Oya annesinin bu hızlı girişi karşısında bir an duraksadı, sonra kahkahayı bastı.
“Anne!”
“Ne anne?” diye atıldı Serpil Hanım. “Damat diyoruz, damat diyoruz… ortada yüzük yok, niyet yok. Bu çocuk seni oyalıyor olmasın?”
Oya hâlâ gülüyordu ama Tarık’ın “özledim” dediği an gözünün önünden geçti. İçinde sıcak bir şey yayıldı.
“Kimse beni oyalamıyor,” dedi yumuşak bir sesle.
Serpil Hanım şüpheyle baktı.
“Bak kızım, ben böyle şeyleri hissederim. Baban duysa var ya… ‘Bu çocuk ne yapıyor?’ diye sorar.”
“Babam her şeye kızar zaten” dedi Oya oyuna katılarak.
“E kızar tabii! Kızını kim oyalıyorsa ona kızar,” dedi Serpil Hanım. Sonra bir an durdu, gözleri parladı.
“İstersen ben konuşayım Tarık’la.”
Oya irkildi. “Anne, hayır!”
“Ne hayırı?” dedi Serpil Hanım. “Turhan Bey böyle şeylere rıza göstermez. ‘Niyetin neyse söyle’ derim. Erkek adam net olur.”
Oya başını iki yana salladı.
“Anne beni zorla Tarık’a ittin, şimdi de geri mi çekiyorsun?”
Serpil Hanım ayağa kalktı.
“Ben mi ittim seni? Bak hele bak! Sen şu terbiyesize bak!”
“Terbiyesiz kim şimdi?”
“Tarık!” dedi hiç düşünmeden Serpil hanım,
“Damat diyen sen değil miydin?” dedi Oya “Sendin!”
“Bendim,” dedi Serpil Hanım gururla. “Ama o da damatlığını bilsin.”
Oya kahkahasını tutamadı. Tam o sırada Serpil Hanım’ın yüzü birden ciddileşti.
“Bu arada…” dedi, sesi değişti. “Ender ne yaptı?”
Oya şaşırdı. “Ender mi?”
“Evet,” dedi Serpil Hanım. “Onun da Tarık’tan farkı yok. O da oyalamasın o kızı.”
Oya iyice güldü.
“Anne Ender benim arkadaşım.”
“Arkadaş markadaş,” dedi Serpil Hanım. “Nazan çok tatlı bir k, sen gibi de değil, sessiz, yumuşak! Orada da bir şeyler var ama ikisi de açık vermiyor. Ben anlarım, söyle o Ender’e alırım ayağımın altına, el alemin gül gibi kızını oyalamasın, oğlum falan dinlemem! Ben sizi böyle yetiştirmedim. İkiniz birbirinizden betersiniz! ”
Oya gözlerini büyütüp oyuna girdi.
“Var bence de aralarında bir şeyler” dedi fısıldar gibi. “Ama daha belli etmiyorlar. Ben ajan gibi izliyorum. Sana anlatırım.”
Serpil Hanım bir anda sinirlendi.
“Ne ajanı! Sen ablasın abla! Çek kulaklarını kardeşinin, oyalamasın! Tarık’ı alır ikisini birbirine vururum. Sen beni bilirsin!”
“Anne…”
“Yok yok,” diye devam etti Serpil Hanım. “Ailesiyle tanışalım bir an önce. Tarık’ın annesi babası nerede? Hiç bahsetmiyor.”
Oya’nın gülüşü biraz yavaşladı.
“Anne… Tarık’ın annesi yok. Bu konu hassas.”
Serpil Hanım bir an durdu ama hemen toparlandı.
“Tamam tamam… o zaman babasıyla konuşurum. Ben de değil, baban konuşsun, benim konuşmam hoş olmaz şimdi”
“Anne, lütfen,” dedi Oya. “Biraz zaman ver. Bu işler öyle pat diye olmaz, naz yap dedin yapıyorum işte! Belki fazla yapmışımdır!”
Serpil Hanım kollarını bağladı.
“Sana güven olmaz ama… son bir şans veriyorum. Yoksa babana söylerim. ‘Bu çocuk kızımızı oyalıyor’ derim. Ayrıca ne demek fazla naz yapmışım, daha ne yapacakmışsın! Ah! Turhan bey iş güç dedin, sardın bunları başına, kızın da aynı senin gibi!” diye söylendi kendi kendine.
Oya yanına gidip annesinin omzuna başını koydu.
“Tamam,” dedi gülerek. “Şimdilik ajanlık bende.”
Serpil Hanım homurdandı ama elini kızının saçında gezdirdi.
“Bak,” dedi yumuşakça, “ben senin mutlu olmanı istiyorum. Gerisi teferruat. Ender’e söyle gelsin ona da iki çift lafım var. ”
Oya gözlerini kapadı. İçinde hâlâ Tarık’ın sesi vardı: “Özledim.”
O gece, her şey normaldi, onların evi için normal. Ve tam da bu yüzden… fazla sakindi.
Serpil hanım son sözünü söyledikten sonra kalkıp odasına gitti, Oya’dan peşinden gidip giyinmesine yardım etti. Kendi odasına geçtiğinde, aklı ve yüreği hemen Tarık’a kaydı. Bu gece mesaj yazmamıştı ama çok güzel vakit geçirmişlerdi.
“Ah! Anne dedi!” kendi kendine, “Sihir mi yapıyorsun anlamadım ki? Senin yüzünden geldi bu aşk başıma!”
Aynı anda Tarık’da yatağına uzanmış Oya’yı düşünüyordu. Artık anladığından emindi, “Elini tutsa mıydım?” diye düşündü, aslında istemişti, karşı koymayacağını da anlamıştı ama nedense çekinip yapamamıştı. Kalbi şimdi göğüs kafesinde değil de sanki iki kat yukarıda Oya’nın yanında gibi atıyordu.
Ender ise bütün gece düşünmüş, henüz bir karara varamamıştı. Ertuğrul beyin bundan sonraki hamlesini kestiremiyordu, son kez onu gördüğünde, bu işi Oya’ya kadar vardıracağını anlamıştı ama iki gündür hiç sesi çıkmadığına göre belki hâlâ Ender’den bir hamle bekliyordu ama neden? Projenin tamamını ele geçirmişti, belki de artık Oya ve Ender diye birilerinin önemi kalmamış proje kendi şirketinde çoktan gelişmeye başlamıştı bile. Eğer onlardan önce tamamlar patent alırlarsa tüm çabaları boşa çıkardı. Belki de Oya’ya elimizi çabuk tutalım demeliydi. Bu ısrara alışık olduğu için onun projeyi satmak için acele ettiğini düşünürdü. Bunun da önemi yoktu.
“Ne düşünüyor bu adam? Onu nasıl durduracağım!” diye evin içinde söylenip duruyordu. Nazan birkaç kez mesaj atmış, çıkıp gelmesin diye cevap yazmamıştı. O çok naif ve iyi bir kızdı, gençti, cesurdu, bu işe bulaşırsa zarar görebilirdi. Hem Oya’yı hem Nazan’ı hem de projeyi koruması gerekiyordu ama projeyi kendi elleri ile teslim etmişti zaten. Ertuğrul beyin de sesi çıkmadığına göre, atak yapmayacak, elindekilerle projeyi tamamlayıp kullanacaktı.
Son gittiğinde yaka paça dışarı atılmıştı, adamın artık ona ihtiyacı kalmamıştı ama Oyasız projeyi ilerletemezlerdi. Proje öyle bir noktadaydı ki son dokunuş olmadan hiçbir işe yaramazdı, Oya da karar veremediği için o son dokunuşa bir türlü geçmiyor, olan kısım oturmadan o son dokunuşu kimseye açıklamıyordu. Bu da demektir ki Ertuğrul un adamları da o kısmı henüz bilmiyorlardı, hâlâ bir şeyler için zaman vardı.
O sırada, Oya odasında ışığı kapattı ama hemen uyuyamadı. Yatağın içinde yan döndü, yastığın kenarını düzeltti. Gün boyu omuzlarında taşıdığı ağırlık nihayet yere bırakılmış gibiydi. İlk kez, uzun zamandır ilk kez, zihni biraz sessizdi.
Tarık’ın sahildeki o duruşu. Konuşurken acele etmemesi. “Özledim” derken gözünü kaçırmaması. İnsanı ürkütmeyen, sahiplenmeyen, sadece olduğu gibi duran bir kelimeydi.
“Belki…” diye geçirdi içinden, “belki bu sefer olur.”
Hayalini büyütmedi. Evlenmek, gelecek planları, büyük sözler… Hiçbirini zorlamadı. Sadece birlikte susabilmeyi düşündü. Aynı masada oturup aynı yorgunluğu paylaşmayı. Akşamları biriyle günün saçma ayrıntılarını konuşmayı. Bu bana yeterdi, diye düşündü. Serpil hanımı da düşünmesi gerekiyordu. Annesine seni tek başına bırakmamak için bu güne kadar her şeyden geri çekildim diyemiyordu ki.
Sonra Ender geldi aklına. Yanağındaki morluk. “Düştüm” derken gözünü kaçırışı. Oya içten içe bunun doğru olmadığını hissetmişti ama üstüne gitmemişti. Gitmek istememişti. Çünkü Ender zaten yeterince zorlanıyordu. Hayat onu hep bir şeyleri taşıyan ama kimseye yük olmamaya çalışan biri yapmıştı. Belki de her zaman ki gibi öfkesine yenik düşüp bir kavgaya tutuşmuştu. Yapardı.
Keşke bu kadar yüklenmese, dedi içinden. Keşke Nazan’la gerçekten olsalar.
Nazan’ı düşündü. Güçlüydü. Açık sözlüydü. Ender’in etrafında onun eksik olan taraflarını tamamlayan bir şey vardı. Birbirlerine iyi gelirlerdi, diye geçirdi aklından. İnsan bazen kendi başına iyi olamıyor.
Ender’in yalnızlığı canını acıttı. Ailesi yoktu. Tutunacağı bir geçmişi yoktu. Her şeyi sıfırdan kurmuştu. Oya, onun bu kadar hırpalandığını düşünürken kendine kızdı. Belki ben de çok sert davrandım, dedi. Belki biraz daha anlayışlı olabilirdim.
Ama sonra annesini düşündü. Serpil Hanım’ı. Salondaki sesini. Paniklerini. Koruma içgüdüsünü. Ben güçlü durdukça annem ayakta, diye düşündü. O yüzden güçlü olmam gerek.
Yatağın içinde biraz daha büzüldü.
“Yarın,” dedi içinden, “yarın daha sakin olacağım.”
Laboratuvarda herkesle aynı mesafede duracaktı. Ender’e daha yumuşak. Nazan’a daha açık. Tarık’a ise… Tarık’a sadece dürüst. Kimseyi incitmeden, kimseyi kırmadan.
Bir an, hayatın gerçekten yoluna girdiğine inandı. Küçük küçük. Sessizce. Göze sokmadan. Gözlerini kapattığında, zihninde ne korku vardı ne şüphe. Sadece iyi niyet. Ve herkes için dilediği bir parça huzur.
Uykuya böyle daldı. Dünya, onun kadar iyi olmak zorunda değildi. Ama Oya bunu henüz bilmiyordu.
(devam edecek)