Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 21

Ertesi gün öğleden sonra Oya laboratuvarda yalnızdı. Nazan bir aile toplantısı için erken çıkmış, Ender ise birkaç saat çalışıp yemeğe diye çıkmış hâlâ ortalarda görünmemişti. Oya bunu yadırgamadı. Bazen herkesin kendi temposu oluyordu. O da masasına yayılmış notların arasında kaybolmuştu.

Telefonu titreşti. Tanımadığı bir numara. Bir an bakıp açmadı. Sonra ikinci kez titredi. Bu kez açtı.

“Buyurun?”

Karşıdan gelen ses sakindi. Fazla düzgün. Kendinden emin ama acele etmeyen bir ton.

“Oya Hanım merhaba. Ben Feridun Keskin. Uygun bir an mıdır?”

Oya bir an durdu. İsmi yabancı gelmemişti ama çıkaramadı. Yine de ses tonu rahatsız edici değildi.

“Evet… buyurun.”

“Kusura bakmayın, doğrudan aradım,” dedi adam. “Sizin çalışmalarınızı yeni duydum. Ortak bir tanıdığımız vasıtasıyla. Özellikle laboratuvarda yürüttüğünüz projeyi.”

Oya sandalyede hafifçe doğruldu. Nasıl duyduğuna takıldı ama belli etmedi.

“Dinliyorum,” dedi sadece.

“Vaktinizi almak istemem,” diye devam etti Ertuğrul Bey. “Ama mümkünse yüz yüze, kısa bir görüşme rica edeceğim. Yalnızca konuşmak için. Herhangi bir teklif ya da baskı değil.”

 “Bugün laboratuvardayım,” dedi. “Ama ekip… yani—”

“Zaten sizi yalnız yakalamak isterim,” dedi Ertuğrul Bey, cümleyi yumuşatarak. “Yanlış anlaşılmasın, özel bir şey değil. Sadece kalabalıkta sağlıklı konuşulmuyor.”

Oya’nın eli farkında olmadan masanın kenarına sıkılaştı. Bu cümle, açıklanamayacak kadar hafif bir huzursuzluk bırakmıştı.

“Bugün biraz geç çıkacağım,” dedi. “Ama—”

“Harika,” dedi Ertuğrul Bey hemen. “Zaten acelemiz yok. Ne zaman uygunsanız. Ben size uyarım. Benim de günlerim oldukça yoğun. Uygun olduğunuz bir akşam gelirim.”

Oya kısa bir sessizlikten sonra başını salladı. Karşı taraf onu göremese de.

“Peki,” dedi. “Kısa bir görüşme olabilir.”

“Çok memnun oldum,” dedi adam. “O halde ben laboratuvara uğrarım. Mesela bu Cuma nasıl?”

“Olur!” dedi Oya, “Cuma uygun!”

Telefon kapandı.

Oya telefonu masaya bıraktı. Bir süre ekrana baktı. Sonra kendi kendine gülümsedi.

“Ne kuruyorsun şimdi?” diye fısıldadı. “Konuşmak istedi işte. Ender’in konuştuğu biridir belki ama öyle olsa söylerdi. Neyse, şimdilik Ender’e bahsetmeyim, o biliyorsa söyler zaten, bilmiyorsa da şimdi birine konuşmak için bile evet dediğimi duysa benimle niye gelmiyorsun görüşmelere der küser! Zaten kırgın! Adamı oyalar yollarım! ”

Bilgisayarına döndü. Notlarını açtı. Birkaç satır yazdı. Sonra durdu. İçinde, adı konmamış bir tedirginlik vardı ama üstüne gitmedi. 

Yarım saat sonra kapı açıldı. Ender içeri girdiğinde montunu omzundan henüz indirmemişti. Yüzü yorgundu ama sakindi. Günlük hâli. Oya başını kaldırdı, onu gördü, sonra tekrar ekranına baktı. İçinden bir şey söylemek geçti ama cümle henüz şekil almadan dağıldı.

“Geç kaldım,” dedi Ender.

“Fark ettim” dedi Oya, sesinde sitem yoktu. Sadece bilgi.

Ender montunu sandalyeye astı, masasına yöneldi. Bilgisayarını açtı. “Bir şey mi oldu?” diye sordu sonra, başını kaldırmadan.

Oya kalemini masaya bıraktı. Döndü. Ender’e baktı. Bir an için söylemeyi düşündü. Bugün biri aradı. Projeyi sordu. Görüşmek istiyor.

Ama o an Ender’in yüzündeki yorgunluk, birkaç gündür taşıdığı ağırlık, her şeye geç kalmış hâli… Oya’nın içinden geçen cümleyi durdurdu. Beni arayan olunca görüşmüyorsun sitemini de duymak istemiyordu.

“Yok,” dedi. “Bir şey yok.”

Ender başını salladı. Sormadı. Bir süre ikisi de konuşmadan çalıştı. Laboratuvarın sesi değişmişti. Gün içindeki uğultu yoktu. Sadece cihazların hafif titreşimi, arada klavye sesi.

Oya birkaç kez Ender’e baktı. “O da bir şey demiyor, demek ki onunkilerden değil!” diye düşündü.
Saat ilerledikçe Ender yerinden kalktı.
“Ben çıkıyorum,” dedi. “Evde bir şey kalmadı alışveriş yapacağım, apartmanın toplantısı varmış akşam. Sen de geç kalma.”

“Tamam,” dedi Oya. “Birazdan ben de çıkarım.”

Ender kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu.

“İyi misin?” diye sordu bu kez gerçekten bakarak.

Oya başını kaldırdı, gülümsedi.

“İyiyim,” dedi. “Gerçekten.”

Ender bu cevabı kabul etti. Kapıyı kapatıp çıktı.

Oya bilgisayarına döndü. Çalışmaya devam etti. Kısa bir süre sonra laboratuvarın sessizliğinden sıkıldı. Diğerleri olmayınca burası bile sıkıcı olabiliyordu. Çantasını topladı. Işıkları kapattı. Laboratuvardan çıkarken kapıyı her zamanki gibi kilitledi. Anahtar sesi koridorda yankılandı.

Oya eve girdiğinde salonun ışığı açıktı. Serpil Hanım koltuğun köşesine ilişmiş, elinde kumanda, gözleri televizyonda ama kulağı kapıya dönüktü.

“Geç kaldın” dedi daha Oya ayakkabılarını çıkarmadan.

“Biraz” dedi Oya. “Laboratuvarda işler  uzadı.”

“Uzar tabii,” dedi Serpil Hanım, sesinde yumuşak bir uyarı vardı. “Ama çok da uzamasın. İnsan kendine de vakit ayırmalı.”

Oya montunu askıya astı. Gülümsedi.
“Çay koyayım mı? Yemek yedin mi?” diye sordu.

“Yedim, çayı da koydum” dedi Serpil Hanım. “Televizyonda güzel bir program var. Otur sen. Sonra içeriz demini alsın.”

Oya koltuğun öbür ucuna ilişti. Dizlerini altına topladı. Annesinin göz ucuyla onu süzdüğünü hissediyordu ama Serpil Hanım bu kez soru sormadı. Sanki konuyu askıya almış gibiydi. Bu hâl Oya’nın işine geldi.

Bir süre ekrandaki sesler konuştu. Oya’nın eli farkında olmadan telefonuna gitti. Ekranı açmadı. Sadece avucunda tuttu.

Serpil Hanım başını çevirmeden konuştu:
“Bu aralar çok dalgınsın.”

“Yorgunum” dedi Oya hemen. Doğruydu. Yalan gibi durmuyordu. Serpil Hanım bir şey demedi. Kumandanın tuşuna bastı. Ses biraz açıldı. Konu kapandı.

Çaylar da içildikten sonra Oya  “Ben odama geçiyorum yatarken haber ver” dedi. “Tamam,” dedi Serpil Hanım. “Birazdan kalkarım şu dizi bitsin.”

Kapıyı kapattığında Oya derin bir nefes aldı. Yatağına oturdu. Telefonunu açtı.

Tarık’tan bir mesaj vardı. “Bugün de aklımdasın. Yarın görüşelim mi?”

Oya ekranın ışığında bir an durdu. Annesinin sesini, yüz ifadesini, “Ben konuşurum Tarık’la” deyişini hatırladı. Şimdi görüşmeye kalksa, Serpil Hanım gerçekten devreye girebilirdi.

Parmakları yazdı, sildi. Sonunda:

“Bu hafta biraz yoğunum. Kafam da dağınık. Haftaya buluşsak?” Gönder tuşuna basınca içi hafifledi ama bir yanıyla da buruldu.

Tarık’ın cevabı gecikmedi.

“Tamam. Ne zaman istersen. Ben buradayım.”

Oya telefonu göğsüne bastırdı. Gülümsedi. Bu sabır, bu geri çekilme… İçini ısıttı.

Bir mesaj daha yazdı. “Anlayışın için teşekkür ederim.”

Tarık kalp gönderdi. Başka bir şey yazmadı. Oya telefonu sessize aldı. Yatağına uzandı.

Salondan televizyonun sesi geliyordu. Serpil Hanım konuyu gerçekten unutmuş gibiydi. Bu sessizlik, bu unutulmuşluk… Oya’ya alan açıyordu. Şimdilik yeterliydi.

Gözlerini tavana dikti.
“Biraz zamana ihtiyacım var,” diye düşündü. “Herkes için.”

Telefonu komodinin üzerine bıraktı. Annesi yatana kadar bekleyecekti.

Ertesi gün laboratuvarda herkes işine dalmış çalışıyordu, Ender’in telefonu titredi. Ekrana baktı. Bilinmeyen numara.

Bir an parmağı ekranda kaldı. Açmadı. Telefon sustu. İki saniye sonra tekrar titredi. Bu kez daha ısrarcıydı. Ender başını kaldırdı, Oya’ya baktı. Oya ekrandaki grafiğe eğilmiş, not alıyordu.

Ender telefonu sessize aldı. Sandalyeden kalkmadı. Ama oturduğu yerde de duramadı. Telefon üçüncü kez titreştiğinde artık bu sesi sadece o duyuyordu. İçinde tanıdık bir sıkışma oldu. Sandalyeyi geri itti.

“Ben bir telefon açıp geliyorum,” dedi. Sesi gündelikti. Fazla açıklama yoktu.

Oya başını kaldırmadan “Tamam,” dedi. Nazan gözleri ile onu takip ediyordu.

Laboratuvardan çıktı. Kapıyı arkasından kapattı. Koridora adımını atar atmaz telefonu açtı.

“Ender Bey,” dedi karşıdan gelen ses. Erkek. Net. Ne tanıdık ne yabancı, “Ben Avukat Cemil Aras. Birkaç dakika konuşabilir miyiz?”

Ender durdu. Koridorun ortasında kaldı.

“Buyurun,” dedi. Sesi kontrol altındaydı ama omuzları istemsizce gerildi.

(devam edecek)

Yorum bırakın