Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 23

Oya yaşadıkları anın normal bir görüşme çizgisini çoktan aşmaya başladığını fark ediyordu, bir an durdu. Sözleri tarttı. Sesini yükseltmedi.

“Ben projeyi kiminle yürüteceğime karar verecek durumdayım,” dedi. “Ve şu an böyle bir ortaklığa açık değilim.”

“Henüz,” dedi Ertuğrul Bey.

Oya’nın dudağının kenarı çok hafif kıvrıldı.

“Henüz,” dedi. “Ama kararım bu.”

Ertuğrul Bey başını salladı. Kabul eder gibi değil, not alır gibi.

“Bu cevabı bekliyordum,” dedi. “Zaten bugün bir imza almaya gelmedim.”

“Güzel,” dedi Oya. “O zaman bu görüşmeyi burada bitirebiliriz.”

“Hayır,” dedi Ertuğrul Bey, hâlâ sakin. “Bunu düşünmeni istiyorum.”

Oya sandalyesine biraz daha yaslandı.

“Zaten düşünüyorum,” dedi. “Uzun zamandır. Kiminle konuşup bu dosyaları aldığınızı bilmiyorum ama o kişi eminim kararımın farkındadır”

Ertuğrul Bey ayağa kalkmadı. Ama sesi bir tık sertleşti.

“Düşünmekle bitirmek arasındaki fark,” dedi, “bazen sadece cesarettir.”

Oya gözlerini kaçırmadı.

“Cesaret,” dedi, “ne yaptığını bilerek ilerlemektir. Acele etmek değil.”

Ertuğrul Bey bu kez gerçekten gülümsedi. Daha uzun sürdü.

“Bu yüzden seninle çalışmak istiyorum,” dedi. “Acelecilerle işim olmaz.”

Masadaki sessizlik uzadı. Oya, karşısındaki adamın kendisinden vazgeçmeyeceğini anladı ama bunun henüz bir baskı olmadığını da hissediyordu. Bu, bir bekleyişti. Bilinçli bir bekleyiş.

 “Şunu bil,” dedi Ertuğrul bey, “Bu proje bir noktada bitecek. Seninle ya da sensiz.”

Oya sakince karşılık verdi:

“Benimle biterse doğru olur.”

Ertuğrul Bey bir an durdu. Sonra başını eğdi.

“Güzel,” dedi. “Netlik severim.”

Ender ve Nazan vardığında, restoran kalabalıktı ama gürültülü değildi. Akşam yemeği saati yeni yeni doluyordu. Masalar arasında dolaşan garsonlar aceleci değildi; mekânın kendine güvenen bir hâli vardı.

Ender içeri girerken etrafına baktı. Açık alan. Işıklar. İnsanlar. Bize burada bir şey yapamazlar, diye düşündü.

Nazan onun bir adım arkasındaydı. Çantasını omzuna sıkı sıkı asmıştı. İçeri girer girmez ilk yaptığı şey, çıkış kapılarına bakmak oldu. Sonra cam kenarındaki masaları süzdü. En sonda Ender’e yetişti.

“Burası,” dedi Ender, garsonun gösterdiği masaya doğru yürürken. “Bak. Herkesin gözü önünde.” dedi Nazan’a ama daha çok kendine söylüyor gibiydi.

Nazan cevap vermedi. Sandalyeye otururken sandalye ayağının zemine sürtünme sesi bile kulağına fazla yüksek gelmişti.

“Bu adam,” dedi alçak sesle, “neden ofisinde görüşmek istemedi?”

Ender ceketini sandalyenin arkasına astı. Rahat görünmeye çalışıyordu.

“Çünkü uzlaşma bu,” dedi. “Resmiyetten çıkmak istiyorlar. Avukatla görüşeceğiz, hepsi bu.”

Nazan sıkıntıyla  kıpırdandı, “Uzlaşma,” dedi sıkıntıyla . “Ertuğrul Bey’in kelime dağarcığında pek olmayan bir şey olduğunu sen anlattın.”

Ender gülümsedi. Kısa, neredeyse kendini ikna eden bir gülümseme.

“Top hâlâ bende,” dedi. “Eğer benden bir şey istiyorlarsa, konuşmak zorundalar.”

Nazan ona baktı. Gözleri Ender’in yüzünde durmadı; daha çok yüzünün arkasında, söylemediği şeylerde geziniyordu.

“Ben böyle anlarda,” dedi, “hep şunu düşünürüm: Bir şey gerçekten senin elindeyse, neden seni oyalasınlar?”

Ender cevap vermek üzereydi ki garson yaklaştı.

“Bir şey alır mıydınız?”

“Henüz değil,” dedi Ender. “Birini bekliyoruz.”

Garson başını sallayıp uzaklaştı. Masaya kısa bir sessizlik çöktü.

Beş dakika geçti. On dakika. Ender saatine baktı.

“Gecikiyor,” dedi. “Ama sorun değil.”

Nazan çantasından telefonunu çıkardı, ekrana bakmadı bile. Sadece elinde tuttu.

“Gecikme değil bu,” dedi. “Bu bekletme.”

Tam o sırada bir adam masaya yaklaştı. Takım elbisesi kusursuzdu ama abartılı değildi. Yüzünde profesyonel bir sakinlik vardı.

“Ender Bey,” dedi, “Hanım efendi Nazan hanım mı? “

Nazan, adının bilinmesine istemsizce irkildi.

“Avukat Cemil Aras,” dedi adam, elini uzatarak. “Kusura bakmayın, biraz geciktim.”

Ender elini sıktı. Tokalaşma ne güçlüydü ne gevşek. Ayarlıydı.

“Önemli değil,” dedi. “Biz de yeni geldik.”

Yalandı ama söyleyişinde bir rahatlık vardı.

Avukat sandalyeye oturdu.

 “Bir şey içmeyelim mi?” dedi. “Kahve, belki?”

“Olur” dedi Ender hemen. “Kahve iyi olur.”

Nazan hiçbir şey demedi. Garson uzaklaştığında avukat hafifçe geriye yaslandı.

“Öncelikle,” dedi, “son görüşmede yaşananlar için tekrar üzgün olduğumuzu belirtmek isterim.”

Ender başını salladı.

“Ben de zaten bu yüzden buradayım” dedi. “Bu işin böyle gitmeyeceğini hepimiz biliyoruz.”

Avukat gülümsedi. Bu gülümseme onaylayan bir gülümseme değildi.

“Elbette,” dedi. “Ama acele etmeyelim.”

Nazan kaşlarını hafifçe çattı.

“Acele etmeyelim derken?” diye sordu.

Avukat ona döndü. Ses tonu değişmedi.

“Bazı konular,” dedi, “doğru sırayla konuşulmalı.”

Ender sandalyede biraz öne eğildi.

“Benim için sıra net,” dedi. “Dosyalar. Proje. Haklar.”

Avukat başını salladı.

“Onlara geleceğiz,” dedi. “Ama önce… herkesin beklentisini doğru yere koyalım.”

Nazan’ın içi sıkıştı. Masanın altında ayağını hafifçe geri çekti.

“Bizi neden beklettiniz?” diye sordu aniden.

Avukat bir an durdu. Sonra sakince cevap verdi.

“Çünkü bazı görüşmeler,” dedi, “insanların gerçekten burada olup olmadığını anlamak için bekletilerek başlar.”

Ender bunu bir güç gösterisi olarak algılamadı. Hatta içi rahatladı. Demek ki hâlâ konuşmak zorundalar, diye düşündü. Kendilerini ağırdan satmaya çalışıyorlar.

Nazan ise masanın üstündeki kaşığa baktı. Metalin ışığı gözünü aldı.

“Bu adam zaman kazanmıyor. Zaman harcıyor.” diye düşünüyordu, “Ama neden?”

Garson kahveleri getirdi. Fincanlar masaya konduğunda, avukat henüz tek bir somut şey söylememişti.

“Devam edelim,” dedi gülümseyerek. “Zamanımız var.”

Nazan kahvesine dokunmadı. Ender ilk yudumu aldı.

O sırada laboratuvarda işler iyice gerginleşiyordu. Ertuğrul Bey fincanına dokunmadı. Oya’nın karşısında oturuyordu ama bakışı bir anlığına masanın kenarına, sonra kapıya kaydı. Kapı hâlâ kapalıydı.

“Şimdi,” dedi sakin bir sesle, “küçük bir yanlış anlaşılmayı düzeltelim.”

Oya başını hafifçe yana eğdi.

“Dinliyorum.”

“Buradan kalkıp gitmeni istemiyorum,” dedi Ertuğrul Bey. Cümle yumuşaktı. İçeriği değildi.

Oya gözlerini ilk kez kapıya çevirdi. Kapının önünde duran adamla göz göze geldi. Adam bakışını kaçırmadı.

“Bu bir rica mı?” diye sordu Oya.

“Hayır,” dedi Ertuğrul Bey. “Bu, konuşmanın şartı.”

Oya sandalyesinde doğruldu. Omuzlarını geriye aldı. Sesini yükseltmedi.

“Bu yaptığınız,” dedi, “zorla alıkoymaya girer.”

“Henüz değil,” dedi Ertuğrul Bey. “Çünkü henüz seni tutmuyoruz.”

Oya’nın kaşları çok hafif çatıldı.

“Aradaki fark nedir?” diye sordu.

Ertuğrul Bey başını eğdi.

“Sen gitmeye kalkmadığın sürece,” dedi, “hiçbir fark yok.”

Masadaki hava değişmişti. Oya bunu iyice hissetti. Ama geri çekilmedi.

“Bu noktaya gelmemizin sebebi,” dedi, “benim bir ortaklığı reddetmemse—”

“—değil,” diye kesti Ertuğrul Bey. Sesi ilk kez netleşmişti. Yumuşaklığı kalkmıştı. “Sebep,” dedi, “senin hâlâ bir şeyleri bilmediğini sanman.”

Oya’nın kalbi hızlandı ama yüzüne yansımadı.

“Ne bilmiyorum?” diye sordu.

Ertuğrul Bey çantasından başka bir dosya çıkardı. Bu kez masaya koymadı. Elinde tuttu.

“Ender,” dedi sadece. İsim havada asılı kaldı.

Oya’nın bakışları sertleşti.

“Ender bu görüşmenin tarafı değil” dedi. “Benimle konuşuyorsunuz.”

“Konuşuyoruz,” dedi Ertuğrul Bey “Çünkü Ender konuşamayacak durumda.”

Oya’nın nefesi çok kısa bir an durdu.

“Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu. Bu kez sesinde keskinlik vardı.

Ertuğrul Bey dosyayı açtı. Bir sayfayı gösterdi.

“Bu,” dedi, “projenin ilk omurga kodu. Senin yazdığın. Ama bu hâliyle bana verilmiş.”

Oya sayfaya baktı. Tanıdıktı. Fazla tanıdık.

“Bu dosya,” dedi yavaşça, “benden çıkmadı.”

“Biliyorum,” dedi Ertuğrul Bey. “O yüzden sen buradasın.”

Oya başını kaldırdı.

“Kim verdi? Ender mi?” diye sordu.

Ertuğrul Bey cevap vermedi. Bunun yerine başka bir sayfayı çevirdi.

“Bu da,” dedi, “devamı. Üzerinde küçük değişiklikler var. Ama çekirdeği senin.”

Oya’nın zihni hızla çalışıyordu.
Nazan mı?
Hayır.
Ender mi?

İsmi düşünmek istemedi ama düşünce oradaydı.

(devam edecek)

Yorum bırakın