Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 16

Öğleye doğru içindeki huzursuzluğu dışarıya yansıtmadan duramayacağını anlayınca  sessizce çantasını aldı Ender.

“Ben eve geçiyorum. Dinlenmem lazım, sanırım geçmeyecek!” dedi.

Oya endişeyle bakakaldı.

“Tamam… biraz dinlen. Çok çalışıyoruz bu ara. Haklısın.”

Ender başını eğdi, teşekkür eder gibi… ama sesi çıkmadı.

Laboratuvardan çıkarken gerçek suçluluk ilk kez bütün ağırlığıyla çöktü üzerine.
Oya’nın ona güvenen sesi, gözlerinin içindeki endişe… Hepsi, bir saniye bile durmadan içinde dönüp duran bir hançer gibiydi.

Ender eve gider gitmez koltuğa çöktü. Sabah açmadığı perdelerin arasından ince bir ışık süzülüyordu. Saatlerce yerinden kıpırdamadı. Bir yandan nefes alıyor, bir yandan almıyormuş gibi hissediyordu.

“Bunu neden yaptım?”

Sorunun cevabı ezici bir gerçekti:
Mecbur olduğu için.

Başka kimsenin görmediği bir bataklıkta yalnız başına kalmıştı. Güneş batmaya yaklaşırken telefon titredi. Ertuğrul Bey arıyordu. Ender istemeden cevapladı.

“Efendim…”

Ertuğrul’un sesi bu kez çok daha hafifti ama içindeki kibir saklanmıyordu.

“Belleği inceledik. Nihayet istediğimi bana verdin.”

Ender’in boğazı düğümlendi.

“Bunlar… tamamlanmış değil. Hâlâ birçok aşaması eksik. Yani..”

Ertuğrul alaycı bir kahkaha attı.

“Enderciğim, gözünü seveyim… Sen bunu bana mı söylüyorsun? Tabii ki eksik. Zaten o yüzden testlere başlamak zorundayız.

Ender irkildi.

“Test mi? Hayır, hayır… daha çok erken. Bu proje insan üzerinde denenecek aşamada değil. Bu çok tehlikeli. Kesinlikle…”

“Biz değil” diye böldü Ertuğrul, “sen yapacaksın testleri. Ne yapman gerektiğini sen benden daha iyi biliyorsun. Tehlikeleri de biliyorsun, evet… ama aynı zamanda çözümleri de sen bulacaksın. Projeyi hızla ilerletmenin de tek yolu bu değil mi? Gerçek testler ve sonuçları!”

Ender’in nefesi kesildi.

“Bu… mümkün değil.”

“Gayet mümkün.” sesi buz gibiydi, “Ben yatırımcıyım Ender. Yatırdığım sermayenin boşa gidip gitmeyeceğini görmek zorundayım.”

Ender hıçkırığa benzeyen bir nefes aldı.

“Daha testi bile yapılmamış bir çalışmaya milyarlarca dolar yatırım yapacağımı sanmıyorsun herhalde?” diye ekledi Ertuğrul.

Ender tamamen dondu. Ertuğrul devam etti:

“Test sonuçların iyiye işaret etmezse… ne yazık ki sana yaptımın ödemeyi geri vermek zorunda kalacaksın.”

Ender sandalyeye çöker gibi oturdu.

“Ben… ödeme…?”

Ertuğrul’un son cümlesi tokat gibi geldi:

“Elini çabuk tut Ender. Vaktin sandığından çok daha az.”

Telefon kapandı.

Ender, bomboş odada, elindeki telefona bakarak birkaç saniye nefes bile alamadı. Artık geri dönüş yoktu. Sadece kendi karanlığıyla baş başaydı. Ve bu karanlık giderek büyüyordu.

O günün akşamı Oya, annesiyle televizyon karşısında çayını yudumlarken, telefon çaldı. Ekrana bakınca kalbi hafifçe hızlandı arayan Tarık’tı.

Serpil Hanım bir yandan koltukta kucağındaki meyve tabağındaki meyveleri soyarken,  bir yandan da kızının yüzünü süzdü.

“Kim o?”

Oya doğal davranmaya çalıştı. “Tarık…”

Serpil’in yüzünde bir parıltı belirdi ama hiçbir şey demedi. Sadece dudaklarının kenarı anlamlı bir şekilde kıvrıldı.

Oya telefonu açtı.
Sesini ayarlayıp mutfağa geçti ama Serpil Hanım kulakları dikilmiş  arkasından adım adım takip ediyordu.

“Tarık, merhaba,” dedi Oya.

Tarık’ın sesi yumuşaktı, hafif endişeli.

“Oya… birkaç gündür senden haber çıkmadı. Merak ettim. Ne yaptınız? Bir gelişme oldu mu?”

Oya pencerenin yanına geçti, annesinin duymaması için sesi biraz alçalttı. Ama Serpil Hanım çoktan kapının köşesine yerleşmişti bile.

“Evet” dedi Oya. “Yanıldığımı fark ettim. Ender’e… hayır dedim. Konuyu kapattım.”

Tarık derin bir nefes verdi, sanki gerçekten içi rahatlamıştı.

“İyi yapmışsın Oya. Hem proje için, hem kendin için en doğrusu buydu. Ama yine de… temkini elden bırakma olur mu? Biri senden bir şey saklıyorsa  mutlaka açık verir.”

Oya başıyla onayladı, “Biliyorum,” dedi sakin bir sesle. “Biraz durup izleyeceğim. Şimdilik her şey normal gibi.”

Tarık’ın sesi yumuşadı.

“Tamam. Bir şeye ihtiyacın olursa, ne olursa, ararsın, olur mu?”

Oya’nın yüzünde fark edilmeyen kısa bir gülümseme belirdi.

“Olur Tarık… teşekkür ederim.”

Konuşmayı bitirip telefonu kapattığında arkasından gelen ses gür ve zafer doluydu:

“Ben sana demedim mi!”

Oya irkildi. “Anne… sen yine mi dinliyordun?!”

“Ben dinlemiyorum kızım,” dedi Serpil Hanım, elini kalbine koyarak, “sadece… kulaklarım çok iyi duyuyor.”

Sonra gururlu bir edayla devam etti:

“Bak sen ayağını çekince, çocuk nasıl seni aramaya başladı! Ben sana demiyor muyum? ‘Kız evi naz evidir’ diye? Erkek dediğin biraz uğraşsın. Elinle götürürsen değeri olmaz!”

Oya göz devirirken gülümsemeyi başaramadı.

“Anne, ben özellikle oyun oynamıyorum. Sadece işler yoğundu.”

Serpil Hanım elini salladı.

“Hadi oradan! Ne dedi peki? Buluşalım mı dedi?”

Oya kısa bir duraksamayla, annesini kırmamak için:

“Evet… yani, konuşmak istedi. Ama ben ‘yarın bakarız’ dedim. Bugünlük böyle olsun dedim.”

Serpil’in gözleri ışıldadı.

“Aferin! İşte bu. Beklemeyi öğrenecek seni kızım. Sen kolay mısın? Kıymetli kadınsın! Hem…”
Bir an durdu, bakışları yumuşadı.
“…çok istiyorum senin de bizim gibi mutlu olmanı. Sevdiğin adamdan çocuk sahibi olmanın ne demek olduğunu bir bilsen…”

Oya’nın yüzü düşer gibi oldu. Gözlerinde ince bir buğu belirdi. Serpil Hanım bunu fark edince hemen toparlandı, ses tonunu değiştirdi.

“Tamam tamam, duygusallaşmayalım şimdi. Hadi içeri geçip çaylarımızı bitirelim. Bugünlük bu kadar romantizm yeter!”

Oya hafif bir kahkaha attı. Birlikte salona döndüler.

Ender bir haftadır aynı döngünün içindeydi: Sabah labda gülümseyen bir yüz…
Öğleden sonra Oya’ya sorular soran masum bir iş arkadaşı…
Akşam ise eve gelip kapıyı kapatır kapatmaz karanlığın içine gömülen biri.

Her gece aynı düşünce:

“Testi kime yapacağım?”

Birini gizlice laboratuvara sokması gerekiyordu. Ama kim? Ve nasıl?

Oya’ya yapamazdı. Nazan’a asla. Tanımadığı birine de yapamazdı, sonuçları kontrol edilemezdi. Kendi üzerinde denemeyi düşündüğü anlar oldu, ama hayatta kalacağına dair hiçbir garanti yoktu.

Bir yandan da biliyordu: Sahte test sonuçları üretse Ertuğrul Bey anında anlardı. O adam aptal değildi. Ve artık geri dönülmez bir yola girmişti.

Bir hafta boyunca geceleri uyuyamadı. Her sabah gözaltları biraz daha kararırken, evdeki sessizlik içinde kendi gölgesi bile ona tehdit gibi görünüyordu.

Sonunda… pes etti.

Telefonu eline aldı. Parmakları titreyerek kısa bir mesaj yazdı:

“Bu test şu an mümkün değil. Projenin biraz daha ilerlemesi gerek. Tamamlanmamış bir çalışmayı insan ya da hayvan üzerinde denemem vicdanen kabul edilemez.”

Gönder butonuna bastı. Sadece beş saniye geçti. Telefon çaldı.
Ertuğrul Bey.

Ender’in midesi buz gibi oldu. Açmak zorundaydı.

“Efendim…”

Ertuğrul’un sesi bu kez dolaylı değildi. Keskin, sert, gülümsemesizdi.

“Enderciğim… en yakın arkadaşının projesini gizlice satıp para alan biri için vicdan muhasebesi çoktan geçilmiştir.”

Ender’in yüzü alev alev oldu. Bu cümle, gerçeğin tokatıydı.

“Ben… ben öyle olsun istemedim. O an..”

“Geç bunları.” Ertuğrul’un sesi bir satırın üstünü çizen kalem kadar netti. “Eğer Oya’yla konuşmamı istemiyorsan bu testi yapacaksın.”

Ender’in nefesi kesildi.

“Yapmazsan,” dedi Ertuğrul, “Oya’ya her şeyi tek tek anlatırım. Projenin artık benim elimde olduğunu, patentini alacağımı, sizin hiçbir hak iddia edemeyeceğinizi de söylerim. Hem seni kaybeder… hem projesini… hem de gelecek planlarını.”

Ender buz kesmişti.

“Sen bilirsin. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Senden haber bekliyorum.”

Ve telefon kapandı. Ender telefona bakakaldı. Yutkundu. Yutkunamadı. Sonra içinden öfke yükseldi,  bir anda, aniden, volkan gibi.

“Bu adam… kendini ne sanıyor?!”

(devam edecek)

Yorum bırakın