Oya bir süre kupanın kenarını izledi. “Ender’in böyle olduğunu pek görmezdim. Normalde ne düşünüyorsa söyler. Bir sorun varsa paylaşır. Ama iki üç gündür… bilmiyorum. Sanki benden uzaklaşıyor.”
Tarık sessiz kaldı; acele etmeden dinliyordu.
Oya devam etti:
“Biz çocukluktan beri beraberiz. Babam bize kod öğretirdi. Ender o zaman bile bizim eve çok gelirdi. Evinde pek huzur yoktu… annesi pek normal değildi, babası sert bir adamdı. Bizdeyse… babam, annem, kardeşim… hep beraber mutlu bir evdik. Ender bunun içinde kendine bir yer bulmuştu.”
Sesi yumuşadı.
“Kaza olduğunda… babam ve kardeşim öldüğünde… Ender her gün geldi. Bir şey söylemezdi, sadece otururdu. Bazen anneme yardım ederdi. Bazen benimle sessizce çay içerdi. O dönemde o kadar yalnız hissediyordum ki… onun o sessiz varlığı bile iyi geliyordu.”
Tarık başını hafifçe eğdi.
“Çok zor bir dönemmiş.”
Oya derin bir nefes aldı.
“Evet. Ve o günden beri… Ender’le aramızda hep bir bağ oldu. Kardeşlik gibi. Dostluk gibi. Ne olursa olsun dürüst olduk birbirimize. Ama şimdi… bilmiyorum. Bir şey saklıyor gibi. Sabah haber vermeden gidiyor, dün öğlen aniden ‘başım ağrıyor’ diye çıktı. Gözlerini kaçırıyor. Normal değil bu.”
Tarık dikkatle baktı.
“Ender bir şeyden mi çekiniyor sence? Ya da bir baskı altında mı?”
Oya kaşlarını çattı.
“Bilmiyorum. Tam onu düşünüyorum işte. Proje yüzünden olabilir mi diyorum bazen. Çünkü… bu proje ikimiz için de çok önemli. Ama Ender’in böyle olması… hiç içime sinmiyor.”
Tarık biraz sustu, çörekten küçük bir parça aldı, sonra ciddi bir sesle konuştu.
“Oya… bazen en yakın bildiğimiz insanlar bile zor dönemlerinde içine kapanır. Seninle ilgili değildir. Kendileriyle ilgili bir şey olabilir. Ama sen fark etmişsin. Bu bile önemli.”
Oya gülümsedi, Tarık’ın sakin tonuna bir güven hissetti.
“Ender zor biridir ama kötü biri değildir,” dedi. “Sadece… keşke bana anlatsa.”
Tarık başını salladı.
“Belki zamanı gelmemiştir. Ama eğer bir sorun varsa sen anlarsın zaten. Sezgilerin güçlü.”
Oya hafifçe gülümsedi.
“Annem gibi konuşuyorsun.”
“Serpil teyzenin etkisi olabilir,” dedi Tarık gülerek.
İkisi de güldü. Oya ilk kez günün ağırlığının içinden çıkmış gibiydi.
Bu akşam… iyi gelmişti.
Oya, bardağı sehpaya bırakıp kalktı.
“Ben gideyim geç oldu” dedi hafif bir gülümsemeyle.
Tarık kapıya kadar yürüdü. Oya eşiğe geldiğinde bir an durud. İçindeki tereddütle küçük bir savaş verdi. Sonra annesinin sözleri aklına geldi ve cesareti toparlandı.
“Tarık…” dedi yavaşça, gözlerini kaçırmadan.
“Annem bugün yine tutturdu. ‘Yemeğe çıksanıza’ dedi. Aslında… bilmiyorum. Fena fikir değil gibi.”
Güldü, biraz da utanarak.
“Benim sosyal hayatım pek renkli sayılmaz şu aralar. Belki bana da iyi gelir.”
Tarık’ın yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi. Sözünü kesmeden; Oya’nın o minicik adımı tamamlamasını bekledi.
Oya, cesaretini biraz daha topladı.
“Yani… bir akşam yemeğine çıksak mı? Uygunsa tabii.”
Tarık başını hafifçe öne eğdi, sıcak bir tonla konuştu.
“Aslında…” dedi, “bana da iyi gelir.”
Oya’nın yüzünde hafif bir rahatlama belirdi.
“Tamam o zaman,” dedi. “Ben yarın iş çıkışı mesaj atarım. Yer ayarlarız.”
“Olur,” dedi Tarık. “Güzel olur.”
Oya kapıyı açıp dışarı çıktı. Merdivenlere inerken istemsizce gülümsedi. O gülümsemeyi yıllardır bu kadar doğal hissetmemişti. Tarık ise kapıyı kapatmadan önce onun gidişini izledi, sessizce. Sonra kendi kendine
“İyi olacak bu.” diye mırıldandı, Oya’dan gerçekten hoşlanıyordu.
Ertesi gün öğlen saatlerinde Oya’nın telefonu çaldı. Tarık’tı.
“Akşam için düşündün mü?” dedi nazikçe.
Ses tonu sakindi ama içinde hafif bir heyecan vardı.
“Düşündüm,” dedi Oya gülerek. “Olur. Hem bana iyi gelir demiştin ya… hak verdim.”
“Peki,” dedi Tarık. “Ben küçük, sakin bir yer biliyorum. Sakin hoş bir yer… yemekleri güzeldir. Uygun mu?”
“Çok uygun,” dedi Oya. “Ben iş çıkışı hazırlanıp çıkarım.”
“Tamam o zaman,” dedi Tarık. “Yedi gibi seni almaya gelirim.”
Oya telefonu kapatınca içi kıpır kıpır oldu. Laboratuvarda bilgisayarını kapatırken Ender ile Nazan ona baktı. Oya hafif bir utanmayla gülümsedi.
“Şey… bu akşam Tarık’la yemeğe çıkıyoruz annem ayarladı desem yalan olmaz” diyerek Serpil hanımın akşam söylediklerini anlattı.
Ender bir an durdu, sonra yüzü aydınlandı.
“Nihayet!” diye güldü. “Serpil teyze çok haklı. Evde kaldın sen.”
Nazan da gülümsedi ama gözünde çok kısa bir gölge belirdi; kendi kendine çabuk toparladı.
“Çok sevindim,” dedi samimiyetle. “Tarık gerçekten iyi biri gibi duruyor.”
Ender ekledi:
“Sana iyi gelecek Oya. Hem… özel hayat lazım insana, yıllardır işten başka bir şey düşünmüyorsun bir de annen tabi..”
Oya gülerek çantasını aldı.
“Bakın… ikiniz böyle söyleyince daha da utanıyorum. Neyse… ben hazırlanayım.”
Eve girdiğinde Serpil Hanım erkenden Oya’yı görünce şaşırdı.
“Kızım? Bu saatte eve mi geldin? Hasta mısın yoksa?” dedi endişeyle.
“Anne değilim,” dedi Oya gülerek. “Sen dedin ya dün… yemeğe çıkın diye. Akşam Tarık’la çıkıyoruz. Sen yemeğini ye, ben gecikebilirim.”
Serpil Hanım’ın gözleri parladı.
“Ay inanılır gibi değil! Hemen hazırlan. Ben de bakarım ne giyeceğine. Saçın böyle olmaz, makyajın da çok sönük…”
Oya derin bir nefes aldı, ama annesinin hevesi bulaşıcıydı. Birlikte kıyafet dolabının başına geçtiler. Makyaj aynasının etrafında ışıklar yanarken Serpil Hanım sürekli konuşuyordu:
“O kızıl ton sana çok yakışır.”
“Tarık çok nazik bir çocuk, ben anlarım.”
“Damadım olacak çocuk bu, belli.”
Oya hem güldü hem yoruldu ama içten içe mutluydu.
Tarık da ofisten erken çıkmıştı. Eve gidip duş aldı, temiz bir gömlek giydi. Aynaya bakıp kravat takmayı düşündü, vazgeçti.
“Abartma,” dedi kendi kendine, “rahat ol.”
Yine de biraz heyecan vardı. Saat yediye doğru Oyaların kapısını çaldı.
Serpil Hanım kapıyı açar açmaz gözleri büyüdü.
“Ay Tarık! Çok yakışıklı olmuşsun!” dedi daha ilk saniyede.
Tarık mahcup bir gülümseme verdi.
“Teşekkür ederim Serpil teyze.”
Serpil Hanım daha fazla coştu:
“Erkenden gelmeyin tamam mı? Ben merak etmem. Kızımı güvenli ellere teslim ediyorum.”
Oya içeriden çıkarken yüzü hafifçe kızardı.
“Anne…” dedi utangaçça.
Tarık, Oya’yı görünce bir an durdu. Elbisesi sade ama zarifti; Oya’nın günlük haline hiç benzemiyordu
“Hazırsan gidelim,” dedi Tarık.
Gittikleri restoran gerçekten çok sakindi. Loş ışıkları, hafif caz müziği ve karşılıklı masalarda sessizce konuşan birkaç çift…
Oya kapıdan girerken etrafına baktı.
“Burası çok güzelmiş,” dedi. “Hiç gelmemiştim.”
“Ben severim,” dedi Tarık. “Uzun zamandır biriyle gelmemiştim ama.”
Cümlenin tonunda hafif bir özel anlam vardı. Oya istemsizce gülümsedi. Masaya oturdular.
Tarık menüyü açıp ona döndü.
“Sen ne istersen söyle. Ama dilersen sana birkaç şey önerebilirim. Burada deniz ürünleri güzel.”
Oya da menüye baktı.
“Sen ne alırsan onu alayım,” dedi, hiç düşünmeden.
Tarık garsona sipariş verirken her detay için Oya’ya baktı,
“Şunu ister misin?”
“Baharatı az olsun mu?”
“Tatlıya sonra karar veririz.”
Bu özen Oya’nın içini bir tuhaf yaptı. Yıllardır kimse ona böyle dikkat etmemişti. Müzik yumuşak bir şekilde fonda akıyordu. Oya’nın yüzünde, Tarık’ın daha önce görmediği bir sıcaklık vardı. Zırhı kalkmış, gerçek hali ortaya çıkmıştı…
Sanki annesinin yükü omzundan bir akşamlığına hafiflemiş gibi görünüyordu.
“Üzerindeki elbise çok hoş olmuş,” dedi, “Gerçekten yakışmış. Komşum Oya’dan farklısın bu gece.”
Oya’nın yanakları hemen kızardı.
“Yıllardır böyle hazırlanmadım herhalde,” dedi utangaç bir gülüşle.
Tarık gülümsedi, gözlerini kaçırmadan.
“İyi ki hazırlanmışsın.”
Yemek ilerledikçe sohbet derinleşti. Müzik, çevrenin sakinliği, Tarık’ın dikkatli hâli…
Oya kendini yıllardır olmadığı kadar rahat hissetti. Film zevkleri benziyordu. İkisi de sabah kahvesini koyu içiyordu. İkisi de sessiz mekânları seviyordu. İkisi de kalabalıklardan kaçıyordu.
(devam edecek)