Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 24

Oya artık tehlikede olduğunu biliyordu ama geri çekilmeye niyeti yoktu, bu zorba adam istediğini öyle kolay alamayacaktı.

“Bunları,” dedi Oya, “kim verdiyse suç işlemiştir.”

“Evet” dedi Ertuğrul Bey. “Ve şu an o suçun ağırlığıyla yaşıyor.”

Oya ayağa kalkmak üzereydi. Sandalyesini hafifçe geri itti. Kapıdaki adam bir adım öne çıktı.

Ertuğrul Bey elini kaldırdı. Adam durdu. “Henüz değil!” dedi.

Oya durdu. Ayakta kaldı. “Bunu bitiriyoruz” dedi öfkeyle, “Şimdi.”

Ertuğrul Bey ilk kez başını iki yana salladı.

“Hayır,” dedi. “Asıl şimdi başlıyoruz.”

Dosyayı kapattı.

“Bak Oya,” dedi. “Bu projeyi ya sen bitirirsin—”

Durdu.

“—ya da ben bitiririm.”

Oya gözlerini kısmıştı.

“Ben olmadan,” dedi, “bu proje çalışmaz.”

“Doğru,” dedi Ertuğrul Bey, “Bu yüzden hâlâ sakiniz.”

Bir an durdu. Sonra ekledi:

“Ve bu yüzden,” dedi, “senin sevdiklerin de şu an güvende.”

Bu cümle ilk gerçek darbe oldu. Oya’nın yüzü değişmedi ama gözbebekleri büyüdü.

“Bunu,” dedi çok net bir sesle, “tehdit olarak mı algılamalıyım?”

Ertuğrul Bey ayağa kalktı. İlk kez.

“Bunu,” dedi, “gerçeklik olarak algıla.”

Kapıya doğru bir adım attı. Kapıdaki adam kapıyı kilitledi. Ses duyulmadı ama Oya fark etti.

“Konuşmamız bitmedi,” dedi Ertuğrul Bey. “Ve sen bitirmeden biz de buradan çıkmayacağız.”

Oya yavaşça sandalyesine geri oturdu. Gözlerini ondan ayırmadı. “Ne bilmek istiyorsun, anlat derin ne?” dedi dişlerini sıkarak

Ertuğrul Bey başını salladı.

“Zaten onu yapacağız,” dedi. “Önce Ender’den başlayarak. Ne bilmek istediğimi sorma,” dedi. “Ben zaten biliyorum.”

Oya’nın çenesi gerildi.

“Benim bilmediğim ne?” dedi. “Onu söyle.”

Ertuğrul Bey dosyanın içinden tek bir kâğıt çekti. Masaya koymadı. Havada tuttu. Oya’ya doğru uzatmadı bile; sadece göstermesi yeterdi.

“Ender,” dedi tekrar. “Bu dosyalar sana ait. Bunu biliyoruz. Ama bunlar ilk kez benim masama geldiğinde… üzerinde Ender’in parmak izi vardı.”

Oya gözlerini kısarak baktı.

“Parmak izi derken?” dedi. “Ne saçmalıyorsunuz?”

Ertuğrul Bey bir an gülümsedi. Bu gülümseme “saçmalamıyorum” gülümsemesiydi.

“Önce küçük şeyler,” dedi. “Sen fark etmeden.”

Oya’nın sırtından aşağı ince bir ürperti indi. Bir şey demedi. Çünkü konuşursa sesi titreyebilirdi.

Ertuğrul Bey devam etti.

“Ender’in bana geldiği ilk gün,” dedi, “gösterdiği şey bir ‘taslak’ değildi. Bir ‘fikir’ değildi. Senin kurduğun omurga mantığıydı.”

Oya’nın gözleri bir anlığına kapandı.

“Hayır.” diye düşündü. “O yapmaz.”

Ama bir yanıyla… Ender’in o düşüş yalanı, morluk, kaçan bakış… hepsi üst üste bindi.

“Sen,” dedi Oya, sesi kısılmış ama keskin, “bunu Ender’in yaptığını iddia ediyorsun. Kanıtın ne?”

Ertuğrul Bey hiç acele etmedi.

“Kanıt,” dedi, “Ender’in kendisi.”

Oya güldü. Kısa bir gülüş. İçinde mizah yoktu.

“Ender bana gelip ‘Evet Oya, ben sattım’ mı dedi Hayır!?” diye sordu.

Ertuğrul Bey başını iki yana salladı.

“Hayır,” dedi. “O kadar cesur değil.”

Oya nefes aldı. Kendi sakinliğini yakalamaya çalışıyordu.

“Bu adam,” diye düşündü, “beni Ender’le birbirime düşürmeye çalışıyor.”

Tam bunu söyleyecekti ki Ertuğrul Bey dosyayı çevirdi. Bu kez bir satır gösterdi. Bir tarih. Bir saat.

“Bu satır,” dedi, “senin laboratuvarda olmadığı bir gece yazılmış.”

Oya satıra baktı. Boğazı kurudu. Çünkü tarih… tanıdıktı. O gece Oya annesiyle hastaneye gitmişti. Ender “ben laboratuvarda kalıp düzenekleri kontrol edeceğim” demişti.

Oya’nın gözleri bir anlığına boşluğa kaydı. Sanki o geceyi yeniden gördü.

“Bu,” dedi Oya, sesi düşerek, “imkânsız.”

Ertuğrul Bey, o “imkânsız” kelimesini bekliyormuş gibi hafifçe öne eğildi.

“İmkânsız olan şey,” dedi, “senin hâlâ Ender’i o eski Ender sanman.”

Oya’nın eli masanın altında titredi. Parmaklarını sıkıp durdurdu.

“Niye?” dedi. “Niye yapsın?”

Ertuğrul Bey omuz silkti.

“Para” dedi tek kelimeyle.

Oya’nın yüzü değişti. Hemen sertleşti.

“Ender parayla satın alınacak biri değil.”

“Değildi,” dedi Ertuğrul Bey.

Bu kez susmadı. Üstüne gitti.

“Ender’in geçmişini biliyor musun?” dedi.

Oya gözlerini kaldırdı. Bakışları meydan okurdu. “Biliyorum,” dedi. “Ailesi yok.”

“Evet,” dedi Ertuğrul Bey. “Tam da bu yüzden.”

Kısa bir sessizlik oldu. Ertuğrul Bey, o sessizliğe konuştu.

“Bir insanın ailesi yoksa,” dedi, “borcu olur. Hayata borcu. Kendine borcu. Geçmişine borcu. Bir de… birilerine borcu.”

Oya’nın içi sıkıştı.

“Ne borcu?” dedi.

Ertuğrul Bey gözlerini kaçırmadan baktı, “Senin için girdiği borç!”

“Yalan,” dedi hemen. “Kandırmaca.”

Ertuğrul Bey sesini yükseltmedi.

“Ben seni kandırmıyorum,” dedi. “Ben seni hazırlıyorum.”

Oya’nın gözleri dolmadı. Ama içindeki bir yer çatladı”. Ender…” diye düşündü ” Ne yaptın?”

Ertuğrul Bey dosyanın içinden bir başka kâğıt daha çıkardı.

“Bak,” dedi. “Bu bir ödeme planı değil. Bu, bir ‘görüşme notu’.”

Oya kâğıda bakamadı. Bakarsa inanacaktı.

“Okumayacağım,” dedi.

“Okumasan da olur,” dedi Ertuğrul Bey. “Çünkü asıl mesele şu değil.” Durdu. Oya’ya baktı. Bu kez gözleri daha soğuktu.

“Asıl mesele,” dedi, “Ender’in bunu tek başına yapmadığı.”

Oya bir an irkildi.

“Nazan mı?” dedi istemeden.

Kapıdaki adam kıpırdadı. Pencere kenarındaki adam başını çevirdi. Oya bunu fark etti. Ertuğrul Bey gülümsedi.

“Bak,” dedi. “Sen bile aklına getirdin.”

Oya dişlerini sıktı.

“Hayır,” dedi. “Nazan… yapmaz.”

“Yapmadı,” dedi Ertuğrul Bey. “Henüz.”

Oya’nın yüzü bembeyaz kesildi. Çünkü “henüz” kelimesi… yeniden geldi. Aynı oyun. Ertuğrul Bey devam etti:

“Ender,” dedi, “seni satmadı Oya.”

Oya gözlerini ona dikti. “Ne demek bu?” dedi.

“Satmadı,” dedi Ertuğrul Bey. “Seni… kullandı.”

Oya’nın boğazı düğümlendi.

“Beni…?” diye tekrar etti.

“Senin vicdanını,” dedi Ertuğrul Bey. “Senin sınırlarını. Senin ‘doğru zamanda’ takıntını. Senin ‘acele etmeyelim’ inadıyla kendine kurduğun duvarı… kullandı.”

Oya’nın gözleri bir anlığına nemlendi. Hemen bastırdı.

“Kes,” dedi. “Sözünü tart.”

Ertuğrul Bey başını salladı.

“Tartıyorum,” dedi. “Çünkü seni kırmak istemiyorum.”

 “Beni kırmak istemiyorsan,” dedi, “kapıyı açarsın.”

Ertuğrul Bey elini hafifçe kaldırdı. Kapıdaki adamın kilide uzanmasını bekledi Oya. Adam kıpırdamadı. Ertuğrul Bey Oya’ya baktı.

“Biz,” dedi, “buraya bir anlaşma konuşmaya geldik.”

Oya’nın sesi çok sakin çıktı. Bu sakinlik, çatlamış bir taşın üzerindeki ince buz gibiydi.

“Anlaşma mı?” dedi. “Bunu böyle mi yapıyorsunuz?”

Ertuğrul Bey bir an sustu.

“Evet,” dedi. “Çünkü senin ‘hayır’ dediğin yerde… başka kapı yok.”

Oya başını iki yana salladı. Bu kez gözlerinde ilk kez bir kırılma vardı. Ama geri çekilmedi.

“Ben,” dedi, “kendi kararımı kendim veririm.”

“Verirsin,” dedi Ertuğrul Bey. “Ama sonuçlarını da sen taşırsın.”

Oya masanın kenarına doğru eğildi.

“Tehdit,” dedi. “Bu artık tehdit.”

Ertuğrul Bey başını salladı.

“Gerçeklik,” dedi tekrar. “Senin annenin kaçta uyuduğunu biliyorum, Oya.”

Oya’nın içi buz kesti. Oya’nın gözleri bir anlığına kapanıp açıldı. Bu bilgi, bir tokat gibiydi.

“Sen…” dedi. “Sen beni takip ettirdin.”

Ertuğrul Bey, sanki bu çok normal bir işmiş gibi sakindi.

“Evet,” dedi.

Oya’nın nefesi hızlandı. Sonra kendini topladı. Gözlerini onun gözlerine dikti.

“Peki,” dedi. “Ne istiyorsun? Net söyle.”

Ertuğrul Bey, ilk kez masaya doğru eğildi.

“Projeyi,” dedi. “Bitireceksin.”

Oya hiç kıpırdamadı.

“Hayır,” dedi.

Ertuğrul Bey’in gözleri sertleşti. İlk kez.

“Düşün,” dedi. “Bu hayır, sadece seni yakmaz.”

Oya dudaklarını ısırdı. İçinde bir yan “kork” diyordu. Öteki yan “sakın” diyordu.

“Beni korkutamazsın,” dedi.

Ertuğrul Bey başını salladı.

“Doğru,” dedi. “Ben seni korkutmuyorum.”

Durdu.

“Seni,” dedi, “inandırıyorum.”

Ve o an, masanın karşısındaki genç adam ilk kez konuştu. Sesi düşük, mekanik bir soğukluktaydı.

“Telefonunuzu,” dedi Oya’ya bakarak. “Masaya koyar mısınız?”

Oya gözlerini o adama çevirdi. Sonra Ertuğrul’a baktı.

“Bu da mı anlaşmanın şartı?” dedi.

Ertuğrul Bey, hiç utanmadan başını salladı.

“Evet,” dedi. “Çünkü buradan kimseyi aramayacaksın.”

(devam edecek)

Yorum bırakın