Bölüm 26
Nazan ve Ender taksiden iner inmez laboratuvarın koridoruna koştular. Kapının önünde durduklarında Ender ilk kez gerçekten durdu. Bu duruş bir tereddüt değil, içerde olan bitenin tahmin ettikleri gibi olup olmadığını anlamak içindi. Kapının altından sızan ışık Oya’nın içeride olduğunu gösteriyordu.
Ertuğrul’un sesi geldiğini duyduğu anda elini kapının tokmağına attı, çevirdi ama kapı açılmadı.
“Kilitli!” dedi içindeki paniğin yükselişi sesine yansımıştı. Anahtar cebindeydi.
Elini cebine attığında: “Geç kaldık” dedi yüksek sesle. Nazan gözleri kocaman açılmış bir Ender’e bir kapıya bakıyordu. Ender Anahtarı kilide soktu. Çevirdi.
Avukat Cemil telefonda Ertuğrul beye “Bir sorun var” dediği anda odadakiler kapı tokmağının zorlandığını fark edince gözlerini kapıya çevirmişlerdi. Ertuğrul kapıya yakın duran adamına kapının arkasına geçmesini işaret etti.
“Bekle!” dedi telefondaki Cemil beye ve telefonu indirip, neler olacağını beklemeye başladı. Anahtarın kapıda dönüp, kilidin açılma sesi duyulduğunda, kapının arkasında duran adam tüm gücüyle kapıya dayandı.
Ender tokmağa yeniden elini atıp çevirdiğinde bu kez kapının arkasından gelen baskıyı hissedip, bu kez açmak için omzunu kapıya dayayıp, itmeye başladı.
“Polisi ara hemen!” dedi Nazan’a fısıldayarak , “Uzaklaş seni görmesinler!”
Ahşap kapı iki adamın gücü arasında sıkışmıştı.
“Orada her ne saçmalık dönüyorsa hemen son verin!” diye gürledi Ender’in sesi.
Ertuğrul bey ve Oya bu sesi hemen tanımışlardı. Ertuğrul bey gözü kendisinde olup, kapıya baskı uygulayan adama “Bırak girsin!” dedi bu sefer. Adamın ani çekilişi ile kapıyı itmek için bedeninin tüm gücünü zorlayan Ender, sendeleyerek içeri birkaç adım attı.
Nazan Ender’den işareti aldığı için sessiz ama hızlı bir şekilde koridorun ucuna kadar kaçıp, merdivenleri indi, nefes nefese kalmıştı. Yukarıda arkasına bakıp son gördüğü şey Ender’in içeri girdiğiydi. Açık havaya çıkınca elleri titreyerek hemen 112’yi çevirdi.
“Bir kaçırılma ihbar etmek istiyorum, alıkoyma, rehin!”
Telefondaki ses adres bilgilerini ve konuyu sorunca hızla olanları anlattı. İçeride kim olduğundan emin değildi, iki arkadaşı içerideydi. Bir proje yüzünden şantaj yapıldığını söyledi bir iki kelimeyle, içerdeki adamların silahlı olup olmadığını bilmiyordu ama bir terslik olduğu kesindi çünkü içerdekilerin adamı restoranda onları oyalamaya çalışmıştı. Yetkili hemen ekipleri yönlendireceğini, sakince beklemesini söyleyip kapattı. Sokak lambalarının ışığı ve sokaktan geçen birkaç araba dışında Nazan’ın korku dolu yalnızlığına eşlik edecek kimse yoktu. Başını kaldırıp, laboratuvarın ışık yanan pencerelerine baktı.
Ender, bedeninin itme gücünün ardından kapının aniden açılıvermesi ile düşer gibi içeri dalmıştı. Kapının arkasında bekleyen adam, Ertuğrul beyin işareti ile Ender’in üzerine atıldı ama Ender son anda çevik bir hareketle kurtuldu. Oya’nın masanın yanında oturduğunu görmüştü. Ertuğrul beyin iş bitirici diye tuttuğu adam Ender’i yakalayamayınca, Ender hızla dönüp adamın yüzüne bir yumruk indirdi ve onu geriye doğru itti. Adam acıyla yanağını tutup, yere yıkıldığı anda pencerenin yanında duran teknik sorumlu, Ender’in Ertuğrul neye yapacağı hamleyi fark edince ileri atılıp onunla boğuşmaya başladı.
Yaşanan karmaşayı fırsat bilen Oya, Ertuğrul’un beyin gözü yaşanan boğuşmadayken, bedeninden beklenmeyen sert bir hamleyle Ertuğrul beyin üzerine atıldı. Adamın elindeki açık telefon yere savruldu, telefonun diğer ucundaki Cemil bey endişe ile olanları anlamaya çalışıyordu.
“Ertuğrul bey? Alo?”
Ender’in sert yumruğu ile yere yıkılan adam Oya’nın hamlesini fark edince hızla fırlayıp bu kez onu yakaladı ve kollarını arkadan kilitleyerek kıpırdamasına engel oldu.
“Ender!” diye inledi Oya. Oya’nın inlemesine dönen Ender onun kıstırıldığını görünce dikkati dağıldı, teknik adam da diğer adam gibi onu yakalayıp kollarını arkadan kıvırdı. Şimdi ikisi de yakalanmıştı.
“Seni pislik!” diye hırladı Ender, Ertuğrul beye bakıp, olayın kontrol altına alınmasından rahatlayan Ertuğrul bey, hemen yanında duran kapısı yarı açık malzeme dolabını açtı, kısa bir göz gezdirmeden sonra, koli ve yalıtım bantlarının durduğu rafa gözü takıldı. İki ayrı bant alıp birini Oya’yı tutan adama, diğerini de Ender’i tutan teknik görevli adama verdi.
“İkisini de sandalyelere bağlayın sıkıca!” dedi sert bir sesle.
Oya’yı tehdit edip, yanında getirdiği sözleşmeyi imzalatmaktan başka amacı yoktu gelirken ama Ender’in gelişi ile iş kısa bir süreliğine kontrolden çıkmıştı.
İki adam Ender ve Oya’yı yan yana duran iki sandalyeye bantlarla bağlayıp, ellerini ve ayaklarını da bileklerinden bantlarla sardılar.
Ertuğrul onların karşısında durdu. Artık acele etmiyordu.
“Şimdi,” dedi, “konuşmaya kaldığımız yerden devam edebiliriz.”
Bantlar o kadar sıkı sarılmıştı ki, Oya kollarının uyuştuğunu hissediyordu ama en büyük dert bu değildi şimdi. Yanında bağlı oturan Ender’in boğuşmanın etkisi ile nefes nefese kalmıştı.
Ertuğrul birkaç adım geri çekildi. Önce ceketinin yakasını düzeltti. Sonra kol saatine baktı. O sırada yerde duran telefonu fark etti. Eğilip aldı.
Cemil bey hâlâ hattaydı. Kulağına götürdü.
“Hallettik, kontrol altında” dedi ve telefonu kapattı.
Cemil beyin son anda söylediği “Yalnız değil!” cümlesini duyamadı.
Sonra döndü, Oya ve Ender’in önüne geldi yeniden. Onlara değii de, duruma bakar gibi bir hâli vardı..
“Evet” diye konuşmaya başladı yeniden “ikiniz de buradayken… konuyu baştan ele alalım.”
Masanın üzerinde duran çantasına uzandı, açtı. İçinden bir dosya çıkarıp masanın üzerine koydu.
“Bu bir sözleşme..” dedi. “Basit.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Bu belgelerde projenin tüm fikrî ve teknik hakları bana devrediliyor. Patent, uygulama, geliştirme… Hepsi.”
Ender başını Oya’ya çevirdi. Yüzü paramparçaydı.
“Ben…” dedi, “Seni bu noktaya ben getirdim. Özür dilerim. Ben..”
Oya sertçe döndü, “Bunları” dedi neredeyse tıslayarak, “sonra konuşacağız!”
Sesi titremiyordu ama içi titriyordu. Bakışlarını yeniden Ertuğrul’a çevirdi.
“Bu bir sözleşme değil.” dedi tükürür gibi, durdu “Bu barbarlık. Tehdit. Şantaj. Açıkça suç.”
Ertuğrul’un dudakları kıvrıldı. O gülümseme… Ender kadar Oya da tanıyordu artık onu.
“Büyük kelimeler,” dedi, “Bilim insanlarına pek yakışmıyor, bu tavrınız. Bu bir iş sözleşmesi. Sizin gücünüz bu proje için yetersiz olduğu için, size yardım elimi uzatıyorum. Benim şirketimin bünyesinde tamamlandığında, bu küçücük laboratavurın içindeki bir hayal olmaktan çıkacak! ”
Bir an durdu. Sonra başını hafifçe yana eğdi.
“İsterseniz” dedi “ilk testi anneniz üzerinde yaparız.”
Oya’nın dünyası bir anlığına karardı, bu son darbe en yumuşak yerine gelmişti. Sesler bir anda uzaklaştı. Oda eğildi sanki. “Bu kadar… bu kadar ileri gidebilir miydi biri?”
Ertuğrul yanındaki sandalyeyi çekip, büyük bir özgüvenle oturdu, bacak bacak üzerine atıp bakmaya başladı.
Oya’nın artık tüm kontrol duygusu kaybolmuştu, refleksle öne hamle yaptı. Sandalyenin ayakları zeminde sürtündü.
“Seni.. Seni aşağılık pislik!”
Hemen arkasında duran iş bitirici denilen adam sert bir hamleyle omzuna bastırdı. Ender onu durdurmak için hamle yapsa da, eli kolu bağlı olduğu için bir işe yaramadı. Oya’nın nefesi kesilmişti artık.
“Anneme elini sürmeyi bırak! Bir daha ağzına alacak olursan, seni doğduğuna pişman ederim!” diye hırladı.
Ender de kopmuştu artık, “Sen pisliğin tekisin!” diye bağırdı,“Çöz bizi! Hemen!”
Ertuğrul hiç irkilmedi.
“Çözeceğim,” dedi sakince “Ama sırayla.”
Sözleşmeyi masadan alıp havaya kaldırdı.
“İkiniz de imzalayacaksınız. Sonra gayet dostça vedalaşacağız. Buradan çıkıp gideceğiz, projenin tüm haklarıyla Herkes yerinde mutlu ve sağlıklı kalacak.”
Oya annesinin adının havada asılı kaldığını hissediyordu hâlâ. Bir tehdit gibi değil… vaat gibi söylenmişti.
“Merak etmeyin” diye devam etti Ertuğrul bey, “İşi burada yürütebilirsiniz, çalışma alanınızı, bu tatlı küçük yuvanızı bozmayacağım. Benim yetkin adamların ve cihazlarım size eşlik edecek. Elbette işin bütün masraflarını da ben üstleneceğim. Size maaş vereceğim, benim ekibimin liderleri olarak çalışacaksınız! Yine de adınızı duyurma şansınız olacak yani!”
(devam edecek)