Şeyda sabah yedide gözlerini açar açmaz kapı tıklatıldı, davet beklemeden, bakıcı her zamanki güler yüzlülüğüyle içeri girdi.
“Günaydın Elif” dedi. “Kahvaltı vakti. Hazırlan.”
Şeyda doğrulup, yarı uykulu bir halde banyoya girdi, yüzünü yıkayıp, kıyafetlerini giydi. Gri eşofman, beyaz tişört. Bakıcı odanın kapısına çıkmış onu bekliyordu.
Birlikte koridora çıktıklarında, diğer kapılar da birer birer açılıyordu. Hastalar çıkıyor, kimseyle selamlaşmadan, bakıcılarıyla yürüyorlardı. Kimsenin acelesi yoktu ve herkes sessizdi, koridorda sadece ayak sesleri yankılanıyordu.
Yemekhanede masalara yerleştirildiler, Bakıcı Şeyda’yı dünkü masasına oturttu. Belli ki herkesin kendine ait bir masası vardı. Az sonra bakıcı kahvaltı tepsisi ile geri geldiğinde, tepside kullan at tabak ve bardakta peynir, zeytin, domates, bal, tereyağı, börek, yumurta ve çay vardı.
Tepsiyi masaya bırakırken, “Afiyet olsun” dedi bakıcı ezberlenmiş sözler gibi. Bu sözler bir süre sonra mekanikleştiğinden duyulmuyor gibiydi salonda. Bakıcılar sessiz gölgeler gibi dolaşıyorlardı herkesin etrafında ve kimse onların farkında değilmiş gibiydi ya da umursamıyorlardı
Etrafı kolaçan ederek yemeye başladı tabağındakileri. Dünkü insanlar yine aynı masalardaydılar. Saçları dökük genç kız. Ellerini kucağında birleştiren kadın. Köşedeki adam. Gözleri yine Şeyda’ya takıldı. Bu kez daha uzun baktı. Sonra başını çevirdi. Bir koridor beraber yemek yiyordu anlaşılan. Onlar çıktıktan sonra ya da belki başka yemekhanelerde başka koridorlara yemek servis ediliyordu belki de.
Köşe masada oturan adam için “Kesin Kemal” diye düşündü Şeyda bu defa, Orhan beyin verdiği tarife uyuyordu, ona bakıyordu. Onunla iletişim kurmak için fırsat kolluyor olabilirdi. Bakıcıları onlardan uzak duvar diplerinde beklerken, birkaç göz işareti yapsa anlaşabilirlerdi aslında ama adamın o olduğundan emin olamadığı için Şeyda harekete geçemiyordu.
Kahvaltı bitti. İlaçlar dağıtıldı. Şeyda yine dilinin altına saklayıp, elinde tuttuğu peçetenin içine bırakıp, cebine koydu.
Bakıcı yeniden yanına geldiğinde, bu gün nereleri gezeceklerini merak ediyordu.
“Gel,” dedi genç bakıcı iç sesini duymuş gibi, “Seni bir yere götüreceğim.”
“Bugün nereye?” dedi Şeyda.
“Göreceksin,” dedi bakıcı. Gülümsedi ama gözlerindeki soğukluk yüzündeki ifade değişikliği ile birleşince, tuhaf bir his yaratıyordu.
Yemekhaneden çıkıp, koridora döndüler ve bu sefer farklı bir yöne gittiler. Dün geçtikleri koridorlardan birdi değildi bu. Bir kapının önünde durunca, Şeyda kapıdaki yazıyı yüksek sesle okudu.
Dr. Faruk Yener – Baş Hekim
Bakıcı kapıyı tıklattıktan sonra, içeriden “Girin,” sesi duyulunca, bakıcı Şeyda’ya girmesini işaret edip, kendisi dışarıda kaldı.
Arka bahçenin manzarasına bakan aydınlık ve geniş bir odaydı burası. Masanın arkasında oturan adam Kırk beş, belki elli yaşlarında, gri bir takım elbise giymişti. Gözlüklerinin arkasından gülümseyerek;
“Hoş geldin Elif,” dedi. “Otur lütfen.”
Doktor Faruk, masasındaki dosyaya eğdi başını bir süre ve sonra “Buraya dün geldin,” dedi. “Nasıl geçti ilk günün?”
“İyi” dedi Şeyda. Sesi biraz çatlamıştı. Boğazını temizledi.
“Güzel,” dedi doktor. “Burada rahat etmen bizim için önemli. Burası senin için güvenli bir yer. Anladın mı?”
“Evet, teşekkür ederim.”
Doktor Faruk dosyayı kapatıp elini masaya koydu ve hafifçe ona doğru eğilerek;
“Elif,” dedi. “Seninle bir şey konuşmamız lazım.”
“Tabi” dedi Şeyda, henüz ona Elif diye hitap edilmesine alışmamış olsa da, bir süre sonra alışacağına emindi.
“İlaçlarını içmediğini fark ettik” dedi doktor Faruk sakin bir sesle.
Şeyda’nın hiç beklemediği bir hamleydi bu, kolaylıkla ve fark ettirmeden ilaçlardan kurtulduğunu sanıyordu. “Ben… ben içiyorum” dedi bocalayarak.
Doktor bir çocukla konuşur gibi başını salladı ve “Hayır. İçmedin. Dilinin altına saklayıp sonra cebine attın.” deyince, Şeyda’nın ağzı kurudu, o ilaçları içmemeliydi. Ne olduklarını bile bilmiyordu.
“Burası bir sağlık kurumu,” dedi doktor. “Her davranışınız gözetim altında. Senin iyiliğin için. İlaçlarını yutup yutmadığını bilmek bizim görevimiz.”
Şeyda sessizce dinlemeye devam etti.
“Sen ilaçlarını yutmamayı deneyen ilk hasta değilsin” diye devam etti doktor. “Ama hepsi öğreniyor. İlaçları bizim müdahalemiz olmadan yutmak zorundasınız. Bu kuraldır. Anladın mı?”
“Ama… Onlara ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum” dedi Şeyda hemen, “Belki yeni tetkikler yapılabilir, iyileşmiş olabilirim öyle değil mi?”
Doktor Faruk’un yüzünde anlamlı bir gülümseme belirdi “Ailen seni buraya gönderdi. Senin iyiliğin için. İlaçlar tedavinin bir parçası. İtiraz etmemen gerekiyor. İlacın ne zaman gerekip, ne zaman gerekmediğine biz karar veririz, sen rahat ol. Henüz iyileşmiş değilsin. Öyle olsan burada ne işin var değil mi_”
“Ama—” diyecek oldu Şeyda.
“İtiraz yok” dedi doktor. Sesi sertleşmişti. “Kural 4’ü hatırlıyor musun? Personele saygılı davranılır. İtiraz edilmez.”
Şeyda mecburen sustu, göze batmaması gerekiyordu ama ilaçları içerse de nasıl hissedeceğine dair hiçbir fikri yoktu. Koridorda ve yemekhanede gördükleri gibi sessiz bir gölgeye mi dönüşecekti o da.
Doktor onun sesi çıkmayınca tekrar sıcak bir gülümseme yerleştirdi yüzüne, “Bak Elif,” dedi. “Biz sana zarar vermek istemiyoruz. Tam tersi. Burada sana iyi bakacağız. Ama kurallar var. Bu kurallara uymalısın. Tamam mı?”
“Tamam” dedi Şeyda sesi fısıldar gibi çıkmıştı.
“Güzel” dedi doktor. Ayağa kalktı. “Şimdi haftada bir gün psikolog görüşmen var. Gelecek hafta başlayacak. Bugün sadece ben seninle konuştum. Sorularını yanıtladım. Başka sorun var mı?”
Şeyda soru sorduğunu hatırlamıyordu ama belli ki doktor görüşmeyi bu şekilde kayıt altına almayı planlamıştı, itiraz etmedi “Yok” Dedi sadece
“O zaman gidebilirsin,” dedi doktor. Kapıya baktı. “Bakıcın seni odana götürüp, ilaçlarını yeniden verecek. Biraz dinlen. İlaçlar başta ağır gelebilir, öğlene kadar serbest zaman.”
Şeyda ayağa kalktı, ilaçları yutmamanın bir yolunu bulmalıydı ama nasıl bilmiyordu.
“Elif” dedi doktor tam çıkacakken.
Şeyda döndü.
“İlaçlarını yut,” dedi doktor. “Bir daha uyarmak istemem. Bu işi iki yetişkin gibi halledelim”
Şeyda başını salladı ve kapıyı açıp çıktı. Bakıcı koridorda bekliyordu.
“Gel,” dedi yine. “Seni odana götüreyim.”
“Bu gün çay kahve içmeyecek miyiz?” dedi Şeyda zaman kazanmak için.
“İlaçlarını içtikten sonra odalara yapılan servisten içersin” dedi bakıcı duygusuz bir sesle.
Şeyda onun peşinden yürürken kafası sürekli işliyordu. Demek kameralar sadece koridorlarda değil, her yerdeydi. Yemekhanede, kış bahçesinde, belki odalarda bile.
Odaya geldiklerinde, kapıcı kapıyı açıp ona girmesini işaret etti ve birazdan ilaçlarla döneceğini söyleyip gitti. Yeniden geldiğinde elinde yemekhanede verilen ilaçlar ile bir bardak su vardı. İlaçları Şeyda’nın avucuna bırakıp, yutana kadar başında bekledi ve sonra gülümseyerek çıkıp gitti. Ne olduğunu bilmediği üç tane hap yutmuştu. Doktor Faruk ilaçlar ağır gelebilir dediği için biraz endişeliydi. Yatağa uzanıp, olacak değişiklikleri beklemeye başladı. Acaba gidip kussa onlardan kurtulabilir miydi? Hemen yataktan fırlayıp banyoya koştu ve parmağını dilinin üstüne bastırıp kusmaya çalıştı. Birden bile öyle başı dönmeye başladı ki, devam edemeden klozetin yanına yığılıp kaldı. Sonra hatırladığı, bakıcı olduğunu tahmin ettiği birinin gelip onu yatağına yatırdığıydı.
Gözlerini yeniden açtığında saatin kaç olduğunu bilmiyordu. Baş ucundaki komodinin üzerine bir tepsi yemek bırakılmıştı. Yemeğin kokusu midesini bulandırınca, diğer yanına döndü. Hiçbir şey yiyecek hali yoktu. Kıpırdamak bile istemiyordu. Biraz daha yattıktan sonra böyle yatmaya devam ederse daha kötü olacağını düşünüp, su içmeye karar verdi. Bol miktarda sıvı alırsa, ilaçlar bedeninden daha kolay atılabilirdi herhalde. Zorlukla doğrulup, odadaki dolaba gitti, çıkardığı şişeyi kafasına dikip, yarısına kadar nefes almadan içti. Hava alıp toparlanmak için odanın penceresini açmaya çalıştı ama pencere kanadı sadece yukarı doğru yarım açılıyordu. Burnunu pencerenin kenarına dayayıp derin derin nefesler aldı. Birdenbire içtiği su midesini bulandırmıştı iyice. Dönüp yatağın yanındaki tepsiden bir parça ekmek koparıp ağzına attı.
“Of!” diye inledi kendi kendine, “Şeyda buna bir çare bulman gerekiyor!”
(devam edecek)