Hiç böyle bir dosya beklemeyen Şeyda “Ne kadar süre?” diye sordu merakla.
“Bir hafta,” dedi Orhan. “Belki on gün. İçeride kalacaksınız. Gündüz gözlem, akşam notlar. Sonra dışarı çıkıp yazıyorsun.”
Şeyda’nın içinde bir şey sıkıştı.
“İçeride mi kalacağım?”
“Evet,” dedi Orhan. “Merkezin düzeni bozulmaması için ve elbette sizden haberleri olmaması gerekiyor. Siz de onların bir parçası gibi olacaksınız. Ama sadece gözlemci olarak.”
Yazı işleri müdürü öne eğildi.
“Şeyda,” dedi. “Bu senin için büyük bir fırsat. Kimsenin giremediği bir yere sen gireceksin. Kimsenin yazamadığı bir haberi sen yazacaksın.”
Şeyda ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi.
“Neden beni seçtiniz?” dedi sonra merakla.
“Çünkü seni kimse tanımıyor henüz, bir haberin çıktı ama bu yüzün hafızalara kazınmadı. Ayrıca yaşın da orada bulunan gençlerin yaşına yakın. Ayrıca Murat beyle uzun uzun konuştuk, şu an bu iş için elimize en uygun kişi sensin. Diğerlerinin becerebilecekleri bir iş değil! Elbette bu tekliften kimseye bahsetmeyeceksin. Kimin eli kime değer belli olmaz, senden haberleri olursa, görevin de, sen de tehlikeye girersin.”
“Gazetede de mi kimseye söylemeyeceğim”
“Evet sadece Murat bey bilecek, izin aldığını söylersin herkese. Ailen şehir dışında değil mi zaten, onları görmeye gideceğim diyebilirsin!”
“Düşünebilir miyim?” dedi Şeyda, “Yapabilir miyim emin değilim!”
Orhan ve müdür birbirlerine baktılar.
“Tabii,” dedi müdür. “Ama çok uzun bekleme. Kurum için de biz için de zamanlama önemli. İçeride bir adamımız var merak etme. Seninle o ilgilenecek ama ondan gelen bilgilerle haber yapamayız. Bizzat bir gazetecinin gözlemlemesi gerek.”
“Yarına kadar cevap verebilir misin?” diye sordu Orhan.
Şeyda başını salladı.
“Olur.”
Odadan çıktığında bacakları titriyordu hafifçe. Masasına döndü. Duygu yine bakmıyordu ona. Vedat başını kaldırdı ama bir şey sormadı.
Şeyda bilgisayarının başına oturdu. Ekrana baktı ama hiçbir şey görmüyordu. Bir hafta bir klinikte hasta gibi kalacaktı. Zor olmasa gerekti. Belli ki fotoğraf çekemeyecekti ama dedikleri gibi notlarını alabilirdi. Daha önce böyle haberler çıkaran gazeteciler biliyordu. Eğer Murat bey ve Orhan bey haklıysa ve başarabilirse, gerçekten bomba bir şeyler çıkabilirdi. Yine de bir klinikte hasta gibi kalma fikri onu rahatsız etmişti. İçeride ne tür hastalar vardı acaba?
Akşam eve dönerken düşünmeye devam etti. Büyük bir fırsat mıydı gerçekten? Yoksa hiç bulaşmasa mıydı?
Evde annesini aradı.
“Anne,” dedi. “Bir iş teklifi aldım.”
“Ne iş?”
“Özel bir merkez var. Oraya gidip haber yapacağım. Bir hafta kadar telefonum kapalı olacak, merkezde kullanmak yasakmış, merak etme diye haber veriyorum”
“İyi sen halledersin” dedi annesi konuyu anlamadığı için neşeyle “Güzel. Ama dikkatli ol.”
“Neden öyle dedin?”
“Bilmem,” dedi annesi. “İçimden öyle geldi.”
Şeyda telefonu kapattı. Yatağın kenarına oturdu. Çıkan haberinden sonra bu işi kabul etmezse pek iyi olmazdı. Hele işi başkasına verirler de o başarılı olursa kabul etmediğine çok üzülürdü.
“Ne olacak sanki toru, topu bir hafta” diye geçirdi içinden. Murat bey ve Orhan bey kliniğin ismini söylememişlerdi ama zaten gizli olduğu için araştırsa da bir şey bulacağını sanmıyordu.
Ertesi sabah yazı işleri müdürünün odasına girdiğinde kararlıydı.
“Kabul ediyorum,” dedi.
Müdür gülümsedi.
“Güzel,” dedi. “Orhan Bey seni arayacak. Detayları anlatır.”
Şeyda döndü çıkacaktı.
“Şeyda,” dedi müdür.
Durdu.
“Çok iyi bir haber çıkar buradan,” dedi. “Adın daha da duyulur. Sana iş teklifi yaparken bu kadar sıra sürede yükselmeni beklemiyordum açıkçası. Aferin sana!”
Şeyda başını salladı. Çıktı.
Masasına dönerken Duygu oradaydı. Ayakta duruyordu. Şeyda’nın masasına bakıyordu.
“Bir şey mi arıyordun?” dedi Şeyda.
Duygu döndü. Yüzünde garip bir ifade vardı. Gülümseme mi, alay mı, belli değildi.
“Hayır,” dedi. “Sadece… yeni görevin hayırlı olsun.”
Şeyda durdu.
“Nereden biliyorsun?”
“Bizden ayrı Murat beyin odasına girip duruyorsun başka ne olacak?” dedi Duygu. “Sen bizi salak mı sanıyorsun?”
Sonra yaklaştı. Sesi yine alçaldı. Böyle konuştuğunda sanki konuşmuyordu da tıslıyordu.
“Dikkatli ol,” dedi. “Her çıkışın bir inişi vardır.”
Sonra döndü, gitti.
Şeyda masasına oturdu. Kalbi hızlı atıyordu. Duygu’nun son cümlesinin tonunda bir şey vardı. Tehdit mi, uyarı mı, anlamadı.
O gün öğleden sonra Orhan bey aradı. Buluşma yeri verdi. Ertesi gün evrakları imzalayacaklardı. Sonra hazırlık. Sonra merkeze giriş.
“Bir hafta içinde başlıyoruz,” dedi Orhan bey. Şeyda telefonu kapattığında ellerinin terli olduğunu fark etti. Çok farklı ama bir o kadar da heyecanlı bir deneyim yaşayacaktı.
Orhan Bey’le buluşma için verilen adres şehrin dışındaydı. Küçük bir kafe, sessiz bir mahalle. Şeyda taksiden indiğinde saat tam ikiydi.
İçeri girdiğinde Orhan bey köşedeki masada oturuyordu. Yanında bir evrak çantası vardı.
“Buyur,” dedi Orhan bey. “Otur.”
Şeyda oturdu. Garson geldi, kahve sipariş verdiler. Garson gidince Orhan çantasından bir dosya çıkardı.
“Önce bunları imzalayacaksın,” dedi. “Gizlilik sözleşmesi. İçeride gördüklerini kimseyle paylaşmayacaksın. Sadece Murat Bey’e rapor vereceksin.”
Şeyda dosyayı aldı. Okudu. Standart metindi. İmzaladı.
“Bu iş tamam!” dedi Orhan bey . Dosyayı geri aldı. Sonra ikinci bir kağıt çıkardı.
“Şimdi asıl kısma gelelim,” dedi. “İçeriye gerçek adınla giremezsin. Sana bir kimlik hazırladık.”
Kağıdı Şeyda’ya uzattı. Üzerinde bir fotoğraf vardı. Şeyda’nın fotoğrafıydı ama isim farklıydı.
“Elif Kaya,” dedi Orhan. “Yirmi dört yaşında. Ankara’dan. Ailen seninle iletişimi kesti. Hafif depresyon ve uyum problemi. Bu senin hikâyen.”
Şeyda kağıda baktı. Fotoğraf ne zaman çekilmişti? Hatırlamıyordu.
“Bu fotoğraf nereden geldi?” diye sordu.
“Gazete arşivinden,” dedi Orhan. “Kimlik kartı fotoğrafın. İnsan kaynakları departmanından aldık. Merak etme, yasal bir işlem.”
Şeyda başını salladı. İçi rahat değildi ama devam etmesi gerekiyordu.
“İçeride ne kadar kalacağım tam olarak?”
“Bir hafta,” dedi Orhan. “Belki on gün. Duruma göre. Eğer erken çıkman gerekirse, içerideki bağlantımız seni uyarır.”
“Bu bağlantı kim?”
Orhan durdu. Bir yudum kahve içti.
“İçeride Kemal diye biri var,” dedi. “Elli yaşlarında. Personel değil, hasta. Ama oraya uzun süredir oturuyor. Her yere girip çıkabiliyor. Seninle o ilgilenecek.”
“Hasta mı?” dedi Şeyda. “Ona güvenebilir miyim?”
“Kemal akıllı bir adam,” dedi Orhan. “Orada olmak zorunda değil aslında. Ama ailesi onu orada tutuyor. Uzun hikâye. Sen sadece ona güven. İlk gün seninle konuşacak. Tanıyacaksın.”
Şeyda düşündü. “Peki çıkış nasıl olacak?”
“Bir hafta sonra, seni ailenden biri alacak gibi yapacak,” dedi Orhan. “Yani ben. Gelip çıkış işlemlerini hallederim. Resmen taburcu olacaksın. Sonra doğruca buraya gelirsin. Murat Bey’le görüşürüz.”
“İçeride telefon yok dediniz.”
“Evet. Telefon, bilgisayar, fotoğraf makinesi… Hiçbir elektronik cihaz yok. Sadece kağıt ve kalem. Notlarını elle alacaksın. Çıkarken yanında getirirsin.”
“Notları kontrol ederler mi?”
Orhan gülümsedi. “Etmeye çalışırlar. Ama Kemal sana bir yol gösterir. O konuda endişelenme.”
Şeyda kağıda yeniden baktı. “Elif Kaya.” Genel bir isimdi, çok yaygındı ülkede bu isimden bir sürü kişi olduğundan emindi. Ama bir hafta bu isimle yaşayacaktı.
“Peki ofistekilere ne söyleyeceğim?”
“Ailenin yanına şehir dışına gittiğini söyle,” dedi Orhan. “Telefonunu kapatıp kafa dinleyeceğini söylersin. Ararlarsa, endişelenmesinler. Bir hafta sonra dönersin.”
Şeyda başını salladı. Duygu ve Vedat’ın onu merak edeceklerini ya da arayacaklarını hiç sanmıyordu. Sorun çıkmazdı.
“Bir şey daha,” dedi Orhan. “İçeride kimseye güvenme. Doktorlar, hemşireler, diğer hastalar… Kimse senin kim olduğunu bilmiyor. Öyle de kalmalı. Sadece gözle. Sadece dinle. Not al.”
“Anladım.”
(devam edecek)