Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 33

Oya tüm duygusallığı ve annesinin sanki normalmiş gibi yaptığı konuşmanın etkisindeyken Serpil hanım birden doğruldu.

“Babanlar gelebilir” dedi bir anda. “Yemek yedik mi biz?”

Kalktı, mutfağa gitti. Dolabı açtı. Yemek yapmaya başladı.

Evet her zaman ki annesi geri gelmişti ama o kısacık anın içinde, aslında tam bir anneydi. Ne yaşıyor olursa olsun o her zaman mükemmel bir anne olmuştu. Hem Oya’ya hem Ender’e. Kendi kocası ve oğlunu kaybetmiş olmasına rağmen Ender’in yüreğindeki o aile boşluğunu hissetmiş, ona her zaman kendi evladı gibi davranmıştı. Aslında Ender’i bu aileden yapan Oya’nın iyi arkadaşlığı değil annesinin sevgi dolu yüreğiydi. Kıpırdamadan öylece oturdu. Annesi mutfaktan dönene kadar öylece oturdu. Ender ile çocukluklarını onun yıllar boyu nasıl kardeşlik yaptığını tek tek düşündü. Büyük bir hata yapmıştı evet, başkası olsa asla affedemeyeceği bir hata ama bu sefer söz konusu olan Ender’di.

“Yemeği yaptım ama” dedi Serpil hanım bir saat sonra geri gelip, “babanın yine işi çıktı herhalde. Ortada yok baksana!”

“Geç kalacakmış” dedi Oya “ İşi çıkmış mesaj attı da ben unuttum sana demeyi. Hadi yatalım biz yemeklerini yarın yeriz” dedi Oya.

Serpil hanım itiraz etmedi. Annesini yatırdı, ışığı kapattı, odasına geçti.

Tarık’tan mesaj gelmişti.

“Uyudun mu?”

Oya cevap yazmak yerine konuşmak istediğini düşündü aradı. Annesinin ile konuştuklarını anlattı. Çok duygulanmıştı.

“Karar senin” dedi Tarık. “Ama annenin haklı olduğu yerler var.”

“Bir an her şeyi biliyor gibiydi,” dedi Oya. “Sonra yine unuttu.”

“Anne yüreği” dedi Tarık. Sesi titredi. “Sen benimle babamın arasını düzelttin. Ben de senden anneni üzmemen için bir şans daha vermeni isteyeceğim.”

“Sen de mi?” dedi Oya.

“Çocukluk arkadaşlığı sonradan edinilmez,” dedi Tarık. “Ender hatasını düzeltmeye çalıştı. Nazan anlattı biliyorsun, parayı senin için çekmiş, borca girmiş söylememiş, adamın parasını geri vermeye çalışmış, dayak yemiş. Senin tehlikede olduğunu anlayınca koşarak kurtarmaya geldi. Bunlar az şey değil.”

Oya ağlamaya başladı.

“Tamam” dedi. “Haklısın. Düşüneceğim yeniden. Teşekkür ederim.”

“Seni seviyorum” dedi Tarık artık parmaklarında yüzükleri vardı ve sakınılması gereken hiçbir duygu kalmamıştı.

“Ben de!” dedi Oya, telefon kapandı.

Yatağa oturdu. Yüzüğüne baktı. Mutluydu. Ama içi ağırdı. Ve artık biliyordu: Ender ile bir orta yol bulması gerekiyordu, o sıradan bir arkadaştan fazlasıydı. Ailesinin bir parçasıydı. Eğer kardeşi hayatta olsa ve böyle bir şey yapsa ona da çok kızardı ama silemezdi. Aile olmak böyle bir şeydi.

Ertesi sabah laboratuvara girdiğinde Oya’nın yüzünde alışılmadık bir rahatlık vardı. Çantasını masasına bırakırken başını kaldırıp,
“Günaydın.” dedi. Sesi eski günlerdeki gibi içten çıkıyordu, sanki her şey yerli yerindeymiş gibi.

Nazan elindeki dosyayı kapattı, Ender bilgisayar ekranından başını kaldırdı. İkisi de aynı anda bakıp kaldılar. Oya haftalardır ilk kez ikisine birden, araya hiçbir şey koymadan selam veriyordu.

“Günaydın.” dedi Nazan. Ender de başıyla selamladı. Fazlasını yapmaya cesaret edemedi.

Diğer çalışanlar için olağan bir başlangıç olduğundan, onlar da karşılık verip işlerine devam ettiler.

Oya masasına geçti. Dosyalarını açtı, notlarına baktı. Arada yüzüğüne gözü takılıyor, farkında olmadan gülümsüyordu. Ender fark edince hüzünlendi biraz. Gülümsemenin sebebini biliyordu ama yine de içi sızladı. O mutluluğun parçası değildi. Olmayacağını da kabullenmişti.

Öğlene doğru Oya yerinden kalktı. Çantasını aldı, ikisinin yanına geldi.
“Dün geldiğiniz için teşekkür ederim.” dedi aynı içtenlikle. Sonra cevap beklemeden kapıya yöneldi. “Tarık beni aşağıda bekliyor.” dedi, merdivenlere doğru yürüdü.

Kapı kapandığında Nazan’la Ender birbirlerine baktılar.

“Bu… iyi bir şey mi?” dedi Nazan sessizce.
 
“Bilmiyorum.” dedi omuzunu silkerek, “Ama umutlanmak için erken.”

Oya aşağı indiğinde Tarık arabadan indi, ona doğru yürüdü.

“Hazır mısın nişanlı hanım?” dedi gülerek.

Oya başını salladı.

“Hazırım.” dedi. İçinden de, gerçekten hazırım mı, diye düşündü ama o soruyu kendi bile duymak istemedi.

İlk nişanlı öğle yemekleri sessiz ama huzurluydu. Tarık konuşuyor, Oya dinliyor, arada gülüyordu. Hayat sanki bir süreliğine durulmuştu.

Sonraki günlerde Oya’nın tavrı değişmedi. Nazan’a da Ender’e de sıcak ama mesafeli davrandı. Gülümseyerek konuşuyor, iş konuşulduğunda eski ciddiyetine dönüyordu. Nazan bunu fark ediyor,  Ender ise her kelimeyi tartarak karşılık veriyordu. Bir adım fazla atarsa her şeyin bozulacağından korkuyordu.

Oya’nın yüzündeki mutluluğun sebebini biliyorlardı. Nişan. Ve bu mutluluğun içine kendilerini dahil etme hakları yoktu.

Bu arada Oya ve Tarık nikâh tarihini ertelememeye karar verdiler. Uzun uzun düşünmeye gerek yoktu. Hayat zaten onları yeterince oyalamıştı. Aynı binada yaşıyorlardı. Serpil Hanım’dan uzak olmaları mümkün değildi. İki evi de kendi evleri gibi kullanacaklardı. Bazen Tarık’ın evinde, bazen Serpil Hanım’ın yanında. Evli ama hâlâ komşu gibi.

Rutkay Bey bu kararı duyduğunda gülümsedi.
“Binada bir daire boşalırsa,” dedi şakayla, “ben de gelirim sizinle yaşarım.”
Gülmüştü ama Tarık gülmedi.

“Aslında,” dedi ciddi bir sesle, “Serpil teyze için iyi olur. Biz olmayınca sana emanet ederiz onu. Birine ihtiyacı var.”

Rutkay Beyin yüz hatları gevşedi, oğlu sadece Serpil hanım ve Oya’yı değil, onu da ailesi olarak sahipleniyordu.

“Neden olmasın.” dedi içtenlikle. “Serpil Hanım gibi bir can yoldaşı kim istemez.”

Yıllardır yalnızdı. Karısını kaybettikten sonra kimseyi hayatına almamıştı. Oğlunu uzaktan sevmişti. Serpil Hanım’ın yaşadığı acılara rağmen kalbinin hâlâ yumuşak oluşu ona hem hüzün hem sıcaklık veriyordu.  Benim aklım yerinde, diye düşündü, ama kalbim kapalı.

Nikâh bir ay sonraydı. Büyük bir düğün istemediler. Yakınlar, küçük bir salon, kısa bir yemek.

Oya gelinlik bile istemiyordu.

“Buna gerek yok.” deyip duruyordu.

“Annen seni gelinlikle görmek ister.” dedi. “Bu onun hakkı.”

Oya’nın itirazını kesecek tek cümleydi bu. Bir hafta sonu Serpil Hanım’ı da alıp gelinlik bakmaya gittiler. Oya prova odasından çıktığında Serpil Hanım ağlamaya başladı. Birincide ağladı. İkincide daha çok. Üçüncüde durmadı.

Oya annesini teselli etmekten gelinliklere bakamıyordu bile
“Anne tamam.” Diyordu, “Bak ağlama.” Ama Serpil Hanım susturulamıyordu.

Sonunda Tarık bir tanesini seçti.

“Bu olsun.” dedi mutlulukla. “Bu sana çok yakıştı.”

Oya tereddütsüz onayladı seçimi, gözü gelinlik görecek hali kalmamıştı zaten ve Tarık’ın onu bu seçimden kurtarmasına memnun olmuştu. Eve döndüklerinde Serpil Hanım uyuyana kadar ağlamaya devam etti.

Rutkay Bey de bir şeyler yapmak istiyordu. Tarık’ı aradı, çekinerek,

“Takıları birlikte seçsek? Oya’ya bir şeyler takmalıyım baban olarak.” dedi.
Tarık hiç düşünmeden kabul etti. Baba oğul birlikte çıktılar. İkisi de bu yakınlığa alışmaya çalışıyordu.

Ev eşyası meselesi hiç dert olmadı. İki ev de doluydu zaten. Nikâha iki gün kala Rutkay Bey oğluna,

“Artık gelinim var. Üstelik meslektaş sayılırız.” dedi. “İstersen görevimi yavaş yavaş devredebilirim. Oya isterse şirkete geçer, benim yerime aday olur. Ben de o projesini bitirip işi kavrayınca gönül rahatlığı ile emekli olurum. Sen de istersen şirketin avukatlığını üstlenirsin.”

Oya bunu duyduğunda ne diyeceğini bilemedi. Proje bitmek üzereydi. Bir de gelecek… Hiç hayal etmediği kadar netti artık.

Nikahtan bir hafta önce, ekipten sadece Nazan ve Ender’e davetiyelerini verdi. Küçük bir salonda samimi bir yemek ve nikah ayarladıkları için herkesi çağırmıyorlardı. Sadece yakın çevreleri.

Ender zarfı açıp davetiyeyi görünce başını kaldırıp, Oya’nın yüzüne baktı.

“Gelmek zorunda değiliz, kendini buna mecbur hissetme!” dedi gözleri dolarak.

“Kardeşim olmadan evleneceğimi sanmıyorsun herhalde!” dedi Oya onun da gözleri dolmak üzereydi ama kendini tuttu. Nazan o kadar mutlu olmuştu ki, bir anda Ender’i geçip Oya’nın boynuna sarıldı.

(devam edecek)

Yorum bırakın