Ender sinirle ayağa kalktı, odada bir tur attı. Nefesi hızlandı. Elleri titredi. O an karar verdi:
Her şeyi Oya’ya anlatacaktı.
Parayı… yalanı… belleği… hepsini. Ne olursa olsun Oya hak ediyordu gerçeği. Belki onu affetmezdi ama hiç değilse bu kabusun içinden çıkabilirdi. Bedeline razı olacaktı.
Ertesi sabah laboratuvarın kapısına tam bu kararlılıkla geldi. Kararlıydı. Bugün… itiraf günü olacaktı. Kapıyı açtı. Ve tam içeri adım attığında, karşısında Oya’yı gördü.
Oya masanın kenarına oturmuş, eliyle bir mendili sıkıyordu. Gözleri kızarmıştı. Nazan omzuna dokunuyordu.
Ender’in ayakları yere çakıldı.
Oya başını kaldırdı. Gözleri sanki başka bir zamandan gelmiş gibiydi eski, yorulmuş, acıyla dolu.
“Bugün…” dedi kısık bir sesle, “babamın ve Tuna’nın ölüm yıl dönümü.”
Ender’in içi bir anda boşaldı. Oya devam etti, sesi titreyerek:
“Annemin hali beni iyice mahvediyor. Çok kötü yapıyor beni. Evde ağlayamıyorum, annemi üzmek istemiyorum. O yüzden burada, biraz… burada nefes almak istedim.”
Ender’in kalbi göğsünün içinde bir bıçak gibi döndü. Oya devam etti, gözleri dolu dolu:
“Bu proje… onları kaybettiğimiz günün boşluğunu biraz olsun dolduruyor. Annemin gözleri umutla doluyor. Bu iş… hayatımın tek amacı gibi artık. Onların adını yaşatmanın tek yolu.”
Ender kelimenin tam anlamıyla yıkıldı. Ne söyleyebilirdi?
“Ben projeyi sattım” mı?
“Bütün bunları riske attım” mı?
Sözleri boğazında düğümlendi. Nazan Oya’nın sırtını okşuyordu. Oya başını iki avucunun arasına aldı. Ender, sessizce… yavaşça… o an anladı:
Bugün gerçeği söyleyemezdi.
Söylerse, Oya’nın dünyası ikinci kez yıkılırdı.
Ve o buna dayanamazdı.
Kararlılığı, kapının eşiğinde kalmış gibiydi. Oda sessizleştiğinde, Ender sadece şunu diyebildi:
“Buradayım Oya. İstersen bugün çalışmayız. Yalnız da bırakmam seni.”
Oya gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı… yıllardır arkadaşının güvenli omuzlarına yaslanır gibi.
Ender o an çok net bir şey hissetti:
Artık bambaşka bir karanlığın içine girmişti. Ve geri dönüş yolu tamamen kapanmıştı.
Ender o gece sabaha kadar uyuyamadı. Oya’nın gözyaşları, babasının ve Tuna’nın adını titreyen sesi kulağında dönüp duruyordu.
“Bu projeyle onların adını yaşatıyorum…”
Test yapamazdı. Birini laboratuvara gizlice sokamazdı. Kendi üzerinde deneyemezdi.
Sahte sonuç üretemezdi.
Tek bir yol kalıyordu: Her şeyi geri almak. Her şeyi sıfırlamak.
Ve o karar, sabahın kör saatinde zihninde kristal gibi netleşti.
Ender ertesi gün laboratuvarı arayıp bir kaç fatura yatırıp sonra geleceğini haber verdi. Telefonu kapatınca hızla hazırlandı ve doğruca bankaya gitti.
Onu tanıyorlardı. Daha dört beş ay önce tüm kredi borçlarını kapatmıştı.
“Yeniden kredi mi?” dediler şaşkınlıkla.
“Evet,” dedi Ender, gözlerinin altındaki morluğu saklamadan.
“Tam olarak… daha önce çektiğim miktarda.”
Sordular, imza aldılar, incelemeler yapıldı. Bir saat sonra aynı miktar Ender’in hesabına geçti. Ender parayı çekti; para sayma makinesinin uğultusu bile kalbinin çarpıntısına karışıyordu. Büyük siyah bir evrak çantasına parayı koydu. Sonra tereddüt etmeden bir taksi durdurdu.
“Şu adrese,” dedi.
Randevu falan almamadan doğrudan Ertuğrul’un plazasına gitmişti. Kapıdaki sekreter
“Randevunuz” diyecek oldu.
Ender, çantayı masanın üstüne koydu:
“Bu ona yeterli olur.”
Sekreter gözlerini büyüttü… ve kapıya yöneldi.
Bir dakika sonra içeriden soğuk bir ses:
“Gelsin.”
Ender kapıdan içeri girince Ertuğrul başını bilgisayarından kaldırdı. Gülümsemiyordu.
Kaşlarında hafif bir kibir kıvrımı vardı. Ender çantayı masaya koydu.
“İşte paranız.”
Sesi çatlak bir cam gibiydi.
“Dosyalarımı geri istiyorum. Ben bu işte yokum.”
Ertuğrul önce çantaya baktı. Sonra Ender’e… Sonra tekrar çantaya. Kısacık bir kahkaha attı.
“Enderciğim… sen kendini kahraman mı zannediyorsun?”
Ender’in nefesi kesildi.
“Bu para benim için hiçbir şey. O dosyaları da… sana asla vermem. Bu proje artık benim de projem. Hatta… asıl benim projem.”
Ender’in kontrolü bir anda koptu.
“Sen bir hırsızsın!” diye bağırdı, öne bir adım attı. “Emek hırsızı! Bizim hayatımızla oynayamazsın! O dosyalar..”
Tam o anda kapı yan taraftan açıldı. İri yapılı bir adam içeri girdi. Ender daha ne olduğunu anlamadan yakasından tutulup geriye doğru savruldu.
“Kes!” diye bağırdı Ertuğrul. Ama bu “dur” anlamında değildi. “İşi bitir.”
Ender kendini adamın elinden kurtarmaya çalışırken, boğuşma başladı, adam onu koltuğun kenarına itti, boğazını sıktı, yumruğu yüzüne indi. Ender’in sağ yanağı anında karardı. Gözleri yaşardı, hava alamadı.
“Yeter,” dedi Ertuğrul, elini kaldırarak.
Ender nefes nefese yere çöktü.
“Şimdi beni iyi dinle,” dedi Ertuğrulbuz gibi bir sakinlikle. “Ya testi yaparsın… ya da ben yaparım. Oya’ya da her şeyi anlatırım. Dosyaların artık sende hiçbir hakkı olmadığını da.”
Ender’in dudakları titredi.
“Sen…”
“Ve merak etme,” dedi Ertuğrul, koltuğuna yaslanarak. “Arkadaşına kendini affettirmek istiyorsan o çantadaki parayla ona bir hediye falan al. Bana ne.”
Koruma Ender’i yakasından sürükledi, çantayı eline tutuşturdu ve binanın dışına resmen attı. Ender kaldırımın kenarına düşünce dünya birkaç saniye titreşir gibi oldu.
Yüzü zonkluyordu. Burnu kanıyordu. Tüm bedeni titriyordu. Çanta hâlâ elindeydi.
Sabah laboratuvarda Oya ve Nazan gelmiş çoktan çalışmaya başlamışlardı, Ender bir gün önce mesaj atıp işlerin uzadığını söylemiş, henüz laboratuvara gelmemişti ama Ender’in geç kalması alışılmadık bir durum değildi.
Sonunda Ender, Nazan’ı aradı:
“Bugün… kusura bakmayın. İyiyim ama… ateşim var. Gelemeyeceğim.”
Nazan’ın içi sıkıştı. “Bir şeye ihtiyacın var mı?” dedi.
“Yok,” dedi Ender. Sesi boğuktu. Yüzündeki morlukları görsünler istemiyordu ve o kadar dağınık ve yorgun ki şimdi kimseye görünemezdi. Nazan “Geçmiş olsun” diyerek telefonu kapattı ve Oya’ya anlattı.
Oya durgunlaştı.
“Kesin yine kendini yordu,” dedi. “Bu kadar yük kaldırıyor.”
Kalbi burkuldu.
Laboratuvardan çıkınca Nazan ani bir kararla Ender’e bakmaya gitmeye karar verdi. Ona karşı beslediği duygular çok yoğundu, eğer hastaysa elinden geleni yapmak istiyordu. Evi arayıp gecikeceğini söyledi ve doğruca Ender’in evine gitti. Giderken yolda markete uğrayıp çorba yapmak için biraz malzeme aldı. Tavuk suyu çorbası onu hemen toparlardı.
Kapıyı çaldı. Ender kapıyı açtığında Nazan’ın nefesi kesildi.
Yanak mor.Gözler kan çanağı.Saçlar darmadağın.Yüzü ağlamaktan şişmiş.
“Ender… ne oldu sana?” diye fısıldadı.
Ender gözlerini kaçırdı.
“Düştüm.”
Nazan kaşlarını kaldırarak “Bana yalan söyleme.”ded, sesi bir anne gibi çıkmıştı.
Ender başını eğdi. Gözlerinden yaş süzüldü.
“Nazan… lütfen… şimdi değil.”
Nazan hafifçe itti kapıyı.
“İçeri gireceğim. Sana bir çorba yapacağım. Sonra… istersen hiç konuşmayız. İstersen her şeyi anlatırsın.”
Ender bir an kapıya tutundu… sonra dayanamayıp içeri aldı onu. Nazan mutfağa geçti, suyu ocağa koydu, ender koltuğa çöktü. Bir süre konuşmadılar.
Sonra Ender’in dudakları çözülmeye başladı. Çorba kaynarken, arkadaşlık sessizliği odada bir şefkat kubbesi gibi dururken, Ender dayanamadı.
“Sana bir şey söylemem lazım…” dedikten sonra sustu. Gözleri doldu, “Bunu kimse… özellikle Oya… bilmemeli.”
Nazan oturdu, başıyla “tamam” dedi.
Ender, haftalarca sakladığı bütün gerçeği , bir fısıltı gibi döktü ortaya:
Yatırımcıyı…
Verdiği dosyaları…
Aldığı parayı…
Oya’ya ihanet edişini…
Test baskısını…
Bugünkü tokadı…
Tehdidi…
Her şeyi.
Nazan gözleri büyüyerek dinledi. Kelimeler ilerledikçe dudakları birbirine kenetlendi.
“Ender…” dedi sonunda, “bu… bu çok büyük bir şey.”
Ender ellerini yüzüne kapattı.
“Biliyorum. Ama ne olur… Oya’ya söyleme. Bir yolunu bulacağım. Ben… halledeceğim. Yalvarıyorum Nazan… ne olur söyleme.”
Nazan, Ender’in ellerinden birini tuttu. Bu bir başlangıçtı. Artık Nazan bu karanlığın tek tanığıydı. Ve bu andan itibaren Ender yalnız değildi ama çok daha kırılgan, çok daha tehlikeli bir ortaklık kurulmuştu.
(devam edecek)