Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 25

Oya yavaşça çantasına uzandı. Telefonunu çıkardı. Masaya koymadı. Avucunda tuttu.

“Eğer bana dokunursanız,” dedi, “buradan sağ çıkmazsınız.”

Bu bir tehdit değildi. Bu bir söz gibiydi.

Ertuğrul Bey’in kaşı hafifçe kalktı.

“İşte bu,” dedi. “Seninle çalışmak istememin sebebi.”

Oya bir an durdu. Sesini düşürdü.

“Ender nerede?” dedi.

Ertuğrul Bey bu soruyu bekliyormuş gibi gülümsedi.

“Şu an,” dedi, “avukatımla kahve içiyor.”

Oya’nın içi yeniden buz kesti.

“Ve,” dedi Ertuğrul Bey, “o kahve içilirken… senin burada olduğundan haberi yok.”

Oya’nın gözleri büyüdü.

“Yalan,” dedi.

Ertuğrul Bey başını iki yana salladı.

“Hayır,” dedi. “Bu oyunu en güzel Ender oynar. Çünkü o, seni tanır.”

Oya’nın içindeki kırılma, artık daha belirgindi. Ama hâlâ dağılmadı. Sadece… bir adım geriye çekildi. İçinden.

“Tamam,” dedi. “Anlat.”

Ertuğrul Bey başını salladı.

“Anlatacağım,” dedi. “Ama önce şu telefon…”

Oya’nın parmakları telefonun etrafında sıkılaştı.

O sırada restoranda, Nazan fincanın kenarına bile dokunmadan Ender’i izliyordu. Ender hâlâ “top bende” rahatlığındaydı. Avukat hâlâ gülümsüyordu.

Nazan aniden doğruldu.

“Kaç?” dedi.

Ender şaşkın baktı.

“Ne kaç?” dedi.

Nazan avukata bakmadan konuştu.

“Biz buraya kaç dakika önce geldik?” dedi Ender’e.

Ender saatine baktı. Bir an hesapladı.

“Yarım saat,” dedi. “Belki kırk dakika.”

Nazan’ın yüzü bembeyazdı.

“Tamam,” dedi kısık bir sesle. “Oya şu an yalnız.”

Ender’in gülümsemesi ilk kez söndü. Avukat hâlâ sakindi.

“Hanımefendi,” dedi, “endişelenmenize gerek yok.”

Nazan gözlerini ona çevirdi.

“Benim endişem,” dedi, “kendim için değil!” Durdu. “Benim endişem,” dedi, “Oya.”

Ender sandalyesinde öne eğildi.

“Nazan…” dedi. “Ne diyorsun?”

Nazan çantasını kaptı. Ayağa kalktı.

“Bizi oyalıyorsunuz,” dedi avukata bakarak. “Bunu hissettim.”

Avukat gülümsemeye devam etti. Sanki bir oyunun içindeymiş gibi.

“Yanlış anlıyorsunuz,” dedi.

Nazan başını iki yana salladı.

“Ben,” dedi, “yanlış anlamam.”

Ve hiç izin beklemeden masadan uzaklaştı. Ender bir an dondu. Sonra hızla ayağa kalktı.

“Nazan!” dedi.

Avukat ilk kez sesini bir tık sertleştirdi.

“Ender Bey,” dedi. “Oturun.”

Ender durdu. Avukata döndü.

“Ne oluyor?” dedi.

Avukat gülümsedi. Bu kez gülümsemesi daha boştu.

“Hiçbir şey,” dedi. “Sadece… sırayı bozmamanızı istiyorum.”

Ender’in içi, yıllardır hissetmediği bir korkuyla doldu.

“Oya…” dedi fısıltıyla.

Ve aynı anda laboratuvarda Oya’nın karşısındaki adam, telefonu işaret ederken Ertuğrul Bey’in sesi düştü:

“Bir karar vereceksin,” dedi.
“Şimdi.”

O sırada Serpil Hanım o akşam koltuğa yine aynı yere ilişmişti ama bu kez televizyonun sesi bile içine sinmiyordu. Program akıyordu, reklam giriyordu, çıkıyordu… Serpil Hanım’ın gözü ekranda değildi. Birkaç kez saate baktı. Sonra bir kez daha.

“Bu kız…” dedi kendi kendine. “Bu kız bu saatte neyin laboratuvarında.”

Elini telefona uzattı. Bu üçüncü arayışıydı ama Oya cevap vermiyordu. Kesin yine işe gömülmüş telefonu da sessize almıştı. Uzun uzun çaldırdı açılmadı. Sonra vazgeçti. Bir daha  ararsam daha beter olur. Yine ‘anne’ diye söylenir. diye düşündü.

İçinde duramayıp kalktı. Perdeden sokağa baktı. Karanlık bile garipti. Sanki evin içindeki ışık fazla parlak, dışarısı fazla sessizdi.

“Yok” dedi. “Ben aşağı ineyim bari. Tarık’a bir iki laf… Hem aklım dağılır.”

Şalını aldı, kapıyı çekip çıktı.

Tarık kapıyı açınca Serpil Hanım daha “Merhaba” demeden içeri daldı.

“Tarık” dedi nefes nefese, “seninle iki dakika konuşacağım.”

Tarık bir an şaşırdı.

“Tabii Serpil Teyze, buyurun,” dedi. “Ne oldu?”

Serpil Hanım salona girer girmez ellerini iki yana açtı.

“Bu Oya,” dedi, “yine geç kaldı. Laboratuvar bilmem ne… Kızım, kızım diyorsun, canım canım diyorsun ama ortada yok!”

Tarık hemen sakin bir sesle konuştu.

“Serpil Teyze, belki işi uzamıştır,” dedi. “Ben bugün mesaj attım, ‘yoğunum’ dedi. Hani… zorlamayayım dedim.”

“Zorlamayacağım tabii,” dedi Serpil Hanım. “Zorlama da… bu saatte dışarıda olmaması lazım! Babası duysa…”

Tarık gülümsemeye çalıştı.

“Turhan Bey duymadan hallederiz,” dedi. “Oya Hanım işine düşkün. Hem… güvenli bir yerde değil mi, laboratuvar dediğiniz.”

Serpil Hanım bir an durdu. Dudaklarını sıkıp Tarık’a baktı.

“Güvenli yer,” dedi. “Sen de her şeye ‘güvenli’ dersin. Benim içim rahat etmiyor.”

Tam o sırada Tarık’ın telefonu çaldı.

Tarık ekrana baktı. Yüzü bir an değişti. Serpil Hanım fark etti.

“Kim?” dedi.

Tarık cevap vermeden telefonu açtı.

“Alo?”

Karşıdan gelen ses hızlıydı, nefes nefeseydi.

“Tarık… ben Nazan.”

Tarık’ın kaşları çatıldı.

“Nazan? Ne oldu?”

Nazan kelimeleri yutuyordu sanki.

“Ender’le… bir şey oldu. Biz şimdi… Oya’ya bakmaya gidiyoruz.”

Tarık bir an dondu.

“Oya’ya mı? Oya nerede?”

Nazan sesi düşürdü, sanki yanında biri varmış gibi.

“Laboratuvarda,” dedi. “Telefonuna ulaşamadık… şimdi gidiyoruz.”

Tarık bir şey soracak gibi oldu, Serpil Hanım’ın gözleri üstündeydi. Tarık hemen toparlandı, Serpil Hanım’a bakıp sesini yumuşattı.

“Tamam,” dedi telefona. “Siz bakın, ben… ben de bir kontrol ederim.”

Serpil Hanım hemen atladı.

“Kim o? Oya mı? Oya’ya ne oldu?”

Tarık telefonu kapatmadı ama hızlı konuştu, sanki konuyu toparlayıp dağıtmak ister gibi.

“Serpil Teyze,” dedi, “Oya laboratuvardaymış. Telefonu sessizde kalmış. Arkadaşları gidiyormuş, bakacaklar. Siz merak etmeyin.”

Serpil Hanım inanmadı. Gözleri daraldı.

“Arkadaşları gidiyormuş?” dedi. “Ne arkadaşı? Ne bakması? Sen bana doğruyu söyle!”

Tarık telefonu kulağından biraz çekti. Nazan hâlâ hatta bir şeyler söylüyordu. Tarık kısa bir “Tamam, tamam” dedi, sonra telefonu kapattı.

Serpil Hanım’ın sesi yükseldi.

“Tarık! Ne oluyor?”

Tarık Serpil Hanım’ın koluna hafifçe dokundu.

“Serpil Teyze,” dedi, “bakın… telaşlanırsanız Oya’yı daha da sıkıştırırsınız. Siz en iyisi eve çıkın. Kapıyı kilitleyin. Ben Oya’ya ulaşmaya çalışırım. Tamam mı?”

“Ben evde duramam!” dedi Serpil Hanım.

“Duracaksınız,” dedi Tarık bu kez daha net. “Çünkü Oya gelirse panikle karşılaşmak istemez. Siz evde olun. Ben size haber veririm.”

Serpil Hanım bir an Tarık’a baktı. Tarık’ın gözleri ilk kez ciddiydi. Şaka değildi. Serpil Hanım’ın içi daha da sıkıştı.

“Tamam,” dedi sonunda. “Ama haber vereceksin.”

“Vereceğim,” dedi Tarık. “Hadi.”

Serpil Hanım’ı kapıya kadar çıkardı. Merdivene yönelirken Serpil Hanım dönüp bir daha baktı.

“Bak,” dedi, “kızımı oyalama dedim, şimdi de korkutma beni. Oya’ya bir şey olursa…”

Tarık başını salladı.

“Olmayacak, işe dalmış sadece, alıp getireceğim söz” dedi. Ama sesi, kendine söylediği bir cümle gibiydi.

Serpil Hanım yukarı çıkarken Tarık kapıyı kapatır kapatmaz hemen telefonu eline aldı. Nazan’ı geri aradı.

Telefon bir kez çaldı, iki kez… açılmadı.

Tarık tekrar aradı. Bu kez açıldı.

“Nazan,” dedi, “ne oluyor? Ne demek ‘gidiyoruz’?”

Nazan’ın sesi kesik kesikti.

“Tarık… uzun anlatamam. Oya… içeride. Kilitli. Biz kapıdayız.”

Tarık’ın boğazı kurudu.

“Ne? Kim kilitledi?”

Nazan bir an durdu. Sonra çok net söyledi.

“Rehin,” dedi. “Rehin aldılar.”

Tarık’ın dizlerinin bağı çözüldü sanki.

“Polis—” dedi.

“Arıyorum,” dedi Nazan. “Şimdi kapat.”

Tarık daha bir şey diyemeden Nazan yüzüne kapattı.

Tarık birkaç saniye telefona baktı. Sonra kapıya hamle yaptı. Ayakkabı bile giymedi. Kapıyı açıp koridora fırladı, merdivenlerden indi.

Aynı saatlerde…

Restoranda Avukat Cemil, masada bir şeyleri toparlar gibi yaptı. Ceketinin iç cebine el attı. Telefonu yoktu. Bir daha baktı. Yok.

Gözleri bir an sertleşti. Garsona döndü.

“Telefonumu masada unutmuş olabilirim,” dedi, sesini kontrol ederek. “Bir bakar mısınız?”

Garson eğilip baktı. Yoktu.

Avukat bir saniye bile uzatmadı. Restoranın sabit telefonuna yöneldi. Numarayı ezbere çevirdi.

“Ertuğrul Bey,” dedi sakin ama hızlı. “Bir sorun var.”

(devam edecek)

Yorum bırakın