Kayıt Dışı – Bölüm 10

Orhan bey çantasından küçük bir zarf çıkardı. İçinde bir anahtar vardı. 

“Bu senin dolabının anahtarı,” dedi. “İçeride özel eşyalarını koyabileceğin bir dolap var. Notlarını oraya saklarsın. Anahtarı hep yanında taşı.” 

Şeyda anahtarı aldı. Küçük, pirinçten bir anahtardı. 

“Bir de bu,” dedi Orhan. Başka bir kağıt çıkardı. “Merkezin kuralları. Ezberle. İçeride bunlara uymak zorundasın.” 

Şeyda kağıdı aldı. Okudu: 

Kural 1: Sabah 07:00’de kalkış. Akşam 22:00’de yatış. 
Kural 2: Tüm aktivitelere katılım zorunludur. 
Kural 3: Özel eşyalar dolaplarda saklanır. Odalarda yasak. 
Kural 4: Personele saygılı davranılır. İtiraz edilmez. 
Kural 5: Diğer hastalarla fiziksel temas yasak. 
Kural 6: İlaç saatleri sabah 08:00, öğle 13:00, akşam 20:00. 
Kural 7: Ziyaretçi günleri cumartesi. Randevulu. 

“İlaç mı?” dedi Şeyda. “Ben hasta değilim.” 

“İçeride herkes ilaç alıyor,” dedi Orhan. “Sen de alacaksın. Ama merak etme. Kemal sana ne yapman gerektiğini söyler. İlaçları yutmuş gibi yaparsın.” 

Şeyda rahatsız olmuştu. “Bu çok riskli.” 

“Evet,” dedi Orhan. “Ama bu yüzden büyük bir haber. Kimsenin giremediği bir yer. Sen gireceksin.” 

Şeyda öne eğildi. “Ama tam olarak ne gözlemleyeceğim?” dedi. “Ne tür notlar istiyorsunuz? Ortaya çıkarmak istediğimiz asıl konu ne? Buranın gizli bir merkez olduğu mu?” 

Orhan durdu. Kahvesinden bir yudum daha aldı. Sonra etrafına bakındı. Kafe boştu ama yine de sesini alçalttı. 

“İyi soru,” dedi. “Şöyle söyleyeyim: Bu merkez resmi değil. Yani devlet denetiminde değil. Kayıtları yok. Burada kalan gençlerin aileleri çok zengin. Tanınmış isimler. İş insanları, siyasetçiler, sanatçılar…” 

“Anladım,” dedi Şeyda. “Ama bu yasa dışı bir yer mi?” 

“Gri bir bölge,” dedi Orhan. “Aileler buraya para ödüyor. Çok büyük paralar. Karşılığında ne alıyorlar? İşte sen bunu öğreneceksin.” 

“Tedavi mi? Yoksa…” 

“Belki tedavi,” dedi Orhan. “Belki sadece saklama. Belki başka bir şey. Kimse bilmiyor. İçeriden çıkan yok çünkü.” 

Şeyda kaşlarını çattı. “Nasıl yani? Hiç kimse çıkmıyor mu?” 

“Çıkanlar konuşmuyor,” dedi Orhan. “Aileler susturuyor. Ya da…” durdu. “Ya da başka bir şekilde susturuluyorlar.” 

Şeyda’nın içi ürperdi. “Ne demek istiyorsunuz?” 

“Bilmiyorum,” dedi Orhan. “İşte sen bunu öğreneceksin. Orada gerçekten tedavi mi yapılıyor? Yoksa gençler sadece saklanıyor mu? İlaçlar gerçek mi, yoksa sakinleştirici mi? Doktorlar kim? Ne yapıyorlar? Gençlere nasıl davranılıyor?” 

Şeyda not alıyormuş gibi kafasında listeyi oluşturuyordu. 

“Bir de şu var,” diye devam etti Orhan. “Bazı aileler, çocuklarını buraya gönderiyor çünkü ‘sorun’ oluyorlar. Ne tür sorunlar? Belki bağımlılık. Belki isyan. Belki sadece aile işlerine karışmak istiyorlar. Belki miras kavgası.” 

“Yani buranın bir tür… hapishane olduğunu mu düşünüyorsunuz?” 

Orhan omuzlarını silkti. “Bilmiyorum. Ama öyle olabilir. Sen içeri gir. Gör. Dinle. Gençlerle konuş. Nasıl oraya geldiklerini öğren. Neden oradalar? Kim getirdi? Ne zaman çıkacaklar? Çıkmak istiyorlar mı?” 

Şeyda başını salladı. Artık daha net görüyordu. 

“Bir de personeli izle,” dedi Orhan. “Doktorlar nasıl davranıyor? Hemşireler? Güvenlik var mı? Kameralar var mı? Odalar nasıl? Pencereler kilitli mi? İnsanlar dışarı çıkabiliyor mu? Ziyaretçi geliyor mu?” 

“Anladım,” dedi Şeyda. “Sistemin nasıl işlediğini görmem lazım.” 

“Aynen,” dedi Orhan. “Ve en önemlisi: Buranın gerçek sahibi kim? Kim para kazanıyor bundan? Bu merkezin arkasında kimler var?” 

Şeyda düşündü. “Bu bilgilere nasıl ulaşacağım?” 

“Kemal,” dedi Orhan. “O sana yardım edecek. O orada yıllardır. Her şeyi biliyor. Ama dikkatli ol. Sadece Kemal’e güven. Başka kimseye değil.” 

Şeyda derin bir nefes aldı. “Tamam. Anladım.” 

“İyi,” dedi Orhan. “Bir de şunu unutma: Sen orada bir hasta gibi davranacaksın. Sessiz, uyumlu, sorgulamayan. Çok akıllı görünme. Çok meraklı görünme. Sadece izle. Sadece dinle.” 

“Peki ya not alırken görürlerse?” 

“Günlük tutuyorsun,” dedi Orhan. “Tedavi sürecinin bir parçası. Doktorlar bunu önerir zaten. Sadece dikkatli ol. Hassas şeyleri şifreli yaz. Kemal sana öğretir.” 

Şeyda durdu. Bir şey aklına takılmıştı. 

“Bekleyin,” dedi. “Kemal orada yıllardır ve her şeyi biliyorsa, neden kendi isteğiyle kalıyor? Çıkabiliyorsa, neden çıkmıyor? Ve eğer sizinle çalışıyorsa, neden ondan doğrudan bilgi almıyorsunuz? Ben neden içeri girmek zorundayım?” 

Orhan gülümsedi. İlk kez gerçek bir gülümsemeydi. 

“İyi sorular,” dedi. “Kemal oradan çıkabilir, evet. Ama ailesi onu orada tutuyor. Maddi olarak bağımlı onlara. Çıkarsa mirası alamayacak. Dışarıda yaşayamayacak. Anladın mı?” 

“Yani esir mi tutuluyor?” 

“Bir bakıma,” dedi Orhan. “Ama o bu durumu kabul etmiş. Çünkü içeride rahat. Ailesinin parası akıyor. Yemek, barınma, her şey var. Dışarıda hiçbir şeyi yok.” 

“Peki bilgileri neden ondan almıyoruz?” 

“Çünkü Kemal’in anlattıkları sadece ‘duyum’ olur,” dedi Orhan. “Mahkemede geçmez. Haberde kullanılamaz. ‘Bir hasta öyle dedi’ dense, kim inanır? Ama sen bir gazeteci olarak oraya gidersen, gözlemlersin, belgelersen, o zaman kanıttır. Sen orada ne gördüysen onu yazacaksın. Kemal sadece sana yol gösterecek. Asıl işi sen yapacaksın.” 

Şeyda başını salladı. Mantıklıydı. 

“Bir de,” diye ekledi Orhan, “Kemal konuşamaz. Yani dışarıya çıkıp ifşa edemez. Çünkü ailesi onu hemen susturur. Belki içeri geri alırlar. Belki daha kötü bir yere gönderirler. O yüzden sessiz kalıyor. Ama sana yardım edebilir. Çünkü sen çıktığında onun adı geçmeyecek. Sadece senin haberin olacak.” 

“Anladım,” dedi Şeyda. “Yani ben Kemal’in sesi olacağım.” 

“Aynen,” dedi Orhan. “O göremiyor ama sen göreceksin. O konuşamıyor ama sen yazacaksın.” 

Şeyda derin bir nefes aldı. “Tamam. Anladım.” 

“İyi,” dedi Orhan. “Bir de şunu unutma: Sen orada bir hasta gibi davranacaksın. Sessiz, uyumlu, sorgulamayan. Çok akıllı görünme. Çok meraklı görünme. Sadece izle. Sadece dinle.” 

Şeyda derin bir nefes aldı. “Ne zaman başlıyoruz?” 

“Yarın,” dedi Orhan. “Sabah saat dokuzda seni alacağım. Hazır ol.” 

“Yarın mı?” Şeyda şaşırmıştı. 

“Evet. Zaman kaybetmeyelim. Bir hafta içinde bitir, çık.” 

Orhan ayağa kalktı. Elini uzattı. “Başarılar.” 

Şeyda elini sıktı. “Teşekkür ederim.” 

Kafeden çıktıklarında hava kararmaya başlamıştı. Orhan arabasına bindi, gitti. Şeyda taksiye bindi. Eve dönerken aklı karışıktı. 

Yarın başlıyordu. Yarın, Elif Kaya olacaktı. 

Eve geldiğinde annesini aradı. 

“Anne,” dedi. “Yarın şehir dışına çıkıyorum sana bahsetmiştim ya. Bir hafta kadar telefonum kapalı olacak.” 

“Nereye gidiyorsun?” 

“İş için. Özel bir haber. Telefon yasak orada. Merak etme, bir hafta sonra dönerim.” 

Annesi duraksadı. “Emin misin? Bir şey olursa…” 

“Olacak bir şey yok,” dedi Şeyda. “Sadece bir hafta. Sonra ararım.” 

“Tamam,” dedi annesi. “Ama dikkatli ol.” 

Telefonu kapattı. Yatağına oturdu. Çantasını hazırlamaya başladı. Ne götürmesi gerekiyordu? Orhan dememişti. Muhtemelen içeride kıyafet veriliyordu. 

Bir defter aldı. Küçük, cep boyutunda. Kalemler aldı. Bunları götürecekti. Notlar için. 

Gece uyuyamadı. Düşündü. Yarın ne olacaktı? İçeride neler görecekti? Kemal gerçekten güvenilir miydi? 

Sabah olduğunda yorgundu. Ama hazırdı. Saat telefonu çaldı. Orhan gelmişti. Elinde küçük bir bavul vardı. 

“Bunlar senin kıyafetlerin,” dedi. “İçeride giyeceksin. Kendi eşyalarını bırak.” 

Şeyda bavulu aldı. İçinde gri eşofmanlar, tişörtler vardı. Sade, işaretsiz. 

“Hazır mısın?” dedi Orhan. 

Şeyda başını salladı. “Hazırım.” 

Arabaya bindiler. Şehirden çıktılar. Yol uzundu. Orhan konuşmuyordu. Şeyda pencereden dışarı bakıyordu. 

Bir saat sonra arabanın önünde büyük bir bina göründü. Yüksek duvarlar, demir kapılar. İsim tabelası yoktu. 

“Burası,” dedi Orhan. 

Araba durdu. Şeyda indi. Bavulu aldı. Orhan ona döndü. 

“İçeri girince, sen artık Elif Kaya’sın,” dedi. “Unutma. Bir hafta. Sonra çıkarsın.” 

Şeyda başını salladı. 

Kapıya yürüdü. Kapı açıldı. İçeri girdi. 

Ve dünya değişti. 

(devam edecek)

Yorum bırakın