Telefonun diğer ucundaki adam “Size ulaşmakta geciktiğim için kusura bakmayın,” dedi avukat. “ben Ertuğrul beyin avukatıyım, son görüşmede olanlar için çok üzgün, bir şikayette bulunmadığınız için teşekkür ediyor. Ne kadar üzgün olduğunu göstermek için size bir şans daha vermeye karar verdi ama çekindiği için benim görüşmemi istedi, size çok iyi bir teklifimiz var herkesi memnun edeceğinden eminim.”
Ender’in kaşları çatıldı.
“Ne teklifi?” diye sordu.
“Şu an telefonda detay vermem doğru olmaz,” dedi adam sakinlikle. “Ama sizi temin ederim, bu bir uzlaşma görüşmesi. Ertuğrul bey de artık süreci yumuşatma niyetinde.”
Ender bir an gözlerini kapattı. Uzlaşma. Günlerdir beklediği kelimeydi bu. İçinde, istemeden de olsa küçük bir rahatlama kıpırtısı oldu.
“Ne zaman?” diye sordu.
“Bugün,” dedi avukat. “Mümkünse akşam. Rahat edin diye bir restoranda, sadece siz ve ben. Kısa bir görüşme.”
Ender saatine baktı.
“Ofisinizde değil mi?”
“Hayır,” dedi adam. “Restoranda buluşmayı tercih ederim. Daha rahat, sizin için de.”
Ender dudaklarını birbirine bastı.
“Kiminle görüşeceğim?” diye sordu.
“Benimle” dedi avukat. “Sadece benimle.”
Ender’in boğazı hafifçe kurudu.
“Peki,” dedi. “Yer?”
Adres söylendi. Saat söylendi.
Telefon kapandı.
Ender bir süre olduğu yerde kaldı. Sonra cebine telefonu koydu, laboratuvarın kapısına yöneldi. Elini kapı koluna uzattı ama açmadan önce durdu. İçeride Nazan’a anlatamazdı kapıdan uzaklaşıp hızlı hızlı Nazan’a mesaj yazdı. Nazan gelen mesajı hemen fark etmiş cevap yazmıştı
“Ben de geleceğim!”
“Olmaz!”
“Geleceğim dedim!”
“Nazan bu işe karışmanı istemiyorum adam bir restoran yazmış okumuyor musun yazdıklarımı bir şey olmayacak rahat ol!”
“Olamam, senin aklın başında değil, adama ters bir şey söyler saldırırsın falan!”
“Nazan saçmalama uzlaşma istiyorlar niye saldırayım, projeyi kurtarmak için bu son şans!”
“İyi ya bende geleyim, belki senin fark etmediğin bir detayı fark ederim!””
“Tamam uzatma! İçeri giriyorum!”
Kapıyı açtı.
Oya hâlâ çalışıyordu. Ender içeri girince başını kaldırdı. Bir şey sormadı. Masasına geçti. Bilgisayarını açtı. Ama ekrana bakamıyordu. Az önce konuştuğu ses hâlâ kulağındaydı.
Bir süre sonra telefonu tekrar titredi. Bu kez mesajdı.
Nazan:
“Ben de geliyorum gerekirse seni takip ederim!”
Ender ekrana baktı. İçeriye göz ucuyla baktı. Oya fark etmedi.
“Ne inatçı bir kızsın sen, tamam gel!” yazarken gülümsüyordu, okuyunca Nazan’da gülümsedi.
Ender içini çekti. Başını kaldırıp Oya’ya baktı. Oya ekranına gömülmüştü. Hiçbir şey görmüyordu.
“Ama Oya’ya çaktırmayalım.” yazdı en son, telefonu cebine koydu. Sandalyeye yaslandı. İçeride her şey normaldi. Fazla normal.
Ve Ender, günler sonra ilk kez o gün, gerçekten rahatladığını hissetti. Gün boyunca Nazan ve Ender Oya şüphelenmesin diye birbirlerine bile bakmadılar.
Çıkma vakti yaklaşınca Nazan çantasını toparlarken saate bir kez daha baktı. Ender’de komutu almış gibi montunu giymişti.
“Ben çıkıyorum,” dedi Ender, sanki Nazan’ın toparlandığını fark etmemiş gibi.
Oya başını kaldırdı. “Erken sayılır.”
“Yarın hafta sonu biraz dinlenelim” dedi Ender. “Sen de çok geç kalma.”
Nazan masanın yanından geçerken durdu.
“Ben de çıkıyorum” dedi. “Annemle sözüm vardı. Akşam misafir gelecek yardım edeceğim.”
Oya ikisine de baktı. Aynı anda çıkmaları garibine gitmedi. Günlerdir herkesin temposu başkaydı zaten. Yine de annesi aklına gelince gülümsedi, “Acaba birlikte mi çıkıyorlar da bensen saklıyorlar “ diye düşündü sonra “Serpilleşme” dedi kendi kendine
“Tamam,” dedi sakince, “Ben biraz daha kalacağım.”
Kapı kapandı. Laboratuvarda yalnız kaldı. Yoğunluktan o günün Cuma olduğunu bile fark etmemişti. Biraz daha çalışıp çıkmayı planlıyordu.
Bir süre daha çalıştı. Notlarını düzenledi. Bilgisayarı kapattığında saat henüz çok geç değildi.
Tam çantasını kapatırken telefonu çaldı. Tanımadığı bir numara. Bir an durdu. Sonra açtı.
“Buyurun?”
“Merhaba Oya Hanım,” dedi ses. Tanıdıktı artık. Aynı düzgünlük, aynı ölçülülük.
“Feridun Keskin ben. Geçen gün konuşmuştuk bu gün için.”
Oya ayağa kalktı farkında olmadan.
“Evet? Unutmuşum kusura bakmayın, bu gündü değil mi” dedi göz ucuyla bilgisayarın takvimine bakarken
“Uygunsanız” dedi Ertuğrul Bey, “on dakika içinde laboratuvara uğrayabilirim. Çok kısa.”
Oya saate baktı.
“Uygun” dedi. “Buradayım.”
“Görüşürüz.” dedi adam Telefon kapandı.
Oya bir an durdu. Çantasını tekrar masaya bıraktı.
“Zaten konuşacaktık,” diye düşündü. Saat erkendi, beklemeye başladı.
Laboratuvarın kapısı hafifçe tıklandığında yerinden kalkıp açtı. Üç kişi gelmişti.
Önde Feridun Keskin olduğunu tahmin ettiği adam, arkasında daha genç, sessiz bir adam.
Bir de… bakışlarıyla etrafı süzen tuhaf biri.
Oya bir an duraksadı. Beklediği bu değildi ama yüzüne yansıtmadı.
“Hoş geldiniz,” dedi. “Buyurun.”
“Vaktinizi almayacağız,” dedi Ertuğrul Bey
“Kahve ikram edeyim mi?” dedi Oya
“Konuya girelim,” dedi Ertuğrul Bey, cümlesini kendi kesti. Sesi nazikti ama tartışmaya açık değildi.
Oya kısa bir duraklamadan sonra başını salladı.
“Peki,” dedi. “Buyurun o halde.”
Masaya geçtiler. Oya oturdu. Üçü karşısında.
“Biz sizin çalışmanızı yakından takip ediyoruz, ve bazı noktaların… yüz yüze daha net konuşulabileceğini düşündük.”
Oya’nın eli masanın altında hafifçe gerildi. Diğer iki adamın bakışlarını hissetti
“Siz projeyi nereden duydunuz acaba? Takip ediyorum derken ne kastediyordunuz anlamadım” dedi. “Ekibim şu an burada değil, Ne konuşacaksak—”
“Nereden duyduğumun önemi yok, her şeyi biliyorum” dedi Ertuğrul Bey yumuşakça.
“Bazı kararlar bireyseldir. Sizinle konuşmaya geldim”
Oya nefes aldı. Tedirgindi. Ama geri çekilmedi.
“Dinliyorum” dedi.
Ertuğrul Bey hafifçe öne eğildi. İçeriye girerken sessiz kalan adam, bu kez kapıya doğru baktı. Diğeri kalkıp pencereye yaklaştı.
Oya hareketlenmeyi fark etti. Ama tavrını değiştirmedi.
“Zamanım kıymetli” dedi. “Lütfen net olun.”
Ertuğrul Bey gülümsedi.
“Olacağız,” dedi. “Oldukça net. Önce şunu söyleyeyim,” dedi. Sesi sakindi, neredeyse yumuşak. “Buraya seni zorlamak için gelmedim.”
Oya bakışını ondan ayırmadı.
“Bunu özellikle belirtmeniz ilginç,” dedi. “Çünkü kimse zorlamayacaksa, üç kişi gelmez.”
Ertuğrul Bey gülümsedi. Kısa, ölçülü bir gülümseme.
“Detaylara dikkat etmeni bekliyordum” dedi. “Bu projeyi yazan birinden de başka türlüsü beklenmez.”
Oya kaşlarını hafifçe çattı.
“Projeyi yazan benim” dedi. “Ama ekip olarak yürütüyoruz. O yüzden doğrudan bana gelmenizi hâlâ garipsiyorum.”
“Ekipler dağılır” dedi Ertuğrul Bey. “Projeler kalır.”
Bu cümle masanın üstünde bir an asılı kaldı. Oya cevap vermedi. Ertuğrul Bey bunu beklemiş gibiydi, devam etti.
“Bak Oya,” dedi adını bilerek kullanarak, artık siz değil sen diyordu doğrudan. “Bu noktaya kadar yaptığın işi küçümsemiyorum. Aksine. Tam da bu yüzden buradayım.”
Çantasından bir dosya çıkardı, açtı. İçinden birkaç sayfa çıkardı. Grafikler, notlar… Oya bakışlarıyla hızla taradı. Kendi projesini tanıdı. Düzenlenmişti ama özü bozulmamıştı.
“Bu hâliyle,” dedi Ertuğrul Bey, “proje yarım.”
Oya’nın eli masanın altında hafifçe gerildi.
“Bunu biliyorum,” dedi. “O yüzden hâlâ geliştirme aşamasında, bu dosyayı size kim verdi?”
“Hayır,” dedi Ertuğrul Bey sakince. “Bu hâliyle askıda. Bitirmek istemediğin için .”sanki soruyu hiç duymamıştı. Oya’nın aklından sorular hızla geçiyordu? Kim bu adam? Projeyi nasıl ele geçirmiş? Nazan ya da Ender mi? İrkildi.
Bakışları sertleşti.
“İstemediğim için değil,” dedi. “Zamanı gelmediği için.”
“Zaman,” dedi Ertuğrul Bey, “bilimsel bir kavramdır. Ama bazen psikolojiktir.”
Diğer iki adam sessizdi. Biri hâlâ kapıya yakın duruyordu, diğeri pencerenin önünde. İkisi de konuşmaya niyetli değildi. Oya bunu fark etti ama bakışını yine Ertuğrul’dan ayırmadı.
“Net olalım,” dedi Oya. “Benden ne istiyorsunuz?”
Ertuğrul Bey dosyayı kapattı. Bu kez masaya bıraktı.
“Projeyi bitirmeni,” dedi.
“Ve bunu benimle yapmanı.”
(devam edecek)