Kayıt Dışı – Bölüm 12

“Afiyet olsun,” dedi  bakıcı gülümseyerek. 

“Teşekkür ederim.” diye yanıtladı Şeyda. Adam geri çekilip duvarın yanında bir yere gitti beklemek için. En azından yemek boyunca başında kimse beklemeyecekti.  

Yemek lezzetliydi. Taze. Herkes  sessizce yemek yiyordu, kimsenin acelesi yok gibiydi. Sanki zaman özellikle yavaşlatılmış gibi bir hava vardı yemekhanede.  

Yemek bittiğinde görevliler tabaklarını topladılar. Sonra herkese küçük bir bardak su ve bir ilaç verdiler. 

Şeyda’nın önüne de kondu. 

“İlacını al,” dedi bakıcı. 

Şeyda ilacı eline aldı. Ağzına koydu. Suyla yutmuş gibi yaptı. Ama dilinin altına sakladı. Sonra mendille ağzını silip, hapları içine bıraktı ve cebine attı. 

Bakıcısı eşliğinde yemekhaneden çıkarken bir adam dikkatini çekti. Ellili yaşlarda, sakin yüzlü. Köşede oturuyordu. Yemek yemiyordu. Sadece etrafına bakıyordu. Gözleri Şeyda’ya takıldı. Bir an bakıştılar, sonra adam başını çevirdi. 

“Kemal mi acaba?” diye düşündü Şeyda. 

Bu kadar izole bir alanda Kemal denilen adamla nasıl konuşacaklardı acaba? Orhan bey keşke ona adamın bir fotoğrafını göstermiş olsaydı diye düşündü. Neden sormak aklına gelmemişti ki? 

Bakıcı onu odası yerine kış bahçesi gibi düzenlenmiş özel bir alana götürdü Bu alanda herkesin tek başına vakit geçireceği alanlar düzenlenmişti. İçeri girince gelen kokudan burada kahve ikramı olduğu hemen anlaşılıyordu. Koltuk ve üzerinde bir kaç dekorasyon ve popüler bilim içerikli derginin olduğu sehpanın etrafı geniş yapraklı saksı bitkileri ile diğer koltuklardan ayrılıyordu. Servis arabaları ile kahve, çay ve kurabiye dolaştırılıyordu.  

“Biraz burada dinlenebilirsin” dedi görevli bakıcı, “Birazdan servis arabası gelecek.” dedikten sonra geri çekilip ona ait özel bölümün girişindeki sandalyeye oturdu. Şeyda’nın oturduğu yerden arka bahçe görünüyordu. İki tane büyük ağacın altına ekilmiş çiçekler gerçekten iç ferahlatıcı bir hava veriyordu. Burada da yemekhane ve koridorlarda duyulan sakin müzik  devam ediyordu. Keyifle koltuğa yaslandı. Burası konfor anlamında oldukça iyiydi belli ki ama uzun süre kalınınca mekanın güzelliği insanların neredeyse konuşmadığı bir yerde ne kadar mutluluk sağlardı emin değildi. Şimdilik beklediğinden daha fazla konfora sahip olduğu için keyiflendi. Yaprakların arasından diğer bölmelerde oturanları gözlemeye çalıştı. Neden kimsenin yan yana gelmesine izin verilmiyordu acaba? Ya da belki Şeyda’nın geldiği ilk güne böylesi denk gelmişti. Gözlem yapabilmesi için sadece mekanları görmesi yetmezdi, diğer insanlarla konuşabilmenin bir yolunu bulması gerekiyordu. Bir iki saat kahve ve dergi keyfi yaptıktan sonra, bu defa bakıcısı onu alıp, aynı kattaki diğer sosyal alanları gezdirdi. Buraları sadece kliniğin planladığı gün ve saatlerde bakıcısı eşliğinde kullanabilecekti. Bir tane sinema salonu, bir tane  geniş kütüphane, bir tane resim atölyesi, bir tane müzik atölyesi, bir tane de el işleri atölyesi vardı. Kayıt formunda doldurulan hobilere göre bu atölyelerden faydalanabilecekti. Her atölyede kendi alanlarında uzman eğiticiler vardı, dilerse serbest çalışabilir, dilerse onlarla devam edebilirdi. Atölyede üretilenler veya malzemeler odalara götürülmüyordu.  

Sonra çıkıp, bahçede kısa bir gezinti yaptılar, binanın arka tarafındaki bahçe ön taraftakinden çok daha büyüktü, içinde ördeklerin yüzdüğü bir küçük gölet etrafında en çok iki kişinin oturabileceği banklar yerleştirilmişti. Oturan bir çift insana dikkatli bakınca bunların bir hasta ve bakıcısı olduğunu gördü. Belli ki burada da yan yana gelmek uygun değildi. 

“Hep böyle tek başımıza mı takılacağız” dedi bakıcıya 

“Tek başınıza değilsiniz, ben varım” dedi bakıcı, “İstediğiniz kadar sohbet edebiliriz. Belirli bir aşamaya gelene kadar benden başka biriyle sohbet şansınız olmayacak, kurallar böyle.” 

“Belirli bir aşama mı?” dedi Şeyda  

“Doktorunuzla tanıştığınızda daha detaylı bilgi alacaksınız. Henüz ilk gününüz olduğu için alışmanız için size fırsat veriliyor” 

“Evet” dedi içinden, muhtemelen her sohbet sonrası konuşulanlar doktorlara rapor ediliyordu. Belki de hastalar özellikle  sırf bakıcılarla sohbet mecbur bırakılıyordu, böylece kafalarının içinde olan biteni takip etmek daha kolaydı. Akşam yemeğine kadar bakıcısıyla binanın farklı yerlerinde dolanıp durdular. Bakıcı o bir şey sormadığı sürece hiç konuşmuyor sürekli gülümsüyordu. Konuştuğu zaman sanki bir çocukla konuşur gibi sakin, yumuşak ve nazik ifadeler kullanıyordu. Görevli herkes sanki konuşma konusunda eğitilmiş gibi aynı tonu kullanıyordu. Kemal denilen adamın buradan ayrılmak istemiyor olmasını anlayabiliyordu aslında. Her şey fazla güzel ve konforluydu. Tek başınalık hariç. 

Akşam yemeği ardından artık doğrudan odasına götürüldü. Saat sekiz buçuğa geliyordu. Az sonra çay kahve servisi odalara yapılacaktı. O odasına girerken Nalan hemşire yeniden gözüktü. 

“Gününüz güzel geçmiştir umarım, burada her alandan keyif alacak ve huzur bulacaksınız. Çay kahve servisi dokuzda sona erecek, ardından kapılarınız kilitlenecek ve sabah kahvaltı saatine kadar yeniden açılmayacak. Yatağınızın baş ucunda duran düğmeye basarak görevlileri çağırabilirsiniz. Gece boyu koridorlarda yeterince görevlimiz var. Acıkırsanız dolabınızdakileri tüketebilirsiniz. Şimdilik iyi geceler, yarın doktorunuz sizinle özel olarak görüşecek!” 

Şeyda odasına girdi, on dakika sonra kapı çalındı ve davet beklemeden açılarak sıcak içecek arabasını iten görevli içeri girdi, ona ne istediğini sordu, nazikçe bıraktıktan sonra da kapıyı kapatıp çıktı. Bir bitki çayı almayı tercih etmişti. İlaçları yutmuyordu ama yutulunca ne olduğunu da gözlemlemesi gerekiyordu. Acaba akşam ilaçlarına uyku veren bir şeyler ekleniyor muydu? Herkesi bu kadar erken odalara kapattıklarına ve gün içinde bile uyuşuk göründüklerine göre ilaçların uyku verdiği kesindi. Ertesi günden itibaren o da biraz uykulu görünmeye karar verdi. Meraklı değil boş boş bakması da daha iyi olabilirdi ama doktorla konuşup ona verilen ilaçları sorduktan sonra daha iyi bir davranış tarzı belirleyebilirdi herhalde.  

 O çayını içip düşünürken kapının kilidinden ufak bir tıkırtı geldi, belli ki otomatik olarak kilitleniyordu.  

Şimdi gerçekten yalnızdı. Abajura, duvarla baktı dikkatlice, acaba içeride de kamera var mıydı? Büyük ihtimalle vardı. Banyo ve tuvaletin olduğu yere koymamışlardır herhalde diye düşündü, kalkıp orayı da kontrol etti. Gözle görülen bir kamera yoktu hiç bir yerde, aynayı kontrol etti ama bir şey fark edemedi.  

Dolaba gitti. Defterini çıkardı. Kalemi eline aldı. Masaya oturdu. Yazmaya başladı: 

1. Gün – İlk Gözlemler: 

  • Kameralar her yerde. 
  • Kapılar elektronik kilitli. 
  • Bazı odalar kapalı. “Özel tedavi odası” deniliyor. 
  • Her yaştan insan var. Sadece gençler değil. 
  • Herkes uyuşuk, sessiz, boş. 
  • Tekerlekli sandalyede hastalar var. 
  • Sosyalleşme yok. Herkes tek. 
  • Masalar iki kişilik ama herkes yalnız oturuyor. 
  • İlaçlar düzenli veriliyor.  
  • Personel çok güler yüzlü. Ama fazla yapay. 
  • Yemekler lezzetli, bol. Ama kimse fazla yemiyor. 
  • Dışarıya çıkış yok. Duvarlar yüksek. 
  • Sosyal alanlar olarak düzenlenen yerlerde sosyalleşmeye kesinlikle izin yok, aşamaları varmış 
  • Henüz kimseyle konuşma fırsatım olmadı 

Defteri kapattı. Bavulun en altına sakladı. Yatağa uzandı, abajurun ışığını açık bırakmıştı. Koridordan herhangi bir ses gelmiyordu. Tam gözleri ağırlaşmaya başlamıştı ki, hafif bir ağlama sesi duyduğunu sandı. Kalkıp kulağını duvara dayadı, yan odadan geliyordu sanki, biraz sonra kesildi. 

Uykusu dağılıvermişti yatağında kıpırdamadan yatmaya devam ediyordu ama kalp atışları hızlanmıştı.  

“Bir hafta,” diye fısıldadı kendi kendine. “Sadece bir hafta.” 

Tuhaf derecede lüks ve güzel ama ürkütücü bir yerdi burası. Ailesini düşündü, annesi böyle bir kliniğe yattığını duysa kim bilir ne kadar endişelenirdi. Neyse ki gideceği yer konusunda fazla soru sormamış, görev için gidilen herhangi bir yer olduğunu sanmıştı. Duygu ve Vedat geldi aklına, ikisini de böyle bir yerde görevde düşünemedi. Duygu kozmetik malzemeleri ve pahalı kıyafetleri olmadan burada bir saat bile duramazdı kesin. Vedat zaten hiç yapamazdı. Bu görevi ona düşünerek verdikleri belliydi. Bu gün pek verimli geçmemişti ama bir hafta dolmadan buradan bir çok bilgiyle döneceğine emindi. Kemal’i bulması gerekiyordu öncelikle tabi, ya da Kemal’in onu bulması.  

(devam edecek)

Yorum bırakın