Gidip yeniden yatağa oturdu. Yatarsa uyuyacağını biliyordu, ayık kalmak zorundaydı, bu ilaçların etkilerini aza indirmenin bir yolunu bulmalıydı. Göz kapakları düşmesin diye bir şarkı mırıldanmaya başladı. İşe yaramadı. Daha fazla hava almak istiyordu. Yeniden kalkıp, kapıya yürüdü, kapıyı açmak için hamle yaptı ama kilitliydi. Neydi bu böyle odasına hapis mi kalacaktı bugün? İlaçlarını içmeye direndi diye bir ceza mı verilmişti.
“Dışarı çıkmam gerek!” diye bağırdı kapının dışında birinin duyacağı umuduyla, az sonra koridorda ayak sesleri duyulunca birkaç adım geri çekildi. Kapı açıldı ve koridor görevlisi, “İyi misin?” diye sordu.
“Hayır!” dedi Şeyda, “Açık havaya çıkmak istiyorum!”
“Üzgünüm ama doktorun bugün dinlenmeni istedi odanda, istersen sana kitap ya da başka bir şey getirebilirim.
“İstemiyorum!” dedi Şeyda, konuşurken bile yoruluyordu.
“O zaman biraz daha dinlen” diyen koridor görevlisi, ellenmemiş tepsiyi görünce, “Yemeğini bitir, bir saat sona ilaçların gelecek, aç karnına içersen şimdikinden çok daha kötü hissedersin” diyerek gülümsedi ve kapıyı kapatıp çıktı. Kapı kapanır kapanmaz yeniden kilitlendiğini gösteren “klik” sesi duyuldu.
“Yine mi ilaç?” dedi Şeyda kapıya doğru sanki biri varmış gibi.
Bu defa bakıcı çıkar çıkmaz beklemeden kusmayı deneyecekti.
Yatağa oturup, yemek tepsisine baktı, neredeyse soğumuş çorbadan birkaç kaşık içip biraz daha ekmek yedi. Diğerlerini canı çekmiyordu.
Bakıcı elinde ilaçlarla yeniden geldiğinde, “Nasılsın?” diye sordu ilkin ve tepside yarısı yenmemiş yemekleri görünce, koridor görevlisinin uyarısını tekrarladı.
“Bu ilaçlar bana dokundu, içmek istemiyorum!” dedi Şeyda.
“Hayır ilaçlar sana dokunmadı sen direndiğin için öyle hissediyorsun!” dedi bakıcı ve ilaçları yine onun avucuna bırakıp, içmesi için işaret etti.
“Başım dönüyor bunları içince, banyodan beni sen mi kaldırdın?” diye sordu Şeyda oyalanmak için.
“Evet!” dedi bakıcı kısaca, “Merak etme, yarın daha iyi hissedeceksin baştan böyle olması normal! Hadi iç!”
“Akşam yine içecek miyim?”
“Evet içeceksin! Bugün yemeklerini de odada yiyeceksin. Eğer yine kusmaya kalkarsan, ilaçları yeniden veririm ona göre!”
Şeyda başını kaldırıp, bakıcının yüzüne baktı, kusmaya çalıştığını da mı biliyordu. Banyolarda da kamera vardı yani?
“Burada mahremiyet diye bir şey yok mu?” dedi elinde olmadan sinirle.
“Burası bir bakım evi, otel değil! Mahremiyete ihtiyacın yok, seni takip etmek zorundayız, işimiz bu!” dedi bakıcı çok normal bir şey söyler gibi.
“Tuvaletimi nasıl yapacağım siz beni izlerken?”
“İzlendiğini düşünmeyi bırakırsan rahatça yaparsın! İlaçları içmene yardım etmemi ister misin?” dedi sonra daha buyurgan bir sesle.
Bunun anlamını bilmiyordu ama bakıcının sesinden, zorla içireceği belli oluyordu.
“Bana dokunursan seni şikayet ederim!” dedi bu defa
“İmzaladığın kağıtlarda böyle bir hakkın olmadığını okumadın mı?” dedi bakıcı nezaketini hiç bozmadan, “Haydi iç artık şu ilaçları!” diyerek eliyle, Şeyda’nın ilaçları tutan elini alıp, ağzına doğru götürdü ve ağzına alana kadar elini çekmedi. Sonra suyu uzattı ve beklemeye başladı. Şeyda mecburen yine yuttu ilaçları.
“Aferin sana!” dedi bakıcı ve her zamanki tuhaf gülümsemesiyle çıkıp gitti. Banyoya gidip kusmaya çalışmanın bir faydası yoktu anlaşılan.
Gözlerini yeniden açtığında baş ucundaki tepsi değişmişti. Kaç saattir uyuduğunun farkında değildi ama hava aydınlık görünüyordu. Bu sefer kendini daha iyi hissettiği için yataktan doğrulup, vakti anlamak için pencereye gitti. Araladı, dışarıdan sabah serinliği içeri doldu, kuşlar cıvıldamaya çoktan başlamışlardı.
“Bütün öğleden sonra ve gece uyudum mu?” diye mırıldandı kendi kendine, en azından akşam ilaçlarını içmemişti böylece.
Şeyda bir süre pencerenin önünde öylece durdu. Nefes almaya çalıştı bedenini dinledi, iyi hissediyordu sanki.
“Sakin ol” diye fısıldadı kendi kendine. “Sakin ol.”
Yatağa oturdu. Ellerini dizlerinin üstüne koydu. Düşündü.
“Her davranışım gözetim altında.”
Demek ilaçları yutmadığını görmüşlerdi. Nasıl? Kamera mı? Bakıcı mı fark etmişti? Yoksa başka bir yol mu vardı?
Kalktı. Odanın içinde yürüdü. Duvarlara baktı. Tavana baktı. Kamera göremiyordu ama olmalıydı. Bir yerlerde olmalıydı. Bir kamera varsa, bir kör noktası da vardı elbette, tabi nerede olduğunu bulabilirse.
Banyoya girdi. Aynaya baktı. Yüzü solgundu. Gözlerinin altında halkalar vardı.
“Bir hafta,” dedi aynaya. “Sadece bir hafta daha. İki gün geçti bile”
Sonra aklına geldi. Vakit azalıyordu ama o daha doğru dürüst bir şey bulabilmiş değildi. Dün olanları da defterine kaydetmeye karar verdi ve dolabı açıp, valizini çıkardı.
İçini kontrol etti, bir kez daha, bir kez daha, defter yerinde değildi. Onu en alta koymuştu. Kıyafetlerin altına gizlemişti. Şimdi yoktu.
Tüm kıyafetleri çıkarıp teker teker silkeledi. Belki karışmıştı. Belki başka bir yere koymuştu. Hayır. Defter yoktu. İki defteri vardı. Biri boştu. Diğerinde ilk günün notları vardı. İkisi de kaybolmuştu.
Bavulun yanında çömeldi. Nefes alamıyordu. Göğsü sıkışmıştı.
“Hayır” dedi. “Hayır, hayır, hayır. Bu kadarı da fazla artık!”
Dolabı yeniden açıp, her yerine baktı, komodinlerin çekmecelerine, yatağın altına her yere. Biliyordu bavula koymuştu, emindi. Ayağa kalktı. Odanın ortasında durdu. Almışlardı, bunun başka açıklaması yoktu. İstedikleri gibi odaya girip çıkıyorlardı. O uyurken rahatlıkla dolabı açıp almış olmalıydılar.
Doktorun “Her davranışınız gözetim altında.” deyişi geldi aklına. Yatağa oturup, başını ellerinin arasına aldı. Ne yapacaktı şimdi? Her şeyi aklında tutması gerekiyordu artık.
“Kemal” diye düşündü. “Kemal nerede? Neden ortaya çıkmıyor?”
Orhan bey, Kemal’in ona ilaçları içmemek için yollar öğreteceğini söylemişti. Bir an önce onu bulması gerekiyordu artık.
İlaçları yutmak zorundaydı, başka çaresi yoktu. İsimleri, yüzleri, yerleri ezberleyebilirdi. Çıktığında yazardı. Hepsini yazardı.
Kapı tıklatıldı.
Şeyda irkildi.
“Gir” dedi.
Kapı açıldı. Bakıcı içeri girdi. Gülümsüyordu.
“Kahvaltı vakti,” dedi. “Hazır mısın?”
Şeyda başını salladı. “Hazırım.”
Yemekhaneye indiler. Tabağı geldi. Kemal sandığı adama baktı doğrudan, adam da ona bakıyordu. Yerinden kalkıp, onun yanına gidebilirdi herhalde. Sandalyesini yavaşça itip, ayağa kalktı, bir iki adım atmıştı ki bakıcı dibinde bitiverdi. “Bir şeye mi ihtiyacın var!”
“Biraz sohbet edeyim” dedim, “Hep yalnız mı oturacağız böyle?”
“Şimdilik evet!” dedi bakıcı, “Yerine dön! Ben sana eşlik ederim” dedikten sona onu kolundan yumuşakça tutup, masaya döndürdü, oturttu, kendisi de karşısındaki sandalyeye oturdu. İkinci sandalyeler beraber yemek için değildi demek ki, bakıcılar içindi. Şimdi Kemal sandığı adamla işaretleşmek için bile fırsatı kalmamıştı. İki gündür doğru dürüst bir şey yemediği için bu defa tabağındaki her şeyi bitirdi. Bakıcısı cebinden ilaç kutusunu çıkarıp, masaya koydu gülümseyerek. Bu sefer itiraz etmeden gerçekten yuttu. Bakıcı onu kış bahçesine götürünce sevindi, demek bugün odada hapis olmayacaktı. Kahve geldi, keyif alıyormuş gibi görünmeye çalışarak içti. Mümkün olduğu kadar diğerleri gibi davranırsa belki onu sıkı gözetim altına almayı bırakırlardı. İlaç etkisini göstermeye başlayınca gözleri ağırlaştı. Başı dönüyordu. Koltuğa yaslandı.
“Sadece dinlen,” dedi bakıcı. “İyi gelecek.”
Şeyda gözlerini kapatmak istedi ama zorladı kendini. Açık tutmalıydı. Gözlemlemeliydi. Ama göremiyordu artık. Her şey bulanıklaşmaya başlamıştı, düşünceleri bile.
“Gel, odana götüreyim.” Diyerek koluna girdi ve onu kaldırdı bakıcısı. Odaya kadar bakıcının desteği ile zorla yürüdü. Yatağa uzanınca bedeni hemen gevşedi.
“Biraz uyu,” dedi bakıcı. “Akşama iyileşirsin.”
Kapı kapandı. Gözleri kapanıyordu. Direnmek istiyordu ama yapamıyordu.
“Kemal… Kemal neredesin?”
Sonra karanlık.
(devam edecek)