam ilacını aldıktan sonra bunu iç. Seni uyanık tutar. Ama dikkatli ol. Sabaha kadar etkisi devam eder. Sabah yorgun görüneceksin. Normal görünmeye çalış.”
Şeyda şişeyi aldı. “Teşekkür ederim.”
“Dolaptaki meyve sularının birini ben çıkar çıkmaz dök, kameralar on beş dakika daha kapalı kalacak. Bunu içine dök, dolapta aynı yere koy” dedi Kemal. “Sonra hemen yatağa gir, kameralar devreye girdiğinde uyuyor görünmelisin”
“Tamam.” dedi Şeyda heyecanla.
“Kameraların yerini söyle bari, kör noktaları var mı?”
“Birden çok kamera var, yerlerini bilmesen daha iyi, bilirsen elinde olmadan onlara bakarsın! Kör nokta falan yok, aldığın nefesten haberleri var!” dedikten sonra kapıya döndü Kemal, koridora kulak kabarttı. Sonra anahtarı kilit deliğine soktu.
“Bir şey daha,” dedi. “Doktor Faruk’a güvenme. Hemşire Nalan’a da. Kimseye güvenme. Sadece bana.”
“Peki sen nasıl buradasın? Orhan neden sana güveniyor?”
“Yarın” dedi Kemal. “Yarın her şeyi anlatacağım. Şimdi git yat. Uyuyor gibi yap. Yarın yatmadan önce dolaptan bir şey içiyor gibi yapıp kafeini iç” dedikten sonra kapıyı açtı. Koridora baktı, başka bir şey söylemeden çıkıp, kapıyı sessizce kapattı.
Şeyda hemen kalkıp dolaptan içi görünmeyen bir meyve suyu şişesi alıp, lavaboya döktü, dikkatlice Kemal’in verdiği şişedekini içine boşalttı. Sonra gidip yerine koydu. Banyoya dönüp, boş plastik şişeyi eliyle ezdi, kağıt havludan uzunca bir parça koparıp iyice sardı ve çöpe attı. Sonra hızla dönüp yatağa girdi. Gözlerini kapattı.
Ama uyuyamadı. Aklı Kemal’deydi.
“Yarın gece,” diye düşündü. “Yarın gece her şeyi öğreneceğim.”
Bozulmaya başlayan sinirlerine iyi gelmişti bu görüşme.
Üçüncü gün sabah kalktığında biraz yorgun hissediyordu. Yatar yatmaz ilaçların etkisi ile çabucak uykuya dalmıştı. Bakıcı geldiğinde gülümsemeye çalıştı.
“Günaydın,” dedi bakıcı.
“Günaydın,” dedi Şeyda.
Kahvaltı rutini aynı şekilde devam etti. Bu defa dikkat çekmemek için Kemal yerine diğer hastalara baktı sürekli.
Gün çok yavaş geçti. Kış bahçesinde oturdu. Kütüphaneye gitti. Kitap aldı ama okuyamadı. Dışarıdaki hayatın nasıl hızla akıp gittiğini düşündü. Çoğu şeyi yapmaya vakti bile kalmazken, şimdi dakikaları nasıl geçireceğini bile bilemiyordu. Zaman burada gerçekten ya yok ya da akmıyor gibiydi. Her gördüğünü aklına yazmaya çalışıyor, öncesinde yazdıklarını da unutmamak için aklından tekrar ediyordu. Bu tekrarlar koyun sayıp uyuyanlar gibi uykusunu getiriyor, oturduğu yerde bir süre sızdıktan sonra kontrol etmek için yeniden hepsini teker teker düşünüyordu. Aklı gecedeydi. Kemal ne anlatacaktı? Burada gerçekten neler oluyordu? Bu insanların hastalıkları neydi? Ya da gerçekten hasta mıydı hepsi?
Öğle yemeği. İlaç. Akşam yemeği. İlaç. Her seferinde yuttu. Her seferinde uyuşukluk geldi. Ama dayanmaya çalıştı.
Akşam saat dokuzda odaya döndü. Bakıcı çay servisini yaptı. Gitti. Kapı kilitlendi.
Hemen dolaba gidip dün hazırladığı şişeden birkaç yudum içti. Tadı o kadar acıydı ki yutar yutmaz midesine kadar yansada, kameralara belli etmemek eğilip yerden bir şeyden alıyormuş gibi. Halıların üzerinde de kamera yoktu herhalde.
Şişeyi yerine koyup, yatağa gitti. Uzandı. Gözlerini kapattı. Sabahları da bir yudum içse uyanık kalması için faydası olurdu herhalde bunun. Midesini berbat etmeden işini bitirip buradan bir an önce çıkmak istiyordu artık. Hiçbir şey umduğu gibi olmamıştı ama neyse ki Kemal ortaya çıkmıştı kendiliğinden.
Kalbi koşmuş gibi hızlı hızlı atmaya başlamıştı, muhtemelen kafein etkisini göstermeye başlamıştı. Fazla mı içmişti acaba? Zerre kadar uykusu ya da uyuşukluğu yoktu Fazla dönmemeye çalışarak beklemeye başladı. Koridorda ayak seslerini duyunca heyecanlandı. Kapı tıkırdadı önce ve sonra yavaşça açıldı Kemal içeri girdi.
Şeyda doğruldu hemen
“Kameralar kapalı. On beş dakikamız var. Dinle.” dedi Kemal hemen, “Sana anlatacaklarım çok, zamanımız az. Soru sorma. Sadece dinle.”
Şeyda başını salladı ve nefesini tutup dinlemeye hazırlandı.
“Bu yer resmi bir sağlık kurumu değil,” diye başladı Kemal. “Devlet kayıtlarında yok. Denetim yok. Burası zengin ailelerin ‘sorun’ çocuklarını sakladığı bir yer.”
“Ne tür sorunlar?”
“Her türlü,” dedi Kemal. “Bağımlılık, akıl hastalığı, suç işlemiş olanlar, aile işlerine karışanlar, miras için tehdit olanlar, ailenin itibarını zedeleyecek olanlar… Hepsi buraya gönderiliyor.”
Şeyda’nın nefesi kesildi. “Ama… bu yasadışı.”
“Evet,” dedi Kemal. “Ama kimse bilmiyor. Aileler para ödüyor. Çok büyük paralar. Karşılığında çocukları kaybolmuş oluyor.”
“Kaybolmuş mu?”
“Evet,” dedi Kemal. “Buraya gelen çıkmıyor. Ya aileleri çıkarmak istemiyor. Ya da…”
Durdu.
“Ya da ne?” dedi Şeyda.
(devam edecek)