Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 18

Nazan çorbayı ocaktan alıp iki kaseye böldü. Ender’in önüne koyarken gözleri titredi. Ender ise hâlâ koltuğun kenarına oturmuş kıpırdamadan boşluğa bakıyordu; sanki biraz daha geri yaslansa, kendini bırakıp kaybolacaktı.

“Şimdi…” dedi Nazan, sesi alçak ama net. “Ben susarım. Sen de susarsın. Oya’ya söylemeyiz. Tamam. Ama ne yapacağız Ender?”

Ender başını kaldırdı. Yanağındaki morluk daha koyulaşmıştı. Gözleri, bir anlığına, “ben de bilmiyorum” diye bağırdı.

“Bir yol bulacağım,” dedi yine de. Aynı cümle. Aynı sığınak.

Nazan kaşığını kasesine vurdu, siniri değil; çaresizliği çıkıyordu sesten.

“Bir yol dediğin ne? Test mi yapacaksın? Kimi sokacaksın laboratuvara? Kendi üstünde mi deneyeceksin?” dedi. “Sen… sen aklını mı kaçırdın?”

Ender bir an dişlerini sıktı. Bir an için öfksie yükseldi, sonra hızla geri çekildi. Yerine yorgun bir fısıltı kaldı.

“Ben test yapmak istemiyorum,” dedi. “Ben… kimseye dokunmak istemiyorum.”

Nazan’ın sesi yumuşadı, ama geri adım atmadı.

“O zaman o adamdan kurtulman lazım.”

Ender başını iki yana salladı. “Kurtulamıyorum.”

Bu kelimeyi söylerken yüzü bir an daha yaşlı göründü. Sanki Ertuğrul’un odasındaki o yumruğun izi, sadece yanağında değil, içinde de kalmıştı.

Nazan, masanın kenarına oturdu. “Bak,” dedi. “Oya’ya söylemek istemiyorsun… anlıyorum. Ama bu adam seni sıkıştırmaya devam edecek. Bir gün gelip kendi yapacak. Dahası Oya’nın bütün çabası enerjisi parası boşa gidecek, elinden en değerli şeyi almış olacak O zaman ne olacak?”

Ender’in gözleri dalıp gitti. Bir şey düşünmüyordu sanki; bir şeyi hatırlıyordu. Oya’nın  yıllar öncesinden gelen bakışı.

“Ben Oya’nın yıkılmasını bir kez daha izleyemem,” dedi. “Söylersem… onu ben yıkarım.”

Nazan çok sakin bir nefes aldı. “Peki ya söylemezsen? O adam yıkarsa?”

Ender’in boğazı oynadı. Bir şey demedi.

Bir süre yalnızca saatin sesi duyuldu. Sonra Nazan, sanki “tamam” der gibi başını salladı.

“Şunu yapacağız,” dedi. “Önce zamanı kazanacağız. Ertuğrul’u oyalayacağız. İkincisi… senin tek başına hareket etmene izin vermeyeceğim. Anlıyor musun? Yalnız kalırsan, yanlış bir şey yaparsın.”

Ender acı bir gülümseme çıkardı.

“Zaten yaptım.”

Nazan, onun elinin üstüne elini koydu. “Yaptın. Ama burada bitmeyecek.”

Ender eli çekmedi. Bir an, gerçekten birinin dokunuşuna izin verdi. Sonra gözlerini kaçırdı, çünkü o yumuşaklığın fazla görünmesini istemiyordu.

“Yarın…” dedi Ender, “yarın laboratuvarda normal olacağız.”

Nazan başını salladı. “Normal. Ama ben senin yanındayım.”

Ender, ilk kez, o cümleyi duyunca korktu. Çünkü yanında biri olursa, artık sorumluluk iki kişilikti.

“Bunu Oya’ya yapmayalım,” dedi Ender fısıltıyla.

Nazan’ın cevabı netti: “Oya’ya değil. Ama kendine de yapma. Yarın yüzünün halini Oya’ya açıklamak için bir bahane bulsan iyi olur!”

“Haklısın!” dedi Ender eli istemsizce, yüzüne gitti, Nazan sevgiyle dokundu onun elinin yanından morluğa.

“Çok canın yanmış olmalı!” diye fısıldadı.

İkisi de ortamın getirdiği yakınlaşmanın eşiğindeydi ve ikisi de şimdi en son düşünülecek şeyin yakınlaşma olduğunun farkındaydı.

Ertesi gün laboratuvarın kapısından içeri girdiklerinde, Oya’nın yüzünde o tanıdık ciddiyet vardı. Çalışma ciddiyeti. Hayata tutunma ciddiyeti. Sabah erkenden gelmiş, dünden kalan işlerin başına geçmişti.

“Ender, iyi misin?” diye sordu, başını çevirmeden. “Dün… sesin tuhaftı.”

Ender bir an durdu. Nazan’ın gözü hemen ona kaydı: Sakın.

Ender gülümsedi. Fazla düzgün, fazla yerinde bir gülümseme.

“İyiyim,” dedi. “Biraz yorgunluk. Geçer. Şey bir de, ben dün düştüm, biraz da ondan”

“Ne düştün mü?” diye döndü Oya hemen, Ender’in yüzündeki morluğu görünce, ayağa fırlayıp yanına gitti, “Nasıl düştün? Başka bir yerinde bir şey var mı?”

“Oldu işte! Sakarlık! Ayağım halıya takıldı, düşüp yanağımı sehpanın kenarına çarptım!”

“Off!” dedi Oya gözünde o anı canlandırıp, “Hastaneye gittin mi? Neden aramadın? Ya kırık varsa, kanama varsa?” dedi panikle.

“Yok bir şey merak etme, morluk seni korkutuyor, öyle abartılacak bir şey değil!”

“Nasıl değil ender, kamyon çarpmış gibi görünüyorsun?”

“Hadi ama, görüyorsun iyiyim işte, dünden beri de hiçbir başka belirtim yok! Zamanla geçecek, biraz göz zevkinizi bozacağım hepsi o!”

Nazan, Ender’in konuyu toparlayış biçimini endişe ve hayranlıkla izliyordu, Oya onun tepkisiz durduğunu görünce, “Senin haberin var mıydı?” diye sordu.

“Şey!” dedi Nazan yakalanmış gibi, “Ben aslında dün seninle konuştuktan sonra merak edip gittim. Bakmaya yani?”

“Siz ikiniz dün birlikteydiniz ve sen onu bu halde bulup beni aramadın mı?”

“Gittiğimde iyiydi Oya, istemedi zaten. Ender seni üzmek istemez bilirsin. Ben yanında fazla kalmadım ama iyi olduğunu anladım o yüzden eve döndüm, merak etmene gerek yok, gerçekten!”

“Ah Ender!” dedi Oya, “Keşke gelmeseydin bu günde!”

“Oya tamam, evde ne yapayım yanağım mor sadece, iyiyim ben! Bak Nazan da söylüyor işte! Dün gece ondan da yeterince fırça yedim, üst üste ikinizi birden çekemem. Tamam sakarlık ettim düştüm işte! Bir de siz kızlar vurmayın ama!” diyerek sandalyesini çekip işinin başına oturdu.

Oya gözü Ender’de çaresizce kabul edip, sandalyesine geçti. Nazan Oya daha fazla soru sorar diye arkadaki işlerine kaçtı ama Oya’nın Ender ile onun arasında bir şeyler olduğundan şüpheleneceğine emindi, gerçeği bilmesindense bundan şüphelenmesi çok daha iyiydi zaten.

Oya bütün gün ikisinin arasındaki sessiz iş birliği ve gerilimi  fark etmedi. Etse de anlam veremedi. Çünkü dışarıdan bakınca her şey aynıydı: test tüpleri, ekranlar, grafikler, notlar.

Ama Ender ile Nazan’ın arasında, görünmeyen bir ip gerilmişti. O ip, her cümlede titriyordu.

Yorgunluk başına ve gözlerine vurunca , bilgisayarının başında bir an durup pencereye baktı, hava kararmıştı. Sonra dönüp Tarık’ın mesajına göz attı. Kısa bir “nasılsın?” cümlesi. Oya’nın yüzünde belli belirsiz bir yumuşama oldu. Hemen sakladı.

Gün bitmek üzereydi  “Ben çıkıyorum,” dedi sonra . “Annem bekler.”

Nazan “Tamam” dedi. Ender “görüşürüz” dedi. Oya çıktı.

Kapı kapandı.

Bir saniye.

İki saniye.

Nazan, ilk kez o gün gerçekten Ender’e baktı.

“Bu böyle gitmez,” dedi çok kısık sesle. “Senin yüzün… hâlâ…”

Ender hemen arkasını döndü. “Konuşma,” dedi. “Burada değil.”

Nazan sustu.

Ender masanın çekmecesini açıp kapadı. Bir şeyi kontrol eder gibi. Sonra hiçbir şey almadan tekrar kapadı. Bu küçük hareket bile Nazan’ın içini ürpertti. Çünkü Ender artık, hareketlerini bile gizliyordu.

“Akşam,” dedi Ender, “beni arama. Ben seni ararım.”

Nazan’ın kaşları çatıldı. “Neden?”

Ender cevap vermedi. Cevap verirse, sesinden korku çıkacaktı. O an ikisi de aynı şeyi düşündü: Ertuğrul susmaz. Ender’in aklını başına toplayıp bir çözüm bulması gerekiyordu ve Nazan’ı hem bu işe bulaştırmak hem de sorumluluğu onun sırtına yüklemek istemiyordu.

Ve o günün akşamı, Oya annesiyle salonda otururken  Tarık’la mesajlaşacak, son çıkışlarından sonra bir kez daha buluşmaya karar vereceklerdi. Artık Serpil hanımın kafasında yazdığı senaryo ikisinin arasında yavaş yavaş işlemeye başlamıştı.

Ertesi akşam Oya laboratuvardan çıktığında hava kararmaya başlamıştı. Gün boyu kendini tutmuştu ama omuzlarının içten içe çöktüğünü hissediyordu. Tam çantasını omzuna almış, kapıya yönelmişti ki telefonu titreşti.

Tarık.

Bir an ekrana baktı. Açmadı. Sonra derin bir nefes aldı ve açtı.

“Oya?”

Tarık’ın sesi, sanki tam doğru yerden gelmişti. Ne aceleci, ne mesafeli.

“Evet,” dedi Oya. “Yeni çıktım.”

“Kısa bir vaktin var mı?” diye sordu Tarık. “Yanlış anlama… zorlamak istemem. Ama bugün seni görsem iyi olur diye düşündüm. Yani akşam boyu yine mesajlaşmak yerine görüşüp konuşsak daha iyi olmaz mı?” dedi çekingen bir tavırla.

Oya bir an durdu. Günün ağırlığı, annesinin hali, laboratuvardaki bastırılmış duygular… Hepsi üst üste binmişti.

“Var,” dedi sonunda. “Gerçekten var.”

“Eve dönünce haber ver, Serpil teyzenin gönlünü yap, ben biner seni alırım,” dedi sadece.

(devam edecek)

Yorum bırakın