Ender ertesi gün laboratuvara geldiğinde yüzünde belli belirsiz bir yorgunluk vardı. Ama diğer günlerden farkı yokmuş gibi davranıyordu. Bilgisayarı açtı, dosyaları düzenledi, Nazan’ın sorularına kısa ama normal cevaplar verdi.
Oya ise onu arada bir izliyor ama kendi kendine sürekli aynı şeyi söylüyordu:
“Abartma. Herkes bazen gergin olur.”
Ama içindeki huzursuzluk bir türlü tamamen kaybolmuyordu
Öğlene doğru, Ender’in telefonu masada bir kez titredi.
Ender refleksle ekrana baktı.
Ertuğrul Bey:
Zamanın çok değil. Bugün haber istiyorum.
Ender telefonu kapatırken yüzünde gergin bir kırılma oldu ama bu kırılma sadece yarım saniyelikti. Oya kafasını kaldırdı, ama o kısa gölge çoktan Ender’in yüzünden silinmişti.
Öğleden sonra, uzun bir sessizliğin ardından Ender masaya yaklaştı.
“Oya…” dedi. “Şey… düşündün mü o meseleyi?”
Oya derin bir nefes aldı.
“Düşünüyorum. Henüz bir karar vermedim.”
Ender’in yüzünde bir gölge, bir korku kıvılcımı gibi bir şey belirdi ama hemen silindi.
Oya sadece bunu hissetti: Bir rahatsızlık… bir hayal kırıklığı… ama nedeni belirsiz.
Şüphe artıyordu, ama cevap yoktu.
Devam eden günler boyunca her şey normaldi. Ender işe zamanında geliyordu. Proje ilerliyor, bir toplantı baskısı ya da gizli telefon konuşmaları yapılmıyordu. Oya yavaş yavaş durumu abarttığını düşünmeye başlamıştı belki de bir yanlış anlama yüzünden Ender’e haksızlık ediyordu. En güvendiği en iyi arkadaşına ve ortağına.
Bir akşamüstü Oya notlarını yazarken, Nazan da laboratuvarı toparlıyordu.
Ender bilgisayarın başına geçti, kulaklığını taktı, sanki raporlara bakıyormuş gibi ekranı hızlı hızlı kaydırdı.
Oya dönüp baktığında tamamen sıradan görünüyordu.
Ama ekranın sol alt köşesinde küçük bir pencerede bir aktarım çubuğu ilerliyordu.
Taşınabilir belleğe kopyalanan dosyalar: son algoritma, grafikler, test sonuçları…
%34
%58
%81
%100
Ender belleği tek bir akıcı hareketle çıkarıp cebine koydu.
Sakindi. Hatta fazla sakindi.
Oya başını kaldırıp ona baktığında, Ender masasına oturmuş normal bir iş akışına dönmüş görünüyordu. Yalnızca… Ender’in değiştiğini hissediyordu. Hepsi buydu ve belki de yanılıyordu.
Takip eden iki gün boyunca laboratuvarda görünür hiçbir tuhaflık yoktu. Her şey olması gerektiği gibiydi: Ender bilgisayar başında, Oya notlarında, Nazan test tüplerinin başında.
Ama görünmez bir şey dolaşıyordu havada.
Oya, her ne kadar kendine “yanılmış olabilirim” demeye çalışsa da, Ender’in gölgeli hâlinde bir şeyler sezmeden edemiyordu. Ender ise Oya’nın her sessizliğinde, her düşünceli bakışında aynı şeyi düşünüyordu: Bu kadar düşündüğüne göre olumlu cevap vermeyecek!
Üçüncü günün sabahı Ender telefonunu kontrol etti. Ertuğrul Bey’den yeni bir mesaj yoktu ama önceki mesaj yeterince açıktı zaten.
Zamanın çok değil. Bugün haber istiyorum.Ender o mesajı tekrar açıp okudu. Sonra hemen kapattı.
Akşamüstüne doğru Oya kendini bilgisayar ekranın boş boş bakarken buldu.
“Ender bekliyor. Onu oyalıyorum. Bir kanıt bulmaya çalışıyorum ama… belki de yok. Belki de gerçekten haksızlık ettim.”
Ender’in ona yıllardır nasıl destek olduğunu düşündü. Babası öldüğünde yanında nasıl oturduğunu… Evlerine her gün yemek götürüşünü, mezarlığa birlikte gidişlerini…
Birden bir suçluluk dalgası sardı içini.
“Ben onun en yakın arkadaşıyım. Böyle bir muameleyi hak etmiyor. Ne varsa açıkça söylemeliyim.”
Bu duygu o kadar baskındı ki, artık oyalamanın anlamı kalmamıştı. Ender’in gözlerindeki bekleyişi görüyordu. Bu belirsizlik onu daha çok üzüyordu.
Oya sandalyesini çekip Ender’e döndü.
“Ender… konuşabilir miyiz biraz?”
Ender başını kaldırdı. O kadar hızlı baktı ki, gözlerindeki umudu saklamaya fırsat bulamadı.
“Tabii ki” dedi gizleyemediği bir heyecanla
Oya derin bir nefes aldı.
“Düşündüm. Çok düşündüm. Ve… hayır.”
Ender’in yüzü bir an için tamamen boşaldı. Hiç mimik yoktu, hiçbir tepki yoktu. Sanki duyguları bir anda bedeninden çekilmişti.
Oya hemen devam etti, hızlı hızlı:
“Bunu sana haksızlık etmemek için söylüyorum. Yapamayız. Daha çok erken. Verilere ya da laboratuvar testlerine bile birinin bakmasına bile izin veremeyiz. Ve… sana karşı da yanlış olurdu. Sana güvenmiyorum demek istemiyorum, sadece… proje henüz hazır değil.”
Ender başını yavaşça salladı. Ses tonu kusursuz bir sakinlikteydi.
“Anlıyorum Oya. Sorun değil. Haklı olduğunu biliyorum”
Ama bu sakinlik, içindeki kırılmayı saklayan ince bir örtü gibiydi. Oya bu noktada daha da duygusal oldu.
“Ender… gerçekten üzgünüm. Seni günlerdir cevapsız bıraktım. Bir arkadaş olarak sana bu yapılmazdı. Ama kararım net: Hayır. Hiçbir yatırımcıya gitmiyoruz.”
Ender bir kez daha başını salladı.
“Tamam” dedi. “Tamam Oya. Sorun değil. Sen nasıl doğru görüyorsan. Kararlarına güveniyorum ve her zaman yanındayım, biliyorsun .”
Oya bu sıcak, olgun tavrı görünce daha da rahatladı. Ender’in yüzünde çok hafif bir gülümseme bile vardı.
“Ben eve geçeyim,” dedi Oya. “Yarın kaldığımız yerden devam ederiz.”
“Tamam Oya. Görüşürüz.”
Oya çıkınca kapı kapanmadan hemen önce bir kez daha Ender’e baktı. Her şey sakindi. Her şey olması gerektiği gibiydi.
İçinden “İyi ki söyledim,” diye düşündü. “İyi ki netleştirdim. Bu belirsizlik ikimizi de yıpratıyordu.”
Kapı kapanır kapanmaz Ender gözlerini yere dikti. Gülümsediği o ince çizgi saniyeler içinde eridi.
Sessizlikte kendi nefesinin bile yük olduğunu fark etti. Bir sandalyeye oturdu. Başını eğdi.
“Biliyordum,”diye fısıldadı kendi kendine, “Ama yine de… bir ihtimal vardı. En azından denedim. Ona bahsettim bu yalan değil.”
O ihtimal şimdi tamamen yoktu. Masasının çekmecesini açtı. taşınabilir belleği çıkardı.
Başparmağıyla üzerinde duran küçük etiketi düzeltti. Son versiyon. Tümüyle.
Derin bir nefes aldı.
“Başka çarem kalmadı.”
Belleği cebine koydu, sanki çoktan verilmiş bir kararın ağırlığıyla doğruldu. Plan artık yürürlüğe girmek zorundaydı.
O gece Ender eve gidince laboratuvarın ışıkları hâlâ gözünde yanıyordu. Masasında duran boş kupa, Oya’nın “hayır” diyen yüzü, Nazan’ın buruk bakışı…
Hepsi birbirine karışıyordu.
Saat gece yarısına yaklaşırken telefonunu eline aldı. Bir süre yazıp silerek bekledi, sonra kısa bir mesaj gönderdi:
“Yarın projenin gerçek bilgisini size vereceğim.”
Gönderdikten sonra telefonu avucunda sıkıp gözlerini kapadı. Beş saniye geçmeden cevap geldi.
“Nihayet…”
Bu tek kelime bile Ender’in içindeki bütün savunmaları paramparça etti. Kısa, alaycı, buyurgan. Artık gerçekten kaçacak bir yer yoktu.
Sabah her zamankinden erken çıktı evden. Laboratuvara gitmek yerine farklı bir yöne sapıp şehrin kalabalığından uzak, yüksek bir plaza girişine yöneldi. Asansör yolculuğu boyunca dili damağına yapışmıştı.
Kapı açıldığında Ertuğrul Bey onu bekliyordu. Hiçbir şey olmamış gibi sakin, hatta memnun bir yüzle.
“Geldin demek,” dedi, elini bile uzatmadan.
Ender cebinden belleği çıkardı. Bir an parmakları titredi ama hemen toparlandı.
“Bu son versiyon… proje tamamen burada. Mevcut bütün çalışma. Benim… dönmem gerek. Laboratuvara yetişmem gerekiyor.”
Ertuğrul Belleği yavaşça aldı, alırken de yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
“Tabii. İşin çok belli ki.”
Bu alaycı tonun altında Ender kendini küçülmüş hissetti. Cevap bile vermeden kapıya yöneldi.
O tavır karşısında kendini görünmez bir çukurun içine düşmüş gibi hissediyordu. Asansöre bindiğinde kalbinin atışı o kadar güçlüydü ki, sanki küçük bir odada yankılanıyormuş gibi kulağında çınladı.
Artık bitti.
Ok yaydan çıkmıştı.
Saat henüz 10 bile olmadan laboratuvara girdi. Her şey dışarıdan tamamen normal görünüyordu. Ender kapıdan içeri girerken yüzüne zorla bir ifade yerleştirdi.
“Mutlu sabahlar!” dedi gülümseyerek.
Oya da başını kaldırdı, yumuşak bir gülümsemeyle:
“Mutlu sabahlar… iyi misin? Yorgun görünüyorsun.”
“Hafif midem bozuk,” dedi Ender. “Akşamki yemekten olabilir. Biraz dinlenmem gerekebilir.”
Oya’nın içi burkuldu.
“Tamam, çok yorma kendini,” dedi Oya. “Sen böyle olunca üzülüyorum.”
Bu cümle Ender’in içine bıçak gibi saplandı. Gülümsemiş gibi yaptı.
“Geçer…İşe dalınca unuturum nasılsa.”
(devam edecek)