Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 14

“Tarık… sana bir şey soracağım ama biraz karmaşık. Ve lütfen aramızda kalsın.”

Tarık döndü, kaşları hafifçe kalktı.

“Elbette kalır. Ne oldu?”

Oya derin bir nefes aldı.

“Ender… bir yatırımcıdan bahsetmeye başladı. Projemize yatırım yapmak isteyen biri. Ama… ayrıntı vermiyor. İsmini bile söylemiyor.”

Tarık’ın yüzü hemen ciddileşti.

“İsmini söylemiyor mu?”

“Sürprizmiş,” dedi Oya alaycı bir gülüşle. “Ben olur demeden de söylemeyeceğini söyledi. Ama… bilmiyorum. Bir tuhaf davranıyor. Gergin konuşuyor. Telefonu çalınca dışarı çıkıyor. Saklıyor gibi.”

Tarık kupayı önüne koyup sandalyesine yaslandı.

“Normal bir yatırım süreci gibi gelmedi bana,” dedi. “Bir yatırımcı saklanmaz. Hele ki teknoloji, ilaç veya yazılım tarafında… Her şey kayıt altındadır.”

Oya başıyla onayladı.

“Ben de öyle düşündüm. Üstelik ‘hiçbir şey vermeyiz, sadece gösteririz’ diyorlar. Ama kimse böyle bir şeye inanmaz. Bir proje yarımken gösterilmez.”

Tarık parmaklarını masaya vurdu.

“Deney veriniz var, algoritmanız var, formülleriniz var… Bunlar çalınabilir Oya. Dikkatli olmanı söylemem gerekmiyor herhalde.”

Oya’nın yüzü biraz düştü.

“İşte ben de o yüzden geldim. Böyle bir sözleşme olur mu? Yani… yatırımcıya hiçbir şey vermeden sadece ‘proje üzerinde konuşma’ sözleşmesi gibi bir şey…”

Tarık başını iki yana salladı.

“O olur. Gizlilik sözleşmesi. Ama yatırımcı kendini gizliyorsa… bu işte bir açık vardır.”

Oya’nın içi sıkıldı.

“Hissediyorum… bir şeyler yolunda gitmiyor gibi.”

“Ender sana bir şey saklıyor olabilir mi?” dedi Tarık

Oya dudağını ısırdı.

“Bilmiyorum. Çok değişti. Bir şey söylüyorum, hemen savunmaya geçiyor. Yatırımcıyı savunuyor. Bir de… sürekli para konusunu öne çıkarıyor. Sanki… çok ihtiyacı varmış gibi.”

Tarık’nın yüzündeki ifade yumuşadı.

“Oya… eğer bu işte bir risk varsa, seni yalnız bırakmam. İstersen o kişinin kim olduğunu öğrenmek için hukuki yolları bile konuşuruz.”

Oya şaşırdı.

“Bu kadar mı?”

“Evet,” dedi Tarık. “Hissediyorsan bir terslik vardır. Yanlış bir adım atarsanız hem proje gider… hem de sen zarar görürsün.”

Bir süre sessizlik oldu.

Tarık, Oya’nın elinin masadaki bardağa hafifçe titreyerek uzandığını görünce konuştu:

“İstersen… Ender’in sana anlattıklarını tek tek gözden geçirelim. Nerede tutarsızlık var, nerede risk var… birlikte bakarız.”

Oya gözlerini kaldırdı, ilk defa bir şeyin yükünü biriyle paylaşabilmiş gibi bir rahatlama yaşadı.

“İyi ki geldim,” dedi hafif bir gülümsemeyle.

Tarık da gülümsedi.

“Ben de iyi ki geldin diyorum. Ender daha önce hiç isim söyledi mi?”

Oya kaşlarını çattı, hafızasında bir şeyleri yoklar gibi.

“Yani… tam emin değilim ama… bir kez birine telefonla kızarken duymuştum,” dedi.
“Er… Er… Erdoğan mı ne… öyle bir şeydi sanki. Ama emin değilim. Belki de bambaşka biridir.”

Tarık hafifçe başını salladı.

“İsim kesinleşmeden bir yere varamayız,” dedi. “Ama başka bir yol var.”

“Ne yolu?”

Tarık sandalyede biraz öne eğildi.

“Ender’i biraz gözle. Telefonda konuşurken… bir şeyler daha söyler belki. Belki bir şirket adı, belki bir adres, belki bir soyad… Ufak bir parça bile işimizi kolaylaştırır. Sen duyduğunu bana söylersin, ben araştırırım.”

Oya beklemediği bir rahatlama hissetti. Kalbi gevşedi adeta.

“Gerçekten mi? Böyle bir şey… yapabilir misin?”

“Tabii,” dedi Tarık gülümseyerek. “Sana söz. Ne duyarsan bana söyle. Gerisini ben hallederim.”

Oya’nın yüzünde yavaş yavaş bir sıcaklık belirdi.

“Tarık… iyi ki varsın,” dedi. Sesinde minnet vardı, ama biraz da yorulmuş bir kırılganlık.

Tarık başını eğdi.

“Sen iyi ol yeter.”

Oya biraz daha oturmak ister gibi oldu ama cümlenin kendisine ne hissettirdiğini fark edince toparlandı.

“Ben artık çıkayım,” dedi. “Annem bekliyordur.”

Tarık kapıya kadar geldi.

“Ne olursa olsun… yalnız değilsin Oya.”

O cümle Oya’nın omzundaki yükü gerçekten hafifletti. Merdivenlerden inerken içi bir tuhaf, umutla karışık bir rahatlıkla dolmuştu.

Oya kapıyı açar açmaz Serpil Hanım kolunu beline koymuş, yarı ciddi yarı oyunbaz bir ifadeyle karşıladı.

“Aferin,” dedi. “Erken geldin. Akıllı kızım benim.”

Oya gülümseyip ayakkabılarını çıkardı.

“Anne…”

“Bak,” diye devam etti Serpil Hanım, hiç durmadan, “Erkekler kaçanı kovalar. Ben babanı da böyle tavladım. Çok koştu peşimden.”

Kıkırdadı, kendi söylediğine kendisi güldü.

“Sen bakma şimdi… iş güç derken pek yan yana gelemiyoruz ama… zamanında dibimden ayrılmazdı. Aslında o günleri özlüyorum.”

Son cümlede sesi bir anda titredi. Gözlerinin altını bir anlık bir buğu kapladı.

Oya durdu… yutkundu.

Serpil Hanım hemen toparladı ama bu kez daha derinden, daha sakin bir tonla:

“Ama ne güzel iki çocuğumuz oldu. Sevdiğin insandan çocuk sahibi olmak… çok başka bir şeydir. Ondan parçalar gibi…”

Bu cümle Oya’nın içini delip geçti. Dudaklarını bastırdı, başını eğdi. Serpil Hanım kızına baktı, onun gözlerindeki dolmayı görünce hemen sarıldı.

“Senin de mutlu olmanı istiyorum,” dedi yumuşacık bir sesle. “Bizim gibi. Sen de bir yuva kur… Ben seni o halde görmek istiyorum kızım.”

Oya sarılmanın içinde yalnızca annesinin kokusunu değil, çocukluğunu, eski evlerini, babasının kahkahasını, kardeşinin sesini, her şeyi duydu. Ama gözyaşı gelirken annesinin hissetmemesi için kendini geri çekti.

“Tamam anne… Hadi,” dedi hafifçe nefes vererek, “Bu kadar duygu yeter. Yatalım artık.”

Serpil Hanım memnun bir gülüşle odasına gitti. Kapı kapanınca ev sessizleşti. Oya salonda tek başına kaldı. Karanlıkla baş başa.

O anda… gözlerinden yaş süzüldü.

Sessiz, titrek bir nefes aldı. Babası geldi gözünün önüne. Kardeşi… o küçücük elleri… bir daha duyamayacağı kahkahaları.

“Keşke…” dedi fısıltıyla. Sadece o kadar.

O geceyi kimseye söylemedi. Tarık’a da, Ender’e de, Nazan’a da.

Ama yüreği öyle doluydu ki…

Hem umutla, hem korkuyla, hem geçmişle, hem gelecek ihtimaliyle aynı anda çarpıyordu.

Ertesi sabah laboratuvar her zamanki düzeninde açıldı. Oya bilgisayarını kurup pencereden süzülen ışığa bakarken içi hâlâ düşüncelerle doluydu. Tarık’ın dediği gibi… biraz gözlemlemek iyi olacaktı.

Ama sabahın ilk saatlerinde her şey fazlasıyla normaldi. Ender kapıdan içeri girdiğinde yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Ne fazlası, ne eksiği. Sanki dünkü gerginlik hiç yaşanmamış gibi.

“Günaydın” dedi masasına çantasını bırakırken.

“Günaydın” dedi Oya da, onu dikkatle süzerek.

Ender telefonunu masaya koydu ama dokunmadı bile. Ne çaldı, ne titredi.
Ne dışarı çıktı, ne gözünü kaçırdı.

Oya onu izlerken, Ender de ara ara Oya’ya bakıyordu.
Bakışları kısa kısa, yoklar gibi.

Bir şey diyecek mi? Dün akşamki konuşmayı açacak mı?

Oya’nın vereceği kararın ne olacağını bilmediği için içten içe geriliyor, onu sıkıştırırsa Oya’nın tamamen karşı çıkacağından korkuyordu. Bu yüzden bekliyordu. Her zamankinden daha kibar, daha ölçülü davranıyordu.

Dosyaları açtı, eski deneme sonuçlarına baktı, hatta ara ara Oya’ya bir şey soracak gibi oldu ama sonra vazgeçti. Oya bunu fark etti. Normal görünmeye çalışıyor, diye düşündü.
Ya da cevabımı bekliyor

Nazan gerginliği  hissediyordu ama laboratuvar sessizliğini bozmak istemiyordu. Üçü de aynı odada olsa da aralarında görünmez bir duvar vardı sanki.

Saatler böyle geçti. Ender’in telefonu bir kez bile çalmadı. Oya’nın beklediği hiçbir açık kapı oluşmadı.

Gün bittiğinde her şey hâlâ “normaldi”. Ama o normalliğin içinde bir tek Oya anlıyordu:

Bu sessizlik… fırtına öncesi sessizlikti.

(devam edecek)

Yorum bırakın