Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 11

Ender bilgisayarın başında sahte bir yoğunlukla oturuyordu; aslında hiçbir satıra odaklanamıyordu. Sabahki görüşme hâlâ zihninde uğulduyordu. Nazan cesaretini topladı, masasına yaklaştı.

“Ender,” dedi çekingen bir sesle, “biraz konuşabilir miyiz?”

Ender döndü.
Gözlerinde yorgun ama savunmasız bir ifade vardı.

“Tabii… bir şey mi oldu?”

“Yok,” dedi Nazan, ellerini birbirine kenetleyerek.
“Sadece… bugün seni biraz farklı gördüm. Oya da fark etti. Ben de fark ettim. Bir sıkıntın mı var?”

Ender hemen başını iki yana salladı.

“Yok, yok. Bir şey yok. Hallederim.”

Nazan durmadı.

“Bak,” dedi yumuşak bir tonda. “Ben burada yeniyim ama… sizinle çalışmaya başladığımdan beri kendimi çok şanslı hissediyorum. Oya da sen de bana hep iyi davrandınız. Bir şey olursa… bil istiyorum, ben de buradayım. Elimden gelen bir şey varsa yaparım.”

Bu söz Ender’in içini tamamen boşalttı. Oya ve Serpil teyzeden sonra ilk kez biri ona hiçbir karşılık beklemeden “yanındayım” demişti.

“Nazan…” dedi, sesi yumuşaklaştı.
“Sen çok iyi bir kızsın. Gerçekten. Biz şanslıyız asıl. Senin gibi biriyle çalıştığımız için.”

Nazan hafifçe gülümsedi. Gerginlik çözüldü. Ender ayağa kalktı, çantasını aldı.

“Hadi,” dedi, doğal bir sıcaklıkla. “Seni eve bırakayım.”

Nazan şaşırdı, gözleri parladı.

“Gerçekten mi?”

“Tabii,” dedi Ender.
“Bu saatte otobüsle uğraşma. Hem… biraz konuşuruz.”

Nazan montunu alırken fark edilmeyecek kadar küçük bir umut içinden geçti; ama henüz belli belirsizdi. Ender içinse bu ilk defa Nazan’ın “insan” olarak görünmeye başladığı bir andı.

Ender, Nazan’ı bırakıp eve döndükten sonra ayakta duramayacak kadar yorgundu ama eve gidince birden aklına keskin bir düşünce geldi.

“Biraz oyalarsam… zaman kazanırım,” diye düşündü.

Ona göre çözüm basitti: Projenin gerçek sırrını vermeyecekti. Ama dışarıdan bakınca “bir şey veriyormuş” gibi gösterecekti.

Hapın gerçek formülü oluşmamış, cihazın nihai algoritması olmayan yedi sekiz ay önce alınmış bir yedek… iş görürdü. O yedekte her şey yarım yamalak, deneme aşamasındaydı. Bir uzman bile baksaydı tam bir fikir edinemezdi.

“Şimdilik bu, henüz bu aşamadayız” diyecekti.

Böylece hem sözünü yerine getirmiş gibi olacak hem de Oya’dan tamamen kopmadan zaman kazanacaktı.

O gece doğru düzgün uyuyamadı ama sabaha karşı kararını netleştirdi.

Ertesi sabah laboratuvara herkesten önce geldi. Zaten sürekli yedek aldıkları için uğraşması gerekmedi; eski dosyanın kopyası taşınabilir belleğe birkaç dakika içinde aktı. Ekranda ilerleyen çubuk onu bile rahatlatıyordu.

“Tamam,” dedi kendi kendine. “Bu bir süre idare eder.”

Nazan kapıyı açıp içeri girdiğinde Ender çoktan bilgisayarını kapatmış, başka bir işle meşgulmüş gibi görünüyordu. Oya biraz sonra geldi.

“Erken gelmişsin,” dedi gülümseyerek.

Ender sadece başını salladı. Kendini ele vermeyecek kadar kontrollü davranmaya çalışıyordu. Sabah boyunca neredeyse hiç konuşmadı. Öğleye doğru sandalyesinden kalktı.

“Başım çok ağrıyor,” dedi. “Eve gidip biraz yatacağım. Akşama toparlanırım.”

Oya hemen döndü. “Bir şey mi var? Dün de gariptin.”

Ender göz ucuyla bile bakmadı.

“Yok, yok. Sadece yorgunluk. Dinlenmem lazım.”

Çantasını aldı, acele etmeden çıktı. Oya’nın ona bakışındaki sıkıntıyı gördü ama durup bir açıklama yapacak hâli yoktu; yaparsa kontrolü kaybedeceğini biliyordu. Koridora çıkar çıkmaz telefonu çıkarıp Ertuğrul’u aradı.

“Beyefendi… istediğiniz şeyi bir saat içinde getiriyorum.”

Ertuğrul’un sesi memnundu.
“Güzel. Sonunda başlıyoruz demektir.”

Ofise girdiğinde Ertuğrul yine pencerenin yanında duruyordu. Ender belleği masanın üzerine bıraktı.

“Bunlar proje dosyaları,” dedi. “Şu an elimiz bundan fazlasına hazır değil. İnceleyin, sonra tekrar konuşuruz.”

Ertuğrul belleği eline aldı, tartar gibi çevirdi.

“İyi,” dedi. “Adamlarıma veririm, baksınlar. Demek ki anlaşmaya başlıyoruz.”

Ender başını eğdi.

“Kimseye borçlu kalmak istemiyorum,” dedi. “Ne söz verdiysem yerine getireceğim.”

Ertuğrul’un gözlerinde hafif bir alay parladı ama üstüne gitmedi. Sadece başını salladı. Ender çıktığında attığı her adımda bir parça yük hafiflemiş gibiydi.

“En azından biraz zaman  kazandım,” diye düşündü.

Bu birkaç gün içinde Oya’yı ikna etmenin bir yolunu bulabilirdi. Eve gidince gerçekten kendini yatağa attı. Telefonuna bakmak istemiyordu ama Oya’nın araması kaçınılmazdı.
Bir saat sonra telefon çaldı.

Oya’nın sesi endişeliydi.

“Eve vardın mı? Nasılsın şimdi?”

Ender gözlerini kapadı, yalanı yumuşak bir şekilde söyledi.

“Uyuyakalmışım. Şimdi daha iyiyim. Biraz başım döndü o kadar.”

“Tamam,” dedi Oya. “Ben merak ettim sadece. Yarın konuşuruz.”

Telefon kapandığında Ender gerçekten uyumaya karar verdi. Ertuğrul’u bir süre oyalayabileceğini biliyordu. Kafasını yastığa koyduktan sonra ilk kez derin bir nefes aldı.

Aynı akşam Serpil Hanım yine Oya’nın etrafında dolaşıp duruyordu.

“Tarık’la neden görüşmüyorsunuz siz?” dedi durup dururken, “Küstünüz mü yoksa?”

“Anne, hayır. Sadece yoğunuz.”

Serpil Hanım’ın yüzü hemen ciddileşti.

“Baban duysa çok üzülür. Telefonda Tarık’ı anlattım ona. Ender’le tanıştığını da çok merak ediyor. Daha tanımadan sevdi çocuğu! Şimdi ona ‘küsler’ mi diyeyim? Olmaz kızım. Senin mutlu olmanı istiyoruz ikimiz de, biliyorsun.”

Oya hafifçe güldü, annesinin hevesi içini ısıtıyordu.
“Anne… onun da benim de işlerimiz var. Ondan.”

“İş bitmez,” dedi Serpil Hanım elini sallayıp. “Ama hayat geçiyor. Hadi, hemen ara. Yarın akşam yemeğe çıkın.”

Oya şaşırıp güldü.
“Anne, şimdi böyle şey mi olur? Hem onun teklif etmesi gerekmez mi?”

“Eskidendi o!” diye söylendi Serpil Hanım.

“Senin durumunda beklemek zaman kaybı. Ara! Yoksa ben ararım.”

“Anne,” dedi Oya gülerek, “çok ayıp. Yapamam. Ama…”

Kısa bir suskunluk oldu. Tarık’ı görme fikri hoşuna gitmişti.

“…yarın işten sonra ararım. Sakin ol.”

Serpil Hanım memnun bir ifadeyle televizyona döndü.

Ertesi sabah Ender laboratuvara geldiğinde yine eski hâline benziyordu. Daha derli toplu, daha dinlenmiş… elinde iki kutu çörekle.

Oya çörekleri görünce gözleri parladı.
“Ender… bunlar çok güzel. Tıpkı eskisi gibi.”

Gerçekten de öyleydi. Çocukluklarından beri her pazar kahvaltısında bir araya gelirlerdi. Ender gelirken mutlaka bu çöreklerden alır, Serpil Hanım’ın yüzü hemen ışıldardı.

“Serpil teyzeye de aldım,” dedi Ender. “Akşam götürürsün.”

“Bayılacak,” dedi Oya gülümseyerek.

Sonra ona baktı, sanki dünün gerginliğini tartmak ister gibi:

“İyi olmana sevindim.” dedi

Ender de hafifçe başını salladı. Hiçbir şey açıklamadan, işinin başına geçti.

Nazan gün boyunca Ender’in tavrını anlamaya çalıştı ama anlamadı. Onu eve bıraktığı akşamdan sonra belki biraz daha yakınlık beklemişti, ama Ender yine mesafeli, yine kendi hâlindeydi.

Oya akşam eve döner dönmez çörekleri annesine gösterdi.

“Bunlar senin için” dedi gülümseyerek, “Ender almış!”

Serpil Hanım’ın yüzü hemen yumuşadı ama sonra kaşlarını kaldırdı.

“Ender canım oğlum beni de düşünmüş ama damadım yemezse boğazımdan geçmez. Şu ikisini küçük bir tabağa koy, götür Tarık’a. Akşam yemeği meselesini de konuş. Hemen geri gelme! Senin gibi buz gibi kıza kim cesaret edip söylesin? O çok nazik bir delikanlı.”

Oya derin bir iç çekti. Ama Tarık’ı görme fikri gerçekten hoşuna gitmişti.

Tabağı alıp kapıdan çıktı. Tarık kapıyı açtığında, onu elindeki tabakla görünce gülümsedi.

“Serpil teyze mi?”

“Evet,” dedi Oya. “Damadına en sevdiği çöreklerden göndermiş. Ender almış, hepimiz çok severiz. Sensiz boğazından geçmezmiş Serpil Hanım’ın.”

Tarık güldü.

“Ben de kendime kahve yapmıştım. Gel, ben çörekleri yerken sen de kahve iç.”

Oya içeri girdi, evi sıcak ve düzenliydi. Tarık mutfaktan iki kupa kahveyle döndü.

“İşler nasıl?” dedi. “İlerleme var mı?”

 “İyi gibi… ama Ender garip davranıyor son zamanlarda.” dedi Oya Tarık hafifçe öne eğildi.

“Ne oldu ki?”

(devam edecek)

Yorum bırakın