Öğleden sonra yazı işleri müdürü Murat Keskin üçünü de ofisine çağırdı. Masasının üzerine yeni bir dosya bıraktı.
“Bu yeni işiniz” dedi, “Güzel iş çıkardınız.”
Duygu hemen atladı.
“Benden kaçmaz biliyorsunuz.”
Müdür gülümsedi.
“Biliyorum.”
Konu fazla uzamadan, dosyayı alıp çıktılar. Gazete de işlerin biri biter biri başlar, Murat Bey lafı uzatmayı hiç sevmezdi.
Duygu masasına döner dönmez ;“Vedat, sen saha tarafına bak, “Şeyda, sen içeriden çalış.” dedi buyurgan bir sesle.
“Ben şimdi çıkıyorum. Bir iki görüşme var.” diyerek çantasını alıp hızlı adımlarla çıkıp gitti.
Vedat, Duygu görmese de arkasından hemen başını salladı.
“Ben de çıkarım birazdan, hallederim merak etme!”
Bu kendi kendine söylenmiş ama sadakat içeren tavrı Şeyda görmeze geldi Vedat’ın hallerine alışmıştı artık, Duygu’dan en ufak bir onay alabilmek için her gün kırk takla atıyordu. Ama Duygu övgü konusunda epeyce cimri biriydi. Kendinden başka birinin parlayabileceği ihtimalini her zaman göz ardı ediyor ve çevresindeki herkese de bu durumu onaylıyor gibi davranıyordu. Hatta zaman zaman Murat Bey bile. Şeyda onun henüz ne gibi bir üstünlüğü olduğunu anlayamamıştı ama ofiste Vedat hariç onu seven pek yok gibiydi. Gerçi sadece Başak biraz ip ucu vermişti ama Duygu’nun arkasından insanların yüzlerinin aldığı tavır her şeyi ortaya koyuyordu. Yine de başarılı bir gazeteci olduğu belliydi ki, insanlar ona karşı olumlu duygular beslemeseler bile yaptığı işlere saygı gösteriyor gibi davranıyorlardı. Boş vakitlerinin birinde Duygu’nun daha önce yazdığı haberlere göz atmıştı, gerçekten de karanlığı aydınlatan şeyler bulabilme yeteneği olduğu belliydi. Yazdığı her haberin içinde bir zeka belirtisi göze çarpıyordu. Yine de ekipte onların üstü değildi, kağıt üzerinde hepsinin pozisyonu aynı gözüküyordu elbette deneyim farkıyla. Gazetecilikte görev adından çok deneyim önemliydi. Vedat sesini duyuramadığı Duygu’nun ardından çıkmak için eşyalarını hazırlamaya başlamıştı bile, her zaman boynuna çapraz astığı çantasının içine gerekli belgeleri topluyordu.
Şeyda’nın ofiste kalsa bile yapacak fazla bir işi yoktu. Dosya çok yeniydi, içinde incelemeye değer bir bilgi yoktu, en azından yeterli değildi. Öncebilgi toplanması sonra analiz edilmesi gerekiyordu. Kısa bir an düşünüp;
“Ben de geleyim isterseniz” dedi Vedat’a. “Dosya yeni, ofiste yapacak çok şey yok.”
Vedat Duygu’nun verdiği işleri tek başına halletmeye alışık olduğu için önce briaz tereddüt etti. Duygu sadece ona saha görevi vermişti ama Şeyda’da haklıydı. Eskiden sadece ikisi olduğu için tek başına gidiyordu ama şimdi Şeyda ile gitmesinde bir sakınca yoktu herhalde
“Eee… gel o zaman.” dedi çabucak “Biraz kaynaklarımızı da tanımış olursun”.
Şeyda hemen toparlanıp, Vedat’a yetişti ve birlikte çıktılar. Bir kaç yere uğrayıp, sorular sorduktan sonra notlarını alıp akşamüstü geri döndüklerinde Duygu bölmesindeydi. Onları görünce, başını kaldırdı.
“Nereye gittiniz ikiniz birden?” dedi. Sesindeki hoşnutsuzluğu anlamak için onu uzun süredir tanımak gerekmiyordu.
Vedat konuşmaya çalıştı.
“Şeyda…” derken, “Ben…” diye araya girmeye çalıştı Şeyda ama Duygu elini kaldırıp ikisini de susturdu.
“Ben size ne diyorsam onu yapacaksınız,” dedi ukala bir tavırla, “Bir daha birlikte çıkılacaksa benden onay alacaksınız.”
Vedat’ın yüz ifadesi asıldı ama bir şey söylemedi.
Şeyda da aralarındaki kuralları bilmediği için sessiz kalmayı seçti. Bir iş yaparken ondan onay almaları gerektiğini düşünmemişti.
O an ilk kez, buradaki işin sadece haber kovalamaktan ibaret olmadığını hissetti. Dosyalardan ayrı gizli bir hiyerarşi yürüyordu. Sessizce yerlerine geçip, notları derlemeye başladılar.
Akşam Vedat ve Duygu her zaman ki gibi birlikte çıktıktan sonra Şeyda eşyalarını toparlarken geçen gün tuvalette karşılaştıkları Başak yeniden yanına geldi.
“Ne demek istediğimi yavaş yavaş anlıyorsun herhalde!” dedi başıyla Şeyda’nın masasında duran o günkü gazeteyi göstererek.
“Haberi mi diyorsun?” dedi Şeyda
“Evet Duygu’nun adıyla çıkan haberi!”
“Henüz ilk dosyam bu benim” dedi ciddi bir sesle Şeyda, “Benim de zamanım gelecek!”
“Sen öyle san! Senin sıran diye bir şey asla olmayacak. Onunla çalıştığın sürece” dedi Başak alaycı bir sesle ve “İyi akşamlar!” diyerek dönüp gitti.
Şeyda, Başak’ın Duygu’yu sevmediğini anlamıştı ama insanlar belirli nedenlerden birbirlerini sevmeyebilirlerdi. Kendi deneyimleri olmadan, başkalarına kulak asmamayı annesinden öğrenmişti. Şimdilik Başak’ın söylediklerini aklında tutsa bile hareketlerine onları temel almak gibi bir niyeti yoktu.
Duygu ertesi sabah pahalı çantasını omzunda içeri girdiğinde ofis henüz sessizdi. Sabahın erken saatiydi ama o her zamanki gibi kusursuz görünüyordu. Şeyda masasında, başını eğmiş dünden kalan notlarını incelerken Duygu yanından geçti. Parfümü her zaman ki gibi etrafa yayıldığından, onun geldiğini anlamak için görmeye gerek yoktu.
“Ben birkaç gün tatile çıkıyorum” dedi neşeyle Duygu bölmesine geçmeden, “Çeşme. Kızlarla.”
“İyi tatiller,” dedi Şeyda başını kaldırarak.
Duygu gülümsedi. “Zaten son dosyadan sonra hakkım var. Her başarı kutlanmayı hak eder!”
Vedat o sırada Duygu’nun kahvesini hazır etmiş yanlarına geliyordu.
“Vedat, şu belediye dosyasını takip et. Ben dönünce bitiririz. Notları masama bırak.” dedi Duygu kahveyi görmeze gelerek.
Vedat hemen başını salladı. “Tamam.”
Duygu, geldiği gibi çantası omuzunda yazı işleri müdürünün odasına doğru yürüdü bu kez. Kapıyı tıklattı, girdi. Birkaç dakika sonra çıktığında yüzünde zafer ifadesi vardı. Masasına uğramadan doğruca kapıya yöneldi.
Vedat ne olduğunu anlamadığı için elinde Duygu’ya aldığı kahve fincanı ile öylece bakıyordu.
“Tatile gidiyormuş!” dedi Şeyda, “”Çeşme’ye, kızlarla!”
“Ha!” dedi Vedat, kahveyi kendi masasına koyup, bölmesine geçti. İkisi de sessizce işlerine döndüler.
Öğleden sonra yazı işleri müdürü Murat Bey, Şeyda’yı ofisine çağırdı.
“Şeyda” dedi masasındaki dosyayı ona doğru iterek, “Yeni bir konu. Orta seviye ama potansiyel var. Sen başla, Duygu gelince birlikte halledersiniz. Diğer konuyu Vedat halletsin.”
Şeyda dosyayı aldı. “Tamam.” diyerek ayağa kalktı, tam odadan çıkıyordu ki.
“Duygu üç-dört gün dönmez,” dedi müdür. “O zamana kadar sen ön çalışmayı yap. Kaynak varsa bul, belge varsa topla.”
Şeyda başını sallayıp dosyayla beraber masasına geçti., dosyayı açıp okumaya başladı. Belediye ihale dosyasıydı. İlk bakışta sıradan görünüyordu ama Şeyda bir şeylerin eksik olduğu belliydi, zaten öyle olmasa yazı işleri müdürü olay diye dosyayı ona vermezdi. Tarihlerde küçük sapmalar vardı. İsimler tekrar ediyordu ama roller değişiyordu. Son beş yılın tüm ihale dosyaları dosyanın içindeydi. Her birine ihaleyi kazananlar, ödenen bedeller ve aracı firmalar ve kaynak kişilerin isimleri yazılıydı. İhaleyi kazanan firmalar her zaman iki taneydi. Daha iyi fiyat ve koşullar vermelerine rağmen bazı firmaların özellikle tercih edilmedikleri açıkça görünüyordu ama elbette bunun altında bir anlam aramak için henüz erkendi.
İki gün boyunca dosyanın içine gömüldü. Vedat, Duygu’nun verdiği işleri halletmek ve önce verilen dosyadaki bilgileri derinleştirmek için dış görevlerdeydi çoğu zaman. Şeyda kimse yokken rahatça, bölünmeden çalıştı. Üçüncü gün, belgelerdeki bir isim dikkatini çekti. O ismi daha önce başka bir dosyada görmüştü. Kalktı, arşive indi. Eski haberleri taradı. Buldu. Kalbi hızlandı. Bu sadece bir ihale değildi. Arkasında daha büyük bir şey vardı.
Bulduğu isimle ilgili daha önce de şaibeli durumlar vardı. Dördüncü gün daha önceki işinde birlikte çalıştığı polis dedektifi Ali Rıza Demir’i aradı. İstanbul’a geldikten sonra bir kaç kez haberleşmişler ama görüşme fırsatları olmamıştı. İkisi de birbirlerine yeni görevlerinde başarılar dilemekle yetinmişti. Dedektif Ali Rıza’ya durumu telefonda kısaca anlattı. İlgili kişinin polisin elinde de dosyaları olduğundan dedektif: “Gel, konuşalım,” dedi.
(devam edecek)