Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 13

Her ortak nokta Oya’nın yüzünde ayrı bir gülümseme oluşturuyordu. Gece bittiğinde Tarık onu kapıya bıraktı. Serpil Hanım perdeden bakıyordu zaten. Oya kapıyı açınca annesinin yüzündeki heyecanı gördü.

Tarık hafifçe yaklaşmak istedi ama Serpil Hanım kapıya çıktığı anda durdu.

“Hoş geldiniz çocuklar!” dedi sanki aylar sonra kavuşmuş gibiydi.

Tarık mahcup bir gülüşle geri çekildi.

“İyi geceler Oya,” dedi sadece, “Serpil teyze kızınızı güvenle geri getirdim”

Oya başını salladı.
“İyi geceler.”

Tarık merdivenlerden inerken kendi kendine gülümsedi. Ve Oya, kapıyı kapatırken fark etti…
Gülümsemesi hâlâ yüzündeydi.

Laboratuvarda o hafta işler yoğun ama havada tuhaf bir gerginlik vardı. Ender, Oya ile Nazan’ın konuşmalarına çoğu zaman dalıp gidiyor, bilgisayar ekranına baksın bakan gözleri bir türlü odaklanmıyordu.

Oya bunu fark ediyordu ama üzerine gitmedi.

“Kendi açılır” diye düşünüyordu.

Üçüncü gün öğleden sonra, laboratuvar sessizken, Ender’in telefonu masada titredi. Ekranda yazan ismi sadece bir kişi görebildi: ERTUĞRUL BEY.

Ender’in yüzü o anda bembeyaz oldu. Tiz bir alarm sesi duyulmuş gibi irkildi. Oya başını kaldırdı. Nazan da gözünü Ender’den ayıramadığı için n o ani değişimi fark etti. Ender aramayı sessize aldı, bir şey demeden hızla dışarı çıktı. Kapı kapanırken elinin titrediği çok belliydi.

Oya ve Nazan göz göze geldiler.

“Bir sorun var,” dedi Oya, fısıltıyla.

Ender merdiven boşluğuna çıkar çıkmaz telefonu açtı.

“Efendim?” dedi kısık bir sesle.

Ertuğrul’un sesi her zamanki soğuk, ama bu kez öfke gizlemiyordu.

“Ender… sen benimle dalga mı geçiyorsun?”

Ender’in boğazı kurudu.

“Ben… nasıl yani?”

“Bana anlattıklarının yanında, bana verdiğin şeyler oyuncak gibi. Sen projenin bu seviyede olduğunu söylemedin mi? Şu bellektekiler yarım yamalak dosyalar. Kodlar bile yarım!”

Ender yutkundu.

“Ben… yapılmamış kısmı da anlattım size. ‘Bu aşamadayız’ demedim ki. Onlar sadece örnek… fikir vermesi için.”

Ertuğrul’un sesi daha da kısıldı.

“Ender. Ben yılların tecrübesiyim. Biri yalan söyleyince anlarım.”

Ender’in dizlerinin bağı çözüldü. Demek anlamıştı.

“Ben… ben yalan söylemedim.”

“Yalanlardan hiç hoşlanmam. Ve töleransım çok düşüktür.”

Kısa bir sessizlik oldu. Ender neredeyse nefes bile almıyordu.

Ertuğrul devam etti:

“Bana projenin MEVCUT halini getirmezsen… doğrudan Oya’yla konuşmaya başlarım.”

Ender’in içinden bir şey hızla çekildi sanki.

“Hayır! Lütfen… yapmayın. Oya’yı karıştırmayın. Ben… halledeceğim. Söz veriyorum.”

“Hallet o zaman. Ve çabuk hallet.”

Telefon aniden kapandı.

Ender başını duvara dayadı. Zaman kazandığını düşünürken, aslında ipin ucunun onun elinden hızla kaydığını o anda anladı.

Yeniden laboratuvara döndüğünde içeri girer girmez iki çift göz ona çevrildi. Oya adım adım yaklaştı.

“Ender?” dedi. Sesinde hem endişe hem şaşkınlık vardı, “Neler oluyor? Az önce yüzün… korkmuş gibiydi. Artık anlatmanın zamanı gelmedi mi?”

Ender gözlerini kaçırdı. Bir an sustu. Sonra derin bir nefes aldı.

“Size bahsettiğim şu yatırımcı vardı ya…” dedi, sesi dalgalanıyordu, “Aslında bir arkadaşımın dayısı. Yani ben o arkadaşıma biraz bahsetmiştim projeden.”
Yalan tam burada kırıldı, ama devam etti.
“Adam da ilgilenmiş işte. Yatırım yapmak istiyor.”

Oya kaşlarını kaldırdı.

“Ender… bunları konuştuk. Daha çok erken. Ayrıca kimseye göstermek bile istemiyoruz henüz. İş bitmeden olmaması gerektiğini biliyorsun.”

Ender aceleyle:

“Vermeyeceğiz zaten! Sadece gösteririz. Bir şey vermemiz gerekmiyor. Test sonuçlarını, birkaç ara raporu… çok para teklif ediyor Oya. Çok büyük bir fırsat olabilir.”

Oya tam bir şey diyecekken Nazan atıldı.

“Aslında…” dedi Nazan, yumuşak ama etkileyici bir tonda, “Formülü vermedikten sonra bir şey kaybetmeyiz. Ne olacak ki? Bir göz atsın sadece.”

Ender destek bulmanın rahatlığıyla hemen ekledi:

“Aynen! İş bitmeden zaten vermeyeceğiz deriz. Ama önce sözleşme yapar, önden biraz para alırız. Daha hızlı toparlarız. Oya… bir düşün. Aslında mantıklı.”

Oya iki yüzü birden görünce duraksadı. İçindeki bilim insanı “hayır” diye bağırırken, Ender’e olan güveni karışıklık yaratıyordu.

“Tamam…” dedi ağır ağır, “Düşüneceğim. Ama sadece düşüneceğim. ‘Olur’ demiyorum.”

Sonra gözlerinin içine baktı.

“Adını söyle o adamın.”

Ender bir an dondu.
“Adı önemli değil. Sen karar verdikten sonra önemli olacak. Yani… adı başka neyi değiştirecek ki? Bana güven. Güvenilir biri, çok ciddi bir yatırımcı.”

Oya kaşlarını çattı.

“Peki neden onunla konuşurken böyle geriliyorsun?”

Soru tam göğsüne saplandı. Ender hemen toparlamaya çalıştı.

“Gerilmiyorum ben… sadece heyecanlanıyorum. Çok güzel şeyler vaat ediyor. Kaçırmaktan korkuyorum. Senin için, benim için, hepimiz için. Oya… biz gerçekten harika bir iş yapıyoruz. Ama henüz kimse görmüyor. Böyle fırsatlar projenin değerini ortaya çıkarıyor. Sen öyle hissetmiyor musun?”

Oya yavaşça başını salladı.

“Düşüneceğim,” dedi bir kez daha. Ama gözlerindeki şüphe artık saklanmıyordu. Çantasını aldı.

“Yine de bana kim olduğunu söyle. Hangi firma… en azından onu söyle.”

Ender zoraki bir gülüşle:

“Sürpriz! Sen ‘tamam’ demeden söylemem.”

Oya ona tuhaf bir bakış attı.

“Ben ‘oldu’ demeden sakın olumlu cevap verme,” dedi. “Annemle doktora gideceğiz. Akşam ararım.”

Ve çıktı.

Laboratuvarda bir sessizlik oldu. Sonra Nazan, beklenmedik şekilde sordu:

“Ender… neden söylemiyorsun? Oya’nın güveni kırılır böyle.”

Ender yüzünü çevirip kızgın bir nefes verdi. Bir saat önce onu destekleyen aynı ses şimdi sorguluyordu.

“Ben Oya’yı tanırım,” dedi sertçe. “Sen aramıza girme.”

Nazan’ın yüzü bir anda soldu. Sesi çıkmadı.

Ender ise kendi öfkesinin içinde ilk kez kendinden irkildi… Ama bunu gösterecek hâli kalmamıştı.

Oya annesini doktora götürüp eve dönerken gün boyunca düşünceli dolaştı durdu. Ender’i anlamıyordu. Haklıydı, şimdi biraz para gerçekten işlerine yarardı… ama hangi yatırımcı “işimiz bitsin, sonra verelim” diye ikna olurdu ki? Bir kez ellerini verirlerse kollarını da kaptırabilirlerdi.

“Bu işte bir terslik var…” diye mırıldandı yürürken.

Eve gelip annesiyle yemek yedikten sonra kararını verdi. Tarık’a danışacaktı. Bu tür sözleşmeler nasıl yapılır, neye dikkat edilir… Avukat bir tek o vardı çevresinde.

Serpil Hanım’a “Biraz Tarık’a uğrayacağım,” deyince yüzü hemen aydınlandı.

“Çok iyi edersin! Ama bak bu defa çok uzatma. Hep sen gidiyorsun, o da sanacak ki başka şeyin peşindesin.”

Oya kaşlarını kaldırdı, güldü.

“Anne…”

“Bana anne deme,” dedi Serpil Hanım hemen ciddileşerek. “Tamam olsun istiyorum, belli ki çocuk da seni seviyor ama… o seni kovalamalı, sen onu değil!”

Oya, annesinin bu ani tavrına hem güldü hem şaşırdı. Serpil Hanım devam etti:

“Tamam, bu gidiş… son olsun. Bundan sonra o gelsin. Sen gitme!”

Oya dayanamadı, çocuk gibi şımararak annesinin omzuna yaslandı.

“Peki anne… Bu son. Ama ne yapayım, özledim işte,” dedi göz kırparak.

Serpil Hanım anında ciddileşti:

“Tamam tamam, ama bak söz! Bundan sonra eve çağırırsın. Artık kız istemeye mi geliyordu neydi…”

Oya kahkahasını zor tuttu, annesinin yanağından kocaman bir öpücük kondurup kapıdan çıktı.
Bu kez elinde tabak yoktu. Kapıyı çalınca Tarık açtı.

Bu kez Tarık güldü:

“Bu sefer Serpil teyze değil.”

“Evet, değil,” dedi Oya, gülümseyerek. “Bu kez… işle ilgili bir konuda sana danışmam gerek.”

Tarık kapıyı açıp kenara çekildi.

“Hadi gel,” dedi. “İş deyince ciddileşmem gerekiyor galiba.”

Tarık ona yer gösterirken yüzündeki ifadeyi merakla süzüyor gibiydi.

Sonra büfeden mutfaktan iki kupa aldı.

“Çay mı kahve mi?”

“Çay… daha iyi gider şimdi,” dedi Oya.

Tarık suyu koyarken Oya duraksadı. Cümlelerini toparlamaya çalışıyordu.

(devam edecek)

Yorum bırakın