Kayıt Dışı – Bölüm 11

Kapının ardında uzun, beyaz bir koridor uzanıyordu. Duvarlar parlaktı, ışıklar soğuktu. Şeyda içeri adım attığında ayak seslerinin yankılandığını duydu. Kapı arkasından kapandı. Kilit sesi geldi. 

Karşısında orta yaşlı bir kadın duruyordu. Beyaz önlük, toplu saçlar, yorgun ama nazik bir yüz. 

“Hoş geldin,” dedi kadın. “Ben Hemşire Nalan. Seninle ben ilgileneceğim.” 

Şeyda başını salladı. “Merhaba.” 

“Adın Elif, değil mi?” dedi Nalan. Elindeki dosyaya baktı. 

“Evet.” 

“Güzel. Önce kayıt işlemlerini halledelim. Sonra seni odana götürürüm.” 

Nalan önden yürüdü. Şeyda arkasından gitti. Koridorun sonunda küçük bir oda vardı. İçeride bir masa, iki sandalye, bir dolap. 

“Otur,” dedi Nalan. 

Şeyda oturdu. Bavulunu yanına koydu. 

Nalan masanın arkasına geçti. Bir form çıkardı. 

“Şimdi,” dedi, “bazı kurallarımız var. Bunları sana okuyacağım. Dikkatli dinle.” 

Şeyda dinledi. Nalan okudu: 

“Kural 1: Sabah saat yedide kalkış. Akşam onda yatış.” 
“Kural 2: Tüm aktivitelere katılım zorunlu.” 
“Kural 3: Özel eşyalar dolaplarda saklanır. Odalarda yasak.” 
“Kural 4: Personele saygılı davranılır. İtiraz edilmez.” 
“Kural 5: Diğer hastalarla fiziksel temas yasak.” 
“Kural 6: İlaç saatleri sabah sekiz, öğle bir, akşam sekiz.” 
“Kural 7: Ziyaretçi günleri cumartesi. Randevulu.” 

Nalan başını kaldırdı. “Anladın mı?” 

“Evet,” dedi Şeyda. 

“İyi. Şimdi eşyalarını kontrol edeceğim.” 

Şeyda bavulu açtı. Nalan içine baktı. Kıyafetler, defterler, kalemler. Başka bir şey yoktu. 

“Telefon, saat, takı?” diye sordu Nalan. 

“Yok,” dedi Şeyda. “Getirmedim.” 

Nalan başını salladı. “İyi. Burada elektronik cihaz yasak. Sen zaten getirmemişsin. Akıllı bir kız.” 

Bavulu kapattı. Ayağa kalktı. 

“Şimdi seni odana götüreyim.” 

Koridora çıktılar. Yürüdüler. Şeyda etrafına bakınıyordu. Her yerde kameralar vardı. Tavanda, köşelerde, duvarlarda. Kapılar elektronik kilitliydi. Bazı odalarda pencereler parmaklıklıydı. 

Bir kapının önünden geçerken Şeyda durdu. Kapı kapalıydı. Üzerinde bir işaret yoktu. 

“Burası ne?” diye sordu. 

“Özel tedavi odası,” dedi Nalan. “Oraya hastalar sadece doktor izniyle girer.” 

“Ne tür tedavi?” 

Nalan gülümsedi. “Merak etme. Senin oraya ihtiyacın olmayacak.” 

Yürümeye devam ettiler. Koridorun sonunda bir kapı durdu Nalan. 

“İşte burası,” dedi. “Senin odan.” 

Kapıyı açtı. İçeriye girdiler. 

Oda küçüktü. Bir yatak, bir dolap, bir masa, bir sandalye, bir koltuk, yanında bir sehpa ve abajur, bir de mini bir buzdolabı, kapağını açtı plastik şişelerde içecekler ve atıştırmalıklar vardı, tıpkı bir otel gibi. Pencere vardı ama parmaklıklıydı. Dışarısı görünüyordu. Bahçe, yüksek duvarlar. 

“Genelde iki kişilik odalarımız var,” dedi Nalan. “Ama sana özel oda verdik. İlk günler yalnız kalmak daha iyi. Alışırsın. Dolap her gün yeniden dolar, istediğin kadar alabilirsin, yatırdığın ücrete hepsi dahil.” 

Şeyda yalnız bir odanın rahatça notlarını alabilsin diye planlı bir seçim olduğunu düşündü, böylesi daha iyiydi. Böyle bir yerde bir başka hastayla oda paylaşmak hiç istemezdi.  

“Teşekkür ederim,” dedi yüksek sesle. 

Buranın ücretli bir yer olduğunu o ana kadar düşünmemişti, öyle ya böyle gizli ve özel bir merkeze bedava alacak değillerdi kimseyi. Sormamıştı ama demek ki masrafı gazete karşılıyordu. Böyle bir maliyete katlandıklarına göre buradan gerçekten önemli ve büyük bir şeyler çıkacağından emindiler.  

“Duygu duysa deli olur!” diye geçirdi aklından ama Nalan hemşire gülümsemesini görmesin diye çabucak kovaladı aklından.  

“Rica ederim,” dedi Nalan hemşire. “Eşyalarını dolaba koy. Banyo orada.” Köşedeki kapıyı gösterdi. “Kendi banyonu kullanırsın. Ortak banyo, tuvalet yok. Hasta hijyenine çok önem veriyoruz. Şampuan, diş macunu, havlular, hepsini bulabilirsin. Kesici aletler odalara sokulmadığı için bakım gerektiğinde özel bakım hizmetlilerimiz tırnak, saç bakımlarınızı yapacak. Saç boyası, parfüm, oje gibi kozmetikler kullanılmıyor söylememe gerek yok herhalde” 

Şeyda başını salladı. 

“Birazdan yemek vakti,” dedi Nalan. “Saat on ikide yemekhaneye gel. Koridorun sonunda. Zile basacağım. Duyarsın.” 

“Tamam.” 

Nalan çıktı. Kapı kapandı. Kilit sesi gelmedi. Şeyda rahat nefes aldı. 

Bavulunu açtı. Eşyalarını dolaba yerleştirdi. Defterleri en alta koydu. Kalemleri cebine attı. 

Pencereye gitti. Dışarı baktı. Bahçe geniş ve bakımlıydı. Ağaçlar, çiçekler, yürüyüş yolları. Ama kimse yoktu. Boştu. Duvarlara baktı. Yüksekti. Üstünde tel örgüler vardı. Buradan kaçmak imkansızdı. 

Yatağa oturup hafifçe yaylandı, rahat görünüyordu 
 
 “Bir hafta. Sadece bir hafta. Gözle. Dinle. Yaz. Çık.” 

Yatağa uzandı, kendi isteği ile çıkıp gezebiliyor mu emin değildi, Orhan beyin sözlerini hatırladı, göze batmamak için şimdilik odasında kalıp beklemeye karar verdi. Oda mavi renklerde dekore edilmişti, duvarlarda iki adet soyut tablo vardı. Baktı ama bir anlam veremedi. Nevresimler temiz kokuyordu. Girdiğinden beri her yerin fazla temiz olduğunu fark etmişti.  

Yataktan kalkıp, kapıyı araladı, koridora göz attı, o başını uzatır uzatmak, koridorun diğer başında bir masada oturan hasta bakıcı olduğunu tahmin ettiği adam ayağa kalktı. Başıyla selam verip içeri girdi. Belli ki odalardan kontrolsüz çıkmak pek mümkün değildi ya da belki bir ihtiyaç olursa diye bekliyordu adam, zamanla her şeyi çözecekti.  

Yeniden pencereye gitti, bir hafta dışardaki hayatından uzak kalacaktı. Bir tatil gibi olacağını düşündü, uzun zamandır bir kaç gün bile olsa kendiyle baş başa kalacak bir vakti olmamıştı. Akşamları da eve iş götürdüğü için en sakin zamanı günde beş ya da altı saat uykuda geçiyordu. Burada hem düzen vardı, hem de sakinlik.  

Zil çaldı. Yemek vakti. Odaya bırakılmış özel terlikleri giyip, kapıyı açtı. Koridordaki diğer kapılar da açılmıştı. Şeyda onları incelemeye çalışırken, yanına bir hasta bakıcı yaklaştı, herkes bir hasta bakıcı kontrolünde yemekhaneye gidiyordu. 

“Size ben eşlik edeceğim” dedi güler yüzlü erkek hasta bakıcı.  İnen diğer hastalarla konuşamadan sakince iki kat aşağıdaki yemekhaneye indiler.  Takip edebildiği kadarıyla odaların hepsinden çıkan yoktu. İki tane yirmili yaşlarında erkek, bir tane orta yaşın üzerinde kadın, üç genç kız görebildi, belki diğer odalardakiler henüz zili duyup çıkmamışlardı. 

Yemekhane düşündüğü kadar büyük değildi, masalar da öyle. İki kişilik görünüyorlardı ama her bakıcı hastasını ayrı bir masaya yerleştiriyordu.  

Bakıcı Şeyda’yı da boş bir masaya götürdü. 

“Otur,” dedi. “Yemeğini getireceğiz.” 

 Onlar masalarına yerleşirken, başka hastalarda gelmeye başladı. 

Toplam da on beş, belki yirmi kişi vardı. “Bütün klinikte bu kadar insan mı var?” diye geçirdi aklından. Çoğu orta yaşlıydı. Birkaç genç kız vardı. Bir de yaşlı bir adam. Tekerlekli sandalyedeydi. Yanında bir bakıcı duruyordu. Orhan beyin muhbiri Kemal doğru bilgi aktarmamıştı demek, içeride ailesinin sorunlu bulduğu gençlerle karşılaşacağını söylemişti ama belki de bir tek yemekhane yoktu. Bakıcılar masalara yemek tepsilerini taşımaya başladılar. Yemekhanenin dar duvarından açılan küçük bir pencereden her hastanın yemeği ismiyle bakıcısına uzatılıyordu. Belki özel diyetleri olanlar olduğu için diye düşündü. 

Yemekhanede , herkes sessizdi. Kimse konuşmuyordu. Sadece çatal bıçak sesleri duyuluyordu. 

Bakıcısı tepsini almaya gidince, yan masada oturan genç bir kızı fark etti. Saçları dökülmüştü. Gözleri boştu. Tabağına bakıyordu ama yemiyordu. Masalar arası mesafe sohbete izin vermediği için bir şey soramadı.  

Karşı masada orta yaşlı bir kadın vardı. Ellerini kucağında birleştirmişti. Hiç kıpırdamıyordu. 

Bakıcı biraz sonra geri gelip tabağı bıraktı. Pilav, et, salata. Yanında meyve suyu. Her şey kullan at türü tabaklara konmuştu, çatal, kaşık kaliteli bir plastikten yapılmıştı, bardaklar kağıttı. Masa da duran plastik su şişesi ve bir plastik vazoda güzel çiçekler duruyordu. Masa örtüleri canlı renklerden kareli olarak seçilmişti. Duvarlarda odasındaki gibi soyut tablolar vardı. Bu kadar sessiz ve donuk insanlar olmasa gerçekten keyifle yemek yenilecek bir yerdi. Hafif tatlı bir piyano sesi duyuluyordu, aynı melodi koridorlarda ve tüm binada vardı.  

(devam edecek)

Yorum bırakın