Yaklaşık bir buçuk saat sonra ikisi arabaya bindiğinde Oya, ilk kez gün içinde omuzlarını gevşettiğini fark etti. Tarık sürerken konuşmadı. Bu sessizlik, rahatsız edici değil; güvenliydi.
Bir sahil kahvesinin önünde durdular. Kalabalık değildi. Deniz karanlıktı ama dalga sesi netti.
“Oturmak ister misin?” diye sordu Tarık.
Oya başını salladı.
Çay söylediler. Tarık fincanı eline aldığında bakışlarını kaçırmadı ama bastırmadı da.
“Annen nasıl?” diye sordu.
Oya bu soruyu beklemiyordu. Gözleri doldu ama ağlamadı.
“Zor” dedi. “Ben güçlü durdukça o biraz daha ayakta kalıyor. Ama… insan bazen güçlü olmaktan yoruluyor. Yani biliyorsun aslında idare ediyorum ama sanırım bu aralar işin stresi beni daha duygusal yapıyor”
Tarık başını eğdi.
“Yorulman normal,” dedi. “Herkesin bir yere yaslanmaya ihtiyacı var.”
Oya çayından bir yudum aldı. Sonra derin bir nefes verdi.
“Ender’le ilgili…” dedi, sonra sustu.
Tarık araya girmedi.
“…yanıldığımı fark ettim,” diye devam etti Oya. “Bir şeyleri zorladım. Olmayacak bir şeye tutunmaya çalıştım. Bu da beni çok yordu aslında, bazen doğru düşünemiyorum belki de.”
Tarık çok sakin bir sesle konuştu.
“Bazen insan, doğru şeyi yaparken bile içi rahat etmez. Bu seni yanlış yapmış yapmaz.”
Oya başını kaldırdı. İlk kez gerçekten ona baktı.
“Ben hayır dedim” dedi. “Net. Ama içimde bir suçluluk kaldı. Sanki… birine haksızlık etmişim gibi.”
“Birine hayır demek, kendine evet demektir. Bunu haksızlık sanıyorsan, başkasının yükünü taşıyorsundur.” dedi Tarık gülümseyerek
Oya onun bu bilgece lafına gülümsedi. “Beni neden aradın? Konuşmak istediğin bir konu mu var” diye sordu sonra.
Tarık bir an durdu. İlk kez hafifçe tereddüt etti.
“Çünkü seni özledim,” dedi, “Ve çünkü… sen sustuğunda, senden haber alamadığımda, ben yanlış bir şey mi yaptım diye düşünmeye başlıyorum.”
Oya gülümsedi. Bu gülümseme bu kez en yürekten olanıydı.
“Yanlış bir şey yapmadın,” dedi. “Sadece… ben bazen kendimi bile duyamıyorum.”
Tarık masanın üzerinden elini uzatmadı. Ama sesi oradaydı.
“Ne zaman istersen,” dedi, “duyman için yanında olurum. Çözmek için değil. Sadece durmak için.”
Oya’nın boğazı düğümlendi. Bir an gözlerini kapadı.
“Bugün iyi geldi,” dedi. “Gerçekten.”
Tarık başını salladı.
“Bunu duymak bana yeter.”
Kalktıklarında hava daha serindi. Arabaya yürürlerken Oya ilk kez gün boyu sıkışmış olan göğsünün biraz açıldığını hissetti. Arabaya binmeden önce Tarık durdu.
“Yarın ararım,” dedi. “Ama sen istemezsen… aramam.”
Oya ona baktı. Bu kez netti.
“Ara,” dedi. “Ben de seni özlüyorum”
Tarık gülümsedi.. Başka bir şey söylemeden sessizce eve döndüler, bir şeyler başlamış ama söylenmemişti.
Aynı akşam erken saatlerde Ertuğrul Bey uzun masanın başında oturuyordu. Camdan görünen şehir ışıkları henüz yanmamıştı; gün bitiyor ama o yeni başlıyor gibi düşünceli görünüyordu. Önünde açık bir dosya vardı. Kapağında ne isim vardı ne logo. Sadece birkaç sayfa not, birkaç grafik, birkaç tarih.
Masada üç kişi daha vardı. Biri hukukçu, biri teknik danışman, biri de Ertuğrul’un hiç kimseye tanıtmadığı, yalnızca “işi oldurmak” için çağırdığı adam.
Ertuğrul dosyayı kapattı.
“Ender bu işi yapamayacak,” dedi sakin bir sesle.
Kimse şaşırmadı. Zaten herkes bunu bekliyordu.
“Vicdan yapıyor,” dedi hukukçu. “Mesajlarında çok net. Test aşamasına gelinmeden—”
Ertuğrul elini kaldırdı.
“Vicdan falan değil,” dedi. “Korku. Suçluluk. Ve en kötüsü… bağ.”
Teknik danışman öne eğildi.
“O zaman projeyi biz ilerletiri,” dedi. “Laboratuvar hazır. Düzenek kurulu. Yazılımın omurgası elimizde.”
Ertuğrul başını iki yana salladı.
“Hayır” dedi. “Bu işi bilen Ender değil. Hiçbir zaman o değildi.”
Masadaki üçüncü adam ilk kez konuştu. Sesi yavaş, kelimeleri ölçülüydü.
“Bilen kim?”
Ertuğrul hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
“Oya.”
Bu isim masada bir an sessizliğe yol açtı.
“Hem projeyi yazan o,” diye devam etti Ertuğrul. “Hem algoritmanın riskli noktalarını bilen. Hem de… hayır diyen.”
Hukukçu kaşlarını çattı.
“Hayır dediyse zaten—”
“—zaten tehdit edilebilecek noktada,” diye kesti Ertuğrul, “Ender sustu. Ama Oya sustuğu için değil, prensipleri olduğu için sustu. Bu daha tehlikeli.”
Teknik danışman düşünerek konuştu:
“Zorla yaptırmayı mı düşünüyorsunuz?”
Ertuğrul omuz silkti.
“Zorla değil” dedi. “Seçeneksiz bırakarak.”
Teknik sorumlu geriye yaslandı.
“Laboratuvar hâlâ onların kontrolünde,” dedi.
İşi bitirecek adamın sesi güvenle girdi konuya, “Geceleri güvenlik zayıf. Hatta yok bile.. Oya dediğiniz kadın genç olan değilse, genelde tek çıkıyor. Saatleri düzenli. Sadece Ender’i takip etmedim.”
Ertuğrul gözlerini pencereye çevirdi.
“Evine yakın olmaz” dedi. “Orası karmaşa. Tanık riski var.”
“Laboratuvar?” diye sordu hukukçu.
“Laboratuvar” dedi Ertuğrul.
“Her şeyin başladığı yer. Cihazlar orada. Düzenek orada. Ve en önemlisi…” bir an durdu, “orası Oya’nın güvendiği yer.”
Masadaki sessizlik bu kez daha ağırdı.
“Ender?” diye sordu biri.
Ertuğrul gülümsedi. Soğuk, kısa bir gülümseme.
“Ender zaten çözülmüş durumda” dedi. “Yapacak bir şeyi yok.”
Dosyayı masanın ortasına itti.
“Bu işi Ender’le çözemeyeceğiz,” dedi son kez, “Artık başka bir yol deniyoruz.”
İşi bitirecek adam ayağa kalktı.
“Ne zaman?” diye sordu.
Ertuğrul saate baktı.
“Yakında,” dedi. “Ama acele etmeyeceğiz. Yanlış zamanda yapılan iş, en pahalı olandır.”
Işıklar yavaş yavaş yandı. Şehir akşamına hazırlanırken, odada alınmış kararlar çoktan yürürlüğe girmişti.
“Detaylar için sana haber vereceğim, ben söylemeden harekete geçme, sen çıkabilirsin!”
Dördüncü adam çıkınca, diğer üçü birbirlerine baktı.
“Oya’dan randevu alacağım, kabul etmeyecek ama sadece konuşmak için ısrar edersem ikna edebilirim. Sadece onun olacağı bir saat laboratuvarında, güvenli alanında.”
“Ya diğerleri?” dedi hukukçu.
“Onların çıkmış olması gerek, bunu da sen sağlayacaksın. Ender’i benim adım arayacaksın ve ona bir akşam toplantısı teklif edeceksin. Bir anlaşmaya varabileceğimizi söyleyeceksin ki korkmadan gelecek!”
“Ya diğer kız?” dedi Teknik sorumlu
“O zaten ailesi ile yaşıyor geçe kalmıyor fazla, sadece bir asistan! Siz Ender’i dışarda oyalayacaksınız, diğer kız çıkana kadar beklerim, gerekirse gecikeceğimi söyleyip, Oya’yı bekletirim. Kız çıkınca da ben girerim.”
“Kabul etmeyecek!” dedi teknik sorumlu
“Zaten beklentim etmesi değil, ben oradayken sen ve işi bitirecek olan geleceksiniz! Ender’i hukukçu oyalarken!”
“Oya polise gidebilir sonrasında” dedi hukukçu
“Gidemez, annesi, sevdikleri hepsini biliyoruz! Ender’in çevirdiklerini öğrenince zaten dağılıp, pes edecek! Başka çaresi yok!”
Diğer tarafta, Tarık ile Oya kapıda sessizce ayrıldıktan sonra Oya anahtarı çevirip içeri girdi. Oya eve girdiğinde Serpil Hanım salonda koltuğun ucuna kurulmuştu. Televizyon açıktı ama sesi kısıktı. Oya daha ayakkabısını çıkarmadan bakışlar üzerine yapıştı.
“Eee?” dedi Serpil Hanım, kaşlarını kaldırarak.
Oya gülümsedi. “Anne…”
“Anne manne yok. Oturmadınız mı? Ne içtiniz? Çay mı kahve mi? İçki içmedin değil mi Çarpıyor seni aman sakın, erkek nihayet karşındaki. Seni hafif bir kız sanır. Nereye gittiniz ?”
Oya montunu askıya asarken başını salladı.
“Çay içtik. Sahilde oturduk. Merak etme çok ağır bir kızdım, tam istediğin gibi. ”
Serpil Hanım ellerini dizlerine vurdu.
“Hah! Sahil iyidir. Romantiktir. Peki?”
Oya durdu. “Peki ne?”
“Evlenme teklif etti mi?” dedi Serpil Hanım pat diye, “Romantik bir yere boşuna götürmedi seni herhalde!”
(devam edecek)